Haşr Suresi’nin 11-24.Ayet Tefsiri – Fizilal’il Kur’an – Seyyid Kutub
11- Münafıkların, kitap ehlinden inkar eden dostlarına “Eğer siz yurdunuzdan çıkartılırsanız, mutlaka biz de sizinle beraber çıkarız; sizin aleyhinizde kimseye asla uymayız. Şayet sizinle savaşırlarsa mutlaka size yardım ederiz ” derler. Allah, onların yalancı olduklarına şahidlik eder.
12- Andolsun eğer onlar, çıkarılsalar, onlarla beraber çıkmazlar; eğer onlarla savaşılsa onlara yardım etmezler, yardım etseler bile arkalarına dönüp kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez.
13- Ey inananlar! Onların yüreklerine korku salan, Allah’tan çok sizlersiniz; çünkü onlar anlamayan bir topluluktur.
14- Onlar sizinle toplu olarak savaşamazlar, ancak müstahkem şehirlerde yahut duvarların ardından sizinle savaşmak isterler. Kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın, ancak onların kalpleri dağınıktır. Böyledir, çünkü onlar düşünmez bir topluluktur.
15- Onların durumu, kendilerinden az önce, yaptıklarının vebalini tatmış olan, ahirette de kendileri için acı bir azap bulunan kimselerin durumu gibidir.
16- İkiyüzlülüklerinin durumu insana: “inkar et” deyip insan da inkar edince: “Doğrusu ben senden uzağım; alemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” diyen şeytanın durumu gibidir.
17- Nihayet ikisinin de sonu, içinde ebedi kalacakları ateş olacaktır. İşte bu zalimlerin cezasıdır.
Burada, münafıkların Beni Nadir yahudilerine önce söz verip sonra bu sözlerini yerine getirmemeleri, onları yalnız bırakmaları, Allah’ın beklemedikleri bir sahadan onları kıskıvrak yakalayıp kalplerine korku salıncaya kadar kendi haline bırakmaları dile getiriliyor. Fakat Kur’an’ın her cümlesinde bir gerçeği ortaya koyan, kalbin bir teline dokunan, bir tepki uyandıran, eğitimin, irfanın ve derin imanın temel ilkelerinden birini yerleştiren bir direktif yer alıyor.
Göze çarpan ilk direktif münafıklar ile ehl-i kitabın kafirleri arasındaki yakınlığın ortaya konmasıdır. “Münafıkların kitap ehlinden inkar eden dostlarına dediklerini görmedin mi?” Yani ehl-i kitabın bu kesimi kafirdir. Münafıklar her ne kadar islam örtüsüne bürünseler de onların kardeşleridir.
Sonra münafıkların kendi kardeşlerine kesin kes verdikleri söze dikkat ediliyor: “Eğer siz yurdunuzdan çıkartılırsanız mutlaka biz de sizinle beraber çıkarız, sizin aleyhinizde kimseye asla uymayız. Şayet sizinle savaşırlarsa mutlaka size yardım ederiz: ‘
Onların iç yüzlerini en iyi bilen Allah ise, onların belirttiklerinden başka birşeyi, onların pekiştirdiklerinden farklı bir olguyu ortaya koymakta ve pekiştirmektedir: “Allah onların yalancı olduklarına şahitlik ediyor. Eğer onlar yurtlarından çıkarılsalar, onlarla beraber çıkmazlar. Eğer onlarla savaşılsa onlara yardım etmezler. Yardım etseler bile arkalarına dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine de yardım edilmez: ‘
İşte Allah’ın hakkında tanıklık yaptığı gerçek budur. Allah onların kardeşlerine yaptıkları açıklamayı ve vardıkları hükmü yalanlıyor.
Ardından münafıkların ve onların kardeşleri olan ehl-i kitabın kafirlerinin içlerinde bulunan temel bir gerçeğe parmak basıyor:
“Ey inananlar! Onların yüreklerine korku salan Allah’tan çok sizlersiniz. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur.”
Onlar Allah’tan korktuklarından daha çok inananlardan korkarlar. Halbuki onlar eğer Allah’tan korksalardı O’nun hiçbir kulundan korkmazlardı. Tek bir korkuları, tek bir endişeleri olurdu. Hiçbir kalpte hem Allah korkusu, hem de O’ndan başkasının korkusu bir arada bulunmaz. Bütünüyle güç ve kudret Allah’ındır. Evrendeki her güç O’nun emrine boyun eğmektedir. “Hiçbir canlı yoktur ki, perçemi O’nun avucunun içinde olmasın.” (Hud suresi, 56) Öyleyse Allah’tan korkan adam başka neden korksun ki? Fakat bu gerçeği anlamayanlar Allah’tan korktuklarından daha çok O’nun kullarından korkarlar.
“Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur.”
İşte bu şekilde söz konusu topluluğun gerçek yüzleri ortaya çıkıyor ve böylece sözkonusu yalın gerçekte ortaya konmuş oluyor. Bundan sonra ayet-i kerime münafıkların ve ehl-i kitap kafirlerinin psikolojik hallerini ortaya koymaya devam ediyor. Onların bu halleri de az önceki gerçek konumlarından ve Allah’tan çok inananlardan korkmalarından kaynaklanıyor.
“Onlar sizinle toplu olarak savaşmazlar. Ancak kalelerle çevrilmiş şehirlerde yahut duvarların ardından sizinle savaşmak isterler. Kendi aralarındaki düşmanlıkları şiddetlidir. Sen onları bir topluluk sanırsın. Ancak onların kalpleri darmadağındır. Çünkü onlar düşünmeyen bir topluluktur.”
Nerede ve ne zaman müminlerle münafıklar ve ehl-i kitap karşı karşıya gelmişse onların halleri daha net ve gözle görülür bir şekilde ortaya çıkmıştır. Onların o halleri gün geçtikçe daha da netlik kazanmakta, bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmaktadır. Ben kutsal topraklarda inanmış fedailerle yahudiler arasında meydana gelen son çarpışmalarda bu ilahi haberin gerçekliğini hayret verici tavırlarda seyrettim. Yahudiler Filistin topraklarında onlara karşı ancak muhkem mevzilerde ve sığınaklarda savaşabiliyorlardı. Bir anda yerleri tespit edildiğinde köstebekler gibi kaçışmaya ve geri çekilmeye başlıyorlardı. Sanki bu ayet yeniden onlar hakkında iniyordu. Herşeyi bilen ve herşeyden haberi olan Allah ne yücedir!
Onların bir başka psikolojik halleri ve özellikleri daha var: “Kendi aralarındaki düşmanlıkları şiddetlidir. Sen onları birlikte sanırsın fakat kalpleri paramparçadır.” Nesiller boyunca dayanışma içinde bulunan yer ve zaman vatan, ülke ve ırk farklılıklarına rağmen iman bağıyla bir araya gelen, bütünleşen müminlerin tam tersine: “Çünkü onlar düşünmeyen bir topluluktur.”
Bununla beraber dış görünüş bazen aldatıcı olabilmektedir. Mesela; ehl-i kitap kafirlerinin kendi aralarında dayanışma içine girdikleri, birbirlerini tutarak bir güç oluşturduklarını görmek, aynı şekilde münafıkların da bazen bir ordu halinde yerleştikleri görülebilmektedir. Ne varki Rabbimizden gelen gerçek haber onların aslında gerçekten böyle olmadıklarını bildirmektedir. Bu dış görünüşten ibaret aldatıcı bir manzaradır. Zaman zaman bu aldatıcı perdenin aralandığı da görülmektedir. O zaman ilahi kaynaklı haberin gözle görülen realite dünyasında da doğru olduğu ortaya çıkmaktadır. Bir tek cephede aynı orduda bulunmalarına rağmen, çıkar çatışması yüzünden arzu ve isteklerin farklılığından ve yönelişlerinin çarpışmasından kaynaklanan iç düşmanlıklarının onları ne hale getirdiği görülebilmektedir. Her ne zaman müminler gerçek anlamda inanmış ve kalpleri gerçek anlamda Allah’ın dini üzere bir araya gelmişse o zaman mutlaka onların karşısında yer alan kampın ordusundaki bu ayrılıklar, bu çelişkiler ve gerçek durumu ortaya koymayan bu gösteriş kendiliğinden su yüzüne çıkmıştır. Nerede müminler sabretmiş ve direnmişlerse, karşılarında yer alan batıl ehlinin sahte dayanışmasının çözüldüğünü, dağıldığını ve yıkıldığını görmüşlerdir. Birbirinden ayrı darmadağın kalpler arasındaki kesin ayrılığın, bölünmenin hilenin ve tuzağın ortaya çıkışını seyretmişlerdir!
Münafıklar ve ehl-i kitabın kafirleri, ancak müslümanların kalpleri birbirinden ayrıldığı, bu surenin önceki bölümünde yer alan ayetin ortaya koyduğu müminler gerçeğini temsil edemez hale düştükleri zaman onlara zarar verebilirler. Bu durumun dışında münafıklar onlardan daha zayıf ve daha acizdirler. Münafıklar ve ehl-i kitabın kafirlerinin arzu ve istekleri, çıkarları ve kalpleri ayrı ayrı ve darmadağındır:
“Onların aralarındaki düşmanlık şiddetlidir.” “Onları birlik sanırsın fakat kalpleri paramparçadır.”
Kur’an-ı Kerim bu gerçeği müminlerin kalplerine yerleştiriyor ki, düşmanlarının korkusu oraları tedirgin etmesin. Düşmanlarının korkusu ve endişesi onların Kalplerinden sökülüp atılsın. Bu gerçeğe dayalı bir direktiftir. Sağlam bir gerçeğe dayalı psikolojik bir taktiktir. Ne zaman müslümanlar Kur’an’larına ciddiyetle sarılırlarsa, kendi düşmanlarının ve Allah düşmanlarının tüm çabaları basite iner. Ne zaman kalpleri tek bir safta biraraya gelse hayatta hiçbir kuvvet artık onları durduramaz.
Allah’a inananların kendi durumlarını ve düşmanlarının durumlarını çok iyi kavramaları gerekmektedir. Bu değerlendirme ve kavrayış savaşı kazanmanın yarısıdır. Kur’an-ı Kerim saadet döneminde meydana gelen bir olayı anlatırken, bu olayı yorumlarken ve onun arka planındaki gerçekleri ve olguları izah ederken onlara bu gerçeği gösterip kavratıyor. Olayı öyle mükemmel bir biçimde sergiliyor ki bizzat o olayı yaşayan insanlar ondan en güzel şekilde yararlandıkları gibi bu kuşaktan sonra gelecek herkes düşündüğünde gerçeği bilen yüce Allah’tan gerçeği öğrenmek istediğinde rahat bir biçimde ondan istifade edebiliyor.
Beni Nadir olayı bu türden olayların ilki değildi. Bundan önce Beni Kaynuka olayı da meydana gelmişti. Nitekim bundan sonraki ayet bu olaya da parmak basmaktadır:
“Onların durumu kendilerinden az önce yaptıklarının cezasını tatmış olan ahirette kendileri için acı bir azap bulunan kimselerin durumu gibidir.”
Beni Kaynuka olayı Bedir savaşından sonra Uhud savaşından önce meydana gelmişti. Onlarla Hz. Peygamber arasında bir antlaşma vardı. Müslümanlar Bedir savaşında müşriklere karşı zafer elde edince yahudiler bunu çekemediler. Müslümanların böyle büyük bir zaferi elde etmelerine öfkelendiler. Kin gütmeye başladılar Bu zaferin Medine’deki konumlarına etki ederek müslümanların merkezi güçlerinin artması oranında kendi merkezi güçlerinin zayıflayacağı endişesine kapıldılar. Hz. Peygamber onların bu endişelerini, planlarını ve kurmak istedikleri komploları fark edince aralarındaki sözleşmeyi hatırlattı. Bu yönelişlerin doğuracağı kötü sonuçlardan onları sakındırdı. Onlar ise Hz. Peygambere kin ve öfke dolu ayrıca tehdit kokan bir karşılık verdiler. “Ya Muhammed! Sen kendi taraftarlarının ne tür adamlar olduğunu göreceksin! Savaş bilmeyen bir topluluğu mağlup etmen ve onlara karşı bir zafer kazanmış olman seni aldatmasın. Allah’a yemin ederiz ki eğer bizimle savaşacak olursan bizim ne tür adamlar olduğumuzu o zaman öğrenirsin!” dediler.
Bundan sonra zaman zaman müslümanlara sataşmayı huy haline getirdiler. Rivayetlerin belirttiğine göre Arap bir kadın yanına satılık eşyasını alarak Beni Kaynuka pazarına gitmiş, orada bir boyacının yanında oturmuştu. Yahudiler onun yüzünü açmasını istemelerine rağmen o bunu reddetmişti. Bu sefer boyacı onun eteğinin ucunu sırtında bulunan, elbisesine bağlamış. Kadın ayağa kalktığında avret yerleri açılmıştır. Yahudiler de buna sevinerek gülüşmüşler. Kadın imdat çağrısı yapmış müslüman bir adam atılmış ve boyacıyı öldürmüştür. Yahudiler hemen o müslümanın üzerine saldırarak onu da oracıkta öldürmüşlerdir. Müslüman adamın ailesi, müslümanlardan yardım dilemiş. İş büyümüş ve müslümanların öfkeleri kabarmıştır. Ve Beni Kaynuka yahudileriyle aralarındaki savaş bu olayla başlamıştır. Bunun üzerine Hz. Peygamber hemen onları kuşatır. Sonuçta O’nun hükmüne teslim olurlar. Bu sırada münafıkların başı Abdullah bin Ubeyy bin Selul Peygamberle onlar hakkında tartışmaya girişir. Onlarla Hazreç kabilesi arasındaki eski bir antlaşmayı bu konuda dayanak olarak ileri sürer! Fakat bu girişimin gerçek sebebi münafıklar ile kardeşleri olan ehl-i kitabın kafirleri arasındaki yakın ilişkidir. Neticede Hz. Peygamber onların Medine’den sürülmelerine silah dışındaki mallarını ve eşyalarını yanlarına alıp Şam’a göç etmelerine razı olur.
İşte Kur’an-ı Kerim’in burada işaret ettiği ve Nadiroğullarının halini ve gerçek tutumlarını onlarınki ile karşılaştırdığı olay budur. Kur’an bu her iki kesimle münafıkların tutumlarını da karşılaştırmaktadır.
Ehl-i kitabın kafirlerinden oluşan kardeşlerine müslümanlara karşı direnmelerini ateşli ifadelerle dile getirerek onları bu dramatik akibete sürükleyerek aldatan münafıkların sözkonusu tutumlarına bir misal vermektedir. Sürekli olan bir durumu onlara örnek olarak sunmaktadır. Bu şeytanın insana karşı tutumudur. Şeytan kendisinin çağrısına kulak verenleri aldatır. Sonuçta kendisini ve onları acıklı bir akibete sürükler:
“İkiyüzlülerin durumu insana inkar et deyip; insan inkar ettiğinde ise doğrusu ben senden uzağım. Ben alemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım diyen şeytanın durumu gibidir. Nihayet ikisinin de sonu içinde ebedi kalacakları ateş olacaktır. İşte zalimlerin cezası budur.”
Şeytanın buradaki karekteri ve üstlendiği görev insanoğullarından sözüne kulak verenlere karşı tutumu onun yapısına ve asıl görevine tamamen uygun düşmektedir. Asıl akıl almayan ve izahı mümkün olmayan şey durumu ve konumu böyle bir yaratığa, insanın kulak verip onu dinlemesidir.
Bu sürekli geçerliliği olan bir vakıadır. Kur’an’ın ifade üslubu bu geçici olay aracılığıyla ona değinmektedir. Böylece kendi başına meydana gelmiş bir olayla kapsamlı gerçek arasında bir bağ kuruyor. Hayatın içinden canlı bir mekanı, sözkonusu gerçeği ifade etmek için kullanıyor. Zihindeki soyut yalın gerçekleri çıplak halde vermiyor. Zira soğuk yalın gerçekler insanın duyguları üzerinde etkili olmaz. Onları alıp kabul edecek kalpleri harekete geçirmez. İşte Kur’an’ın kalplere hitapta kullandığı metod ile filozofların, ilim adamlarının ve araştırmacıların metodu arasındaki fark ta budur!
İşte bu etkili örnekle Beni Nadir hikayesi sona eriyor. Olayın arasında ve olay üzerinde yapılan bu yorum ile bunca tablolar, gerçekler ve yönlendirmeler bir arada verilmiştir. Kıssadan meydana gelen bölgesel nitelikli gerçek olaylarla sürekli geçerli olan yalın büyük gerçekler arasında bir bağ kuruluyor. Yani bu kıssa hem gerçek dünyaya hem de vicdan dünyasına doğru açılan bir seyahattir, bir gezintidir. Olay kendi sınırlarını aşarak daha geniş boyutlara ulaşmaktadır. Bu olayın Allah’ın kitabında ortaya konuşu ile insanların kitaplarında ortaya konuşu arasında büyük farklar bulunmaktadır. Tıpkı Allah yapısıyla kul yapısı arasındaki farklar gibi! Bunlar birbirleriyle karşılaştırılamaz bile!
Olay bu şekilde ortaya konup yorumlandıktan ve derin gerçeklerle olan bağı ortaya konduktan sonra surenin hitabı müminlere yöneliyor. İman adı ile onlara sesleniyor. Kendilerini hitabın sahibine bağlayan sıfatla onlara çağrı yapılıyor. O’nun direktiflerine ve yükümlülüklerine olumlu cevap vermesi böylece kolaylaştırılmış oluyor. Surenin seslenişi müminlere yöneliyor ki, onları takvaya çağırsın. Ahiret için yaptıkları hazırlıklarını gözden geçirsinler. Sürekli uyanık olsunlar. Daha önce Allah’ı unutanlar gibi Allah’ı unutmaktan sakınsınlar. Nitekim bunlardan bir kesimin akibetlerini kendi gözleriyle görmüşlerdir. Bazılarının ise cehennemlik oldukları kendilerine haber verilmiştir.
18- Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes yanına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun. Çünkü Allah yaptıklarınızı haber almaktadır.
19- Allah’ı unutup da, Allah’ın da kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Çünkü onlar sapık kimselerdir.
20 Cehennemliklerle cennetlikler bir olmaz. Kurtulanlar ancak cennetlik olanlardır.
Takva kalp ile yaşanan bir haldir. Sözler ona gölgeleriyle işaret eder. Fakat O’nun gerçek yapısı sözlerle ifade edilemez. İnsanın kalbini hassaslaştıran Allah’ı hissettiren bir uyanıklığa kavuşturan, hoşlanmadığı bir halde Allah’ın kendisini görmesinden korkan, sakınan ve utanan bir duyarlılığa kavuşturuyor. Allah’ın gözü her an her kalbin üzerindedir. Bu halde insan O’nun görmemesinden nasıl emin olabilir?!
“Herkes yanına ne hazırladığına baksın.”
Bu da sözlerinin ortaya konduğunda daha derin daha geniş direktifleri ve mesajları taşıyan bir ifadedir. Bu gerçeğin sırf kalpten geçmesi dahi onun önüne yaptıklarının sayfasının hatta hayatının bütün sayfasını gözlerinin önüne serer. Tüm satırlarını gözlerinin önüne getirir. Bütün yaptıklarını teker teker ve detaylı olarak gözden geçirir. Bu sayfada yarına ne hazırladığını bir bir görmesi sağlanır. Bu düşünce insanın zayıf durumlarını, yetersiz kaldığı yerleri ve hatalı hareketlerini görüp itiraf etmesine yeterlidir. İstediği kadar daha önce iyilik yapmış ve çaba sarfetmiş olsun. İyilik konusundaki hazırlığı ve iyilikten payı yetersiz kaldığında ise bu durum daha net anlaşılmaz mı? Bu öyle bir dokunuştur ki, bundan sonra kalp artık uyku yüzü görmez. Yaptıklarını gözden geçirmekten ve iyiye doğru çevirmekten asla geri durmaz!
Bu duyguları harekete geçiren ayet-i kerime inanmış kalpleri daha sarsıcı bir şekilde titretmeden sona ermez:
“Allah’tan korkun. Çünkü Allah yaptıklarınızı haber almaktadır.”
Bu ifade sözkonusu kalplerin duyarlılığını, ürperişini ve hayasını daha da artırmaktadır. Allah yaptıklarınızı haber almaktadır.
Bu ayette onların uyanıklığa ve gerçekleri hatırlamaya çağrılmaları nedeniyle peşinden gelen ayette onlar şu şekilde sakındırılıyor: “Allah’ı unutup da Allah’ın da kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın.” Bu gerçekten hayret edilecek bir durumdur. Fakat gerçektir. Allah’ı unutan adam bu dünya hayatında kendisini yüceler alemine bağlayan bağdan kopuk halde yaşar. Bu hayatını merada otlanan hayvanlarınkinden daha üstün kılacak hedeften yoksun hale gelir. Bu durumda onun kendi insanlığını unutmasıdır. Bu gerçeğin yanında bir gerçek daha ilave edilir veya ondan başka bir gerçek doğar. Bu da sözkonusu yaratığın kendi kendisini unutması, sürekli olan ebedi hayatı için bir azık hazırlamaması, yarını için hazırladığı azığa bakmamasıdır.
“İşte onlar sapık kimselerdir.” Doğru yoldan ayrılan, sapıp giden kimseler. Ardındaki ayette onların cehennemlikler olduğu belirtiliyor. Cennetlik olan inanmışların bunların yolundan başka bir yol izlemeleri gerektiğine dikkat çekiliyor. Cennetliklerin yolu doğal olarak cehennemliklerin yolundan ayrı olmalıdır.
“Cehennemlikler ile cennetlikler bir olmaz. Cennetlikler kurtulanların kendileridir.”
Bunlar yapıları ve tutumlarıyla, yolları ve yaşantılarıyla yönelişleri ve hassasiyetleriyle asla bir değildir. Onlar birbirinden ayrı yollardadır. Bir yolda buluşmaları asla mümkün değildir. Çehreleri de bir değil, planları da bir değil, siyasetleri de bir değildir. Ne dünyada ne de ahirette onlar asla bir çizgide yer alamazlar.
“Cennetlikler kurtulanların kendileridir.” Böylece cennetliklerin akibetlerini kesin bir şekilde ortaya koyuyor. Cehennemliklerin akibetini ise sözkonusu yapmıyor, sessiz geçiyor. Onların akibetleri zaten bellidir. Sonra onlar hiç hükmündedirler. Artık onlardan söz etmeğe değmez!
Ardından kalpleri etkisi altına alan ve onları derinden sarsan bir direktif geliyor. Bu direktif Kur’an-ı Kerim’in cansız kayalara inmesi halinde onların ne ölçüde Kur’an’dan etkileneceklerini ortaya koyan bir örnekle dile getiriliyor:
21- Eğer biz bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik muhakkak ki onu Allah korkusundan baş eğerek parça parça olmuş görürdün. Bu örnekleri düşünsünler diye insanlara veriyoruz.
Bu gerçeği ortaya koyan bir tablodur. Gerçekten bu Kur’an’ın öyle bir ağırlığı öyle bir gücü ve etkisi vardır ki onu gerçek anlamıyla algılayan hiçbir varlık yerinde duramaz, ona dayanamaz. Hz. Ömer “Andolsun Tur’a yayılmış derilere yazılmış kitaba, onarılan eve yükseltilen tavana dalan denize andolsun ki, Rabbinin azabı kesin gelecektir. Onu savacak kimse de yoktur” ayetlerini okuyan bir adamın sesini işittiğinde öyle sarsılmış, öyle irkilmişti ki bir duvara dayanmış, sonrada zar zor kendini evine atmıştı. Meydana çıkan rahatsızlığından dolayı bir ay boyunca evine ziyaretçi gidip gelmiştir.
İnsanın vicdanı açık olduğu bir zaman diliminde Kur’an gerçeğinden bir şeyle karşılaşması, onu ciddi biçimde sarsar ve içini ürpertir. Orada değişimler ve dönüşümler meydana gelir. Tıpkı mıknatıs ve elektriğin maddeler dünyasında cisimleri etkiledikleri gibi. Hatta daha da fazla…
Dağları yaratan ve Kur’an’ı indiren Allah buyuruyor ki: “Eğer biz bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik muhakkak ki onu Allah korkusundan ürpermiş ve parça parça olmuş görürdün:’ Kur’an’ın kendi bünyeleri üzerindeki dokunuşunun etkisini hissedenler bu gerçeği Kur’an’ın parlak ve büyüleyici üslubundan başka şekilde ifade edilemeyecek biçimde ondan zevk alırlar.
“Bu örnekleri düşünsünler diye insanlara veriyoruz: ‘
Gerçekten bu ifade, düşünüp değerlendirmeleri için kalpleri uyarmaya en uygun ifadedir.
Son olarak yüce Allah’ın güzel isimlerinden oluşan uzunca bir tesbih yer alıyor. Bu sanki Kur’an-ı Kerim’in bütün bir varlık üzerindeki etkilerinden biridir. Varlığın tamamı onu dile getiriyor ve bütün yönleriyle onunla temasa, onunla diyaloğa geçiyor. Bu isimler bu evrenin özünde, hareketinde ve dıştaki manzaralarında apaçık etkiler bırakmaktadırlar. Bütün bir varlık Allah’ı onunla takdis ediyor ve onun kudretine, eserlerine şahitlik ediyor:
22- O görüleni de görülmeyeni de bilen kendisinden başka ilah olmayan Allah’tır. Çok esirgeyen, çok merhamet edendir.
23- O kendisinden başka ilah olmayan, hüküm sahibi mukaddes, esenlik veren, güven veren gözetip koruyan üstün ve galip olan otorite sahibi, gerçekten ulu olan Allah’tır. Yüce Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir.
24- O yaratan, yoktan var eden, varlıklara şekil veren Allah’tır. İsimlerin en güzelleri O’na aittir. Göklerde ve yerde olanların hepsi O’nu takdis etmektedir. Üstün güç sahibi ve herşeyi hikmeti uyarınca yapandır.
Bu, yüce sıfatlarla oluşturulmuş uzunca bir takdistir. Üç bölümden oluşmaktadır. Her bölüm Allah’ı birleyen tevhid sıfatıyla başlamaktadır: “O kendisinden başka ilah bulunmayan Allah’tır.” Veya “O yüce Allah’tır.” cümleleriyle başlamaktadır.
Bu güzel isimlerin her birinin bu evrende rahat görülebilen etkileri vardır. Somut halde yaşanan insanın hayatı üzerinde de etkileri bulunmaktadır. Bu güzel isimler insanın kalbine sözkonusu isimlerin ve sıfatların aktifliğini ve ataklığını aşılamaktadır. Bu, iz bırakan etki eden bir ataklıktır. İnsanlarla ve canlılarla sağlam ilişkisi vardır. Bu isimler ve sıfatlar bu evrenin yapısından, durumlarından varlığıyla beraber olan olaylarından soyutlanmış sıfatlar değildir.
“O kendisinden başka ilah olmayan Allah’tır.” Böylece insanın vicdanına inanç birliği, ibadet birliği, yöneliş birliği ve yaradılışın başından sonuna kadar ki eylemlerde faaliyet birliği yerleştirilmektedir. Bu birlik üzerine de düşüncede, bilinçte ve yaşantıda eksiksiz bir program, bir yol oturtulmaktadır.
İnsanların evrenle ve diğer canlılarla ilişkileri, ayrıca bu insanların birbirleriyle ilişkileri, yine bu ilah birliği ilkesine dayanmaktadır.
“O görüleni de görülmeyeni de bilendir.” Böylece insanın vicdanına Allah’ın gizli açık herşeyi bildiğine dair bir bilinç yerleştirilmektedir. Bu nedenle sözkonusu vicdan gizli açık her işte Allah’ın kendisini gözetlediğini hissetmektedir. İnsan artık her yaptığı işte Allah’ın kendisini gözettiğini, Allah’ın huzurunda bulunduğunu tenhada olsa, gizlice fısıldaşsa da yalnız başına olmadığının bilincinde olarak iş yapar. Bundan sonra onun hayatını , düşünüşünü şekillendirmeye başlar. Zaten bu bilince varan bir vicdan bundan böyle ne bilinçsiz hareket eder, ne de başıboş bir hale düşer!
“O çok esirgeyen çok merhamet edendir.”
Böylece insanın vicdanına Allah’ın merhametine ilişkin bir huzur bilinci ve rahatlama yerleştiriyor. Korku ile ümit, güven ile endişe dengeleniyor. Müminin düşüncesine göre Allah kullarını huzurundan kovmaz, onları gözetir. Başıboş bırakmaz. Onlar için kötülük istemez. Onların hidayete gelmelerini arzu eder. Onlar kötülüklerle ve aşkın arzu ve ihtiraslarla boğuşurken onları yardımsız, desteksiz bırakmaz:
“O kendisinden başka ilah olmayan Allah’tır.”
Duanın, takdisin ikinci bölümüne geçerken bu cümleyi yeniden başta tekrar ediyor. Zira bu diğer tüm sıfatların kendisine dayandığı temel yasadır. “Sahip olandır.” Böylece vicdana kendisinden başka ilah bulunmayan Allah’tan başka sahip bulunmadığı yerleştiriliyor. Bütün sahiplik, maliklik tek elde toplanınca artık sahip olunanların birden başka efendileri kalmaz. Herkes O’na yönelir. O’ndan başkasına hizmet etmezler. Zaten insan, aynı anda iki efendiye hizmet edemez: “Allah hiçbir insanın içinde iki kalp yaratmamıştır.”
“Mukaddestir.” Bu isim sınırsız kutsiyeti, sınırsız temizliği ifade etmektedir. Müminin kalbine bu tertemiz ışınları, aydınlanmayı aşılamaktadır. Onun kalbini temizlemekte ve arındırmaktadır ki mukaddes yaratıcının feyzlerini alabilecek niteliğe kavuşsun. Onu tenzih etmeğe, takdis etmeğe müsait olsun.
“Esenlik verendir.” Bu isimde evrenin her yanına ve müminin kalbine güven emniyet ve huzur doldurmaktadır. Herşey O’nun himayesinde, güvencededir. O’nun koruması altında rahat içindedir. Bütün bir evren canlı ve cansız herşeye karşı güven içindedir. Bu isimle insanın kalbi huzura, rahata ve güvene kavuşmaktadır. Artık bu kalpte kötü hisler dinmiş, tereddütleri sükunete kavuşmuş, olgunluğa ve selamete kavuşmuştur.
“Güven verendir.” Hem güveni, hem imanı veren O’dur. Bu ismin ifadesi insanın kalbine imanın değerini kavratmakta, hissettirmektedir. Çünkü bu isimle insan Allah’la temasa geçiyor. O’nun sıfatlarından biriyle nitelenmiş oluyor ve o zaman iman sıfatıyla yüceler alemine yükseliyor.
“Gözetip koruyandır.” Bu yüce Allah’ın sıfatları üzerinde düşünürken başka bir aşamanın başlangıcıdır. Çünkü bundan önce sözü edilen “Kuddüs, selam ve mümin” sıfatları sırf Allah’ın zatı, kendisiyle ilgili sıfatlardır. Bu sıfat ise Allah’ın zatına evren ve insanla ilgili bir faaliyeti izafe etmektedir. Otoriteyi ve gözetmeyi O’na vermektedir.
“Aziz, Cebbar ve Mütekebbir” isimleri de bunun gibidir. Bunlar üstünlük, ululuk, hakimiyet ve galibiyet ifade eden sıfatlardır. Ondan başka izzet sahibi yoktur. O’ndan başka hakimiyet sahibi yoktur. O’ndan başka ululuk sahibi yoktur. Bu sıfatlarında hiç kimse O’na ortak olamaz. O’ndan başkası bunlarla vasıflanamaz. Bu sıfatlar konusunda Allah eşsizdir. Hiçbir ortağı yoktur.
Bu nedenle ayetin sonu şöyle geliyor: “Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir.” Ardından uzunca takdisin son bölümü yer alıyor:
“Allah’tır O”. Bu bir olan ilahlıktır, O’ndan başka ilah yoktur. “Yaratandır.”.. “Var edendir.” Öze ilişkin kararı ve takdiri “Var etme” ise karar ve takdisi uygulama ve ortaya çıkarmaya yöneliktir. Bunlar birbirine bağlı sıfatlardır. Aralarındaki fark ince ve dakiktir.
“Şekil verendir.” Bu da önceki iki sıfatla ilgili bir sıfattır. Her şeye özel kimliğini, kişiliğini kazandıran temel özellikleri ve belirtileri veren demektir. Birbirine bağlı olan ve aralarında ince farklar bulunan bu sıfatların ardarda sıralanışı insanın kalbini harekete geçirip duyarlılık kazandırmak içindir. Böylece O’nun yaratma, var etme, icad etme ve ortaya çıkarmayı insanın düşüncesine göre aşama aşama izlemesi sağlanmak istenmiştir. Gerçek alemde ise, aşamalar ve adımlar sözkonusu değildir. Bu sıfatların anlamlarına ilişkin bildiklerimiz ise onların sınırsız gerçekleri değildir. Bunu Allah’tan başkası bilemez. Biz sadece bunların etkilerinden bir kısmını öğrenebiliyoruz. İşte biz bu bildiklerimizle küçücük gücümüz ve imkanlarımızla onları anlamaya çalışıyoruz!
“Güzel isimler O’nundur.” Güzellikleri kendilerindendir. İnsanların onları güzel görmelerine ihtiyaçları yoktur. Onların güzel görmelerine bağlı da değildir onların güzellikleri.
“Hüsna” kalplere güzellik mesajı veren ve üzerine güzellik bahşeden demektir. Bunlar, müminlerin üzerinde düşünüp kendilerini onların mesajlarına ve yönlendirmelerine göre şekillendirmeyi planladıkları sıfatlardır. Çünkü mümin, kendisinin bu sıfatlarla donanmasının Allah’ın hoşuna gideceğini bilmektedir. Bunların açtığı ufuklara doğru yükselmesinin ve açılmasının da.
Bu güzel isimlerle oluşturulan bu uzunca takdisin, mesaj dolu derin anlamları ve hayrete düşürücü feyizleri ile beraber bu tenzihin sonu bütün bu evrenin dörtbir yanına yayılan ve her var olandan coşup gelen evrenin takdis sahnesidir.
“Göklerde ve yerde olanlar O’nun şanını yüceltmektedirler. İzzet sahibidir O. İşlerini hikmetle düzenleyendir.”
Bu sahne, yukarıda geçen isimlerin sıralanmasından sonra kalbin beklediği bir manzaradır. Kendisi bu manzaraya canlı ve cansız varlıklarla birlikte katılır. Bu manzarada surenin girişi ile sonucu da tam bir ahenk ve uyum içine girmektedir.
HAŞR SURESİNİN SONU








