FİZİLAL'İL KUR'AN TEFSİRİ

Rahman Suresi’nin 19-78.Ayet Tefsiri – Fizilal’il Kur’an – Seyyid Kutub

19- Acı ve tatlı sulu iki denizi birbiri üzerine salarak yanyana getirdi.

20- Ama aralarında birbirlerine karışmalarını önleyen bir engel vardır.

21- Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?

22- Her iki denizden de inci ve mercan çıkar.

23- Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?

24- O’nun denizlerde yüzen, dağlar gibi iri gemileri vardır.

25- Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?

Bu ayette sözü geçen “iki deniz” biri suları acı ve öbürü suları tatlı olan iki tür su birikintisidir. Birinci su birikintisi ile denizler ve okyanuslar, öbürü ile akarsular, nehirler kastediliyor. Ayetin ifadesine göre bu iki su birikintisi birbiri üzerine salınıyor, karşılaşmaları sağlanıyor, fakat içiçe geçmiyorlar, suları birbirine karışmıyor, hiç biri belirli sınırı aşmıyor, görevinin ötesine taşmıyor. Çünkü aralarında yüce Allah’ın sanatının eseri olan ve doğal yapılarından kaynaklanan bir engel vardır.

Suların yerküre üzerinde bu şekilde dağılmış olmaları amaçsız bir rastlantının sonucu değildir. Tersine bu dağılım hayret verici bir plâna dayanır. Yerkürenin dörtte üçünü birbirlerine akıntısı olan tuzlu sular kaplar, kalan dörtte birlik bölümü karalardan oluşur. Bu miktarlardaki tuzlu su yerküreyi kuşatan atmosferi temizlemek için, onu sürekli biçimde hayata elverişli durumda tutmak için gereklidir.

“Uzun yüzyıllar boyunca yerküreden çoğu zehirleyici olan gazlar yükseldiği halde dünyamızı saran hava tabakası temiz kalır, kirlenmez, insanın yaşaması için gerekli olan bileşim dengesi bozulmaz. Bu dengeyi sağlayan mekanizma, o engin su kitleleri, yani okyanuslardır.”

Güneşin ısısının etkisi ile bu büyük ve engin su kütlesinden buharlar çıkar. Bu buharlar sonra yağmur olarak tekrar yeryüzüne iner. Bu yağmurlar çoğu nehirler olmak üzere çeşitli tatlı su kaynakları oluşur. Okyanusların genişliği, güneş ısısı, atmosferin yüksek katlarının soğukluğu ve diğer bazı meteorolojik faktörler arasındaki uyumun etkisi ile tatlı su kütlesini oluşturan yağmurlar meydana gelir. Bitkilerin, hayvanların ve insanların hayatı işte bu tatlı suya dayanır.

Yaklaşık olarak bütün akarsular denizlere dökülürler. Akarsular yeryüzünün tuzlarını denizlere, okyanuslara taşırlar. Fakat denizler ve okyanuslar akarsuların özelliğini bozmazlar, geriye akıp onlara karışmazlar. Normal olarak akarsu yatakları deniz düzeyinden yüksektir. Bundan dolayı deniz ve okyanus suları kendilerini besleyen akarsulara doğru yürümez, tuzlu suyu ile onların yataklarını kaplamaz, böylece akarsuyun özelliklerini bozup fonksiyonlarını engellemez. Bu ikisi arasında yüce Allah’ın sanatının eseri olan sözkonusu doğal engel vardır. Bu yüzden bu iki su türü birbirine karışmaz.

Buna göre bu iki su kütlesi türünün ve bunların arasındaki doğal engelin yüce Allah’ın nimetleri arasında anılması yerindedir, tuhaf değildir. Okuyoruz:

“Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?”

Arkasından insanların gündelik hayatlarında yakından tanıdıkları iki deniz kaynaklı nimet türü anılıyor. Okuyoruz:

“Her iki denizden de inci ve mercan çıkar.”

İnci aslında bir hayvan türüdür. “İnci belki de denizlerin en enteresan yaratığıdır. Bu canlı denizlerin derin yerlerinde yaşar. Üzerinde, kendisini tehlikelerden koruyan kireçli bir kabuk vardır. Bu hayvanın öbür canlı varlıklardan farklı bir yapısı ve yaşama tarzı vardır. Balıkçı ağına benzer ince örgülü acayip bir ağı vardır. Bu ağ süzgeç görevi görür. Suyun, havanın ve besin maddelerinin hayvanın vücuduna girmesini sağlarken kum ve çakıl taşı gibi zararlı maddelerin girişine engel olur. Bu ağın altında hayvan ağızları bulunur. Her ağızda dört dudak vardır. Eğer bir kum tanesi, bir çakıl ya da zararlı bir canlı şu ya da bu biçimde sözkonusu kabuktan içeri gererse hayvan hemen kaygan bir sıvı salgılayarak o yabancı maddeyi kuşatır, sonra bu sıvı içindeki yabancı madde ile birlikte donarak inciye dönüşür. Oluşan incinin iriliği, sözkonusu yabancı maddenin hacmine göre değişir.”

“Mercan da yüce Allah’ın enteresan yaratıklarından biridir. Denizlerin beş metre ile üçyüz metre arasında değişen derinliklerinde yaşar. Vücudunun alt kısmı ile bir taşa ya da bir deniz gibi bitkisine tutunur. Vücudunun üst kısmında bulunan ağız boşluğu bazı çıkıntılarla kaplıdır. Hayvan bu çıkıntıları besinini sağlamak için kullanır. Çoğunlukla deniz böceği gibi küçük canlılardan oluşan avlar bu çıkıntılara dokunur-dokunmaz hareketsiz hale gelerek bu çıkıntılara yapışıp kalır: Sonra bu çıkıntılar kasılarak ağza doğru eğilirler. Böylece insanların yemek borusunu andıran dar bir kanaldan geçerek hayvanın vücuduna girer.

Bu hayvan üreyici hücreler salgılayarak çoğalır. Bu hücreler yumurtacıkları döller. Böylece oluşan embriyo, bir taşa konar ya da bir deniz-altı bitkisine tutunur ve bir süre sonra tıpkı diğer hayvan türlerinde görüldüğü gibi, ayrı bir canlı olur.

Yaratanın gücünün bir kanıtı olarak bu hayvanın bir başka üreme biçimi vardır. Bu üreme biçimi tomurcuklanmadır. Bu yolla meydana gelen yavru tomurcuklar anaç tomurcuklarla birlikte bulunur. Böylece mercan ağacı oluşur. Bu ağacın kalın olan gövdesi dallanma noktalarına yaklaştıkça incelir ve tepe noktasında son derece ince olur. Mercan ağacının boyu otuz santim kadar olur. Canlı mercan adaları portakal sarısı, karanfil kırmızısı, zümrüt mavisi ve koyu siyah gibi çeşitli renklerde olurlar.

Kırmızı mercan, hayvanın canlı kısımlarının yokoluşundan sonra geride kalan katı omurgadır. Bu ölü hayvanların kalkerli iskeletleri büyük koloniler meydana getirir.

Kuzey-doğu Avustralya’daki “Büyük Mercan Seddi” zincirleme kayalar oluşturan bu mercan kolonilerinin en tanınmışıdır. Bu kaya zincirinin uzunluğu bin üçyüz elli mil, genişliği ise elli mil kadardır. Bu kaya zinciri sözünü ettiğimiz küçük canlılardan oluşmuştur.”

Bilindiği gibi inciden ve mercandan pahalı ve değerli süs eşyaları ve takılar yapılır. Yüce Allah, kullarına bu iki nimetini hatırlattıktan sonra bu surenin sembolü olan değerlendirme ayeti ile yine yüzyüze geliyoruz:

“Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?”

Sonra denizlerde yüzen ve büyüklükleri bakımından dağları andıran gemiler gündeme geliyor. Okuyoruz:

“O’nun denizlerde yüzen, dağlar gibi iri gemileri vardır.”

Görüldüğü gibi yüce Allah, denizde yüzen gemileri kendine mal ediyor. Çünkü onlar O’nun gücü ile yüzebiliyorlar. Onları engin denizlerde dalgaların pençesinden koruyan O’dur. Onları denizlerin dalgalı yüzeylerinde tutup batmamalarını sağlayan O’nun dengeleyici gücüdür. O yüzden bunlar “O’nundur”. Gerçekten gemiler, eski dönemlerde olduğu gibi günümüzde yüce Allah’ın insanlara bağışladığı başlıca nimetlerden biridir. Bunlar insanlara hatırlanmaya değer, hiçbir zaman inkar edilemeyecek önemde ulaşım imkânları, konfor şartları, geçim ve kazanç kaynakları sağlarlar. Bu imkânlar yalanlanamayacak ve inkâr edilmeyecek derecede önemli ve belirgin oldukları için yüce Allah yine soruyor:

“Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?”‘

Bu noktada görünen evren sayfasının gözden geçirilmesine son veriliyor. Fani alemin sayfası kapatılıyor. Tüm yaratıkların karaltıları gözlerden kâyboluyor. Tüm canlılar meydandan çekiliyor Yüce Allah’ın keremli ve kalıcı varlığı ortalığa doluyor. Kalıcılıkta ve ululukta tek ve ortaksız olarak beliriyor. Geçiciliğin ve yokoluşun gölgesini gözlemekte olan insan idrakinde “kalıcılık” realitesi yerleşiyor.

26- Yeryüzündeki her şey yok olacaktır.

27- Sadece kerem sahibi, yüce Rabbinin varlığı süreklidir.

28- Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?

Bu ifadenin gölgesi altında nefesler kesiliyor, sesler korkudan kısılıyor, el ayak hareketsiz kalıyor. Yokoluşun gölgesi bütün canlıları kaplıyor, bütün hareketleri kuşatıyor, göklerin ve yeryüzünün ufuklarını sarıyor. Yüce Allah’ın kalıcı ve kerem saçıcı varlığı vicdanları, vücudun tüm organlarını zamanı, mekânı gölgesi altına alıyor, tüm varlık alemini ululuğun ve saygınlığın örtüsü altına alıyor.

İnsanın dili ve kalemi bu tabloyu tasvir edemez, Kur’an’ın bu ifadesine hiçbir şey ekleyemez. Bu ifade insan vücudunun bütün organlarına ürpertili bir sükunet, kapsayıcı bir yücelik, korku dolu bir suskunluk dolduruyor. Gözlerimizin önünde her tarafı bomboş bırakan bir yokoluş, hareketten eser bırakmayan koyu bir ölüm tablosu canlandırıyor. Hareket ve hayatla dolup taşan şu evrende artık hiçbir kımıldama yoktur. Bu tablo aynı zamanda sürekli kalıcılık realitesini gözlerimizin önünde canlandırır, bu realitenin damgası insan idrakine vurulur. Gerçi insan, hayatının deneyimleri içinde böyle bir realiteye, yani sürekli kalıcılık gerçeğine yabancıdır, ama bu şaşırtıcı Kur’an ifadesini okurken onu derinliğine kavrar.

Bu derin dokunuşun arkasından bildiğimiz değerlendirme ayeti ile yüzyüze geliyoruz. Yüce Allah bu realitenin evrene yerleşmesini, yani evrendeki her şeyin yok oluşunun arkasından sadece Allah’ın keremli ve yüce varlığının kalmasının pratiğe yansıtılmasını cinlere ve insanlara yönelik bir nimet sayarak onların dikkatlerini bu nimete çekiyor. Okuyalım:

Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?”

Bu bir nimettir. Daha doğrusu öbür bütün nimetlerin temelini oluşturur. Çünkü bütün bu varlıklar, o kalıcı varlıktan, O’nun yasalarından, O’nun düzeninden ve kendine özgü niteliklerinden kaynaklanır. Bu varlıklara ilişkin yasalar, değer yargıları, akıbetler, ödüller ve cezalar da bu kalıcı varlığa dayanır’ Tüm varlıkları yaratan, yoktan var eden O “sürekli canlı”dır. Herşeyi koruyan, gözeten de O’dur. Hesaba çeken, ödülleri ve cezaları belirleyen de O’dur. Sürekli kalıcılık ufkundan ölümcül, fanilik alanını denetim altında tutan da O’dur. O halde bütün nimetler bu “sürekli kalıcılık” realitesinden kaynaklanır. Bu alemin varlık sahnesine çıkışı ve düzenli işleyişi bu gerçeğe, yani yokoluşun, geçiciliğin ötesindeki “sürekli kalıcılık” gerçeğine dayanır.

Ölümcül ve geçici alemin ötesindeki “sürekli kalıcılık” gerçeğinden bir başka gerçek doğar ki, o da şudur: Bütün ölümcül (fani) yaratıklar, varoluşlarının devamını sağlayacak tüm ihtiyaçları için o tek, eşsiz, ortaksız, ihtiyaçsız, yüce diriye yönelirler.

29- Göktekiler ve yerdekiler hep O’ndan bir şey isterler. O her gün (her an) yeni bir işle meşguldür.

30- Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?

31- Ey insanlar ve cinler, yakında sizinle hesaplaşmak için özel vakit ayıracağız.

32- Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz:

33- Ey cinler ve insanlar, eğer göklerin ve yerin sınırlarını aşarak kaçmaya gücünüz yetiyorsa kaçınız. Fakat ancak özel bir gücünüz varsa bunu başarabilirsiniz.

34- Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?

35- Üzerinize dumansız alev ve bakır eriyiği püskürtülür de bu azaptan sizi kurtaran bulunmaz.

36- Peki, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

Evet, göktekiler ve yerdekiler her şeyi O’ndan isterler. O’nun kapısı dilek kapısıdır. O’ndan başkasından hiç bir şey istenmez. Çünkü o “başkası” kim olursa olsun, ölümcüldür, fanidir; dilek kapısı olmaya elverişli değildir. Herkes dileğini O’na yöneltir; dilekleri tek O karşılayabilir. Sırf O’nun kapısını çalanın eli boş dönmez. O’ndan başkasına el açan kimse dilek kapısını şaşırmış, umut kulpunu elinden kaçırmış ve cevap alma şansını yitirmiştir. Çünkü ölümcül bir varlığın, başka bir ölümcül varlığa verecek nesi olabilir? Kendisi ihtiyaç içinde olan bir zavallı başka bir “muhtaç”ın derdine nasıl çare olabilir?

Yüce Allah sürekli meşguldür, her an yeni bir iş yapıyor. Sınırı olmayan bu evrenin tümü O’nun plânına dayanır, O’nun dileğine bağlıdır. O’dur bu evreni çekip-çeviren. Bu çekip-çeviricilik, bu yöneticilik bu evreni hem bir bütün olarak ve hem de evrenin her bireyini, her birimini teker teker içerir. Hatta her canlı organ, her hücre, her atom bu ortaksız yönetimin şemsiyesi altındadır. Her şeyi O yarattığı gibi her şeyin fonksiyonunu da O belirler. Sonra da her nesneyi, fonksiyonunu yerine getirirken gözetimi altında tutar.

Bu kapsamlı yönetim filizlenen her tomurcuğu, dalından düşen her yaprağı, yerin derinliklerinde gizlenen her tohumu, yaş-kuru her şeyi, denizlerdeki tüm balıkları, deliğindeki her kurtçuğu, kuytu köşesindeki her böceği, inindeki her vahşi hayvanı, yuvasındaki tüm kuşları, her yumurtacığı, her civcivi, her kanadı, her tüyü ve tüm canlı organizmaların her hücresini izler.

Bu kapsamlı ve ayrıntılı yönetimin yüce sahibini, hiçbir işi öbür işinden alıkoymaz; görünür-görünmez hiçbir şey O’nun bilgisinin kapsamı dışında kalmaz. Yeryüzünde yaşayan cinlerin ve insanların tüm işleri de O’nun bu faaliyet alanı içindedir. Bundan dolayı O, insanlara ve cinlere bu nimetini hatırlatıyor, tescil etme ve tanık tutma amacı ile bu nimeti dile getiriyor. Okuyalım:

“Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?”

KIYAMET

Böylece ölümcüllüğün ötesindeki sürekli kalıcılık gerçeği vurgulanmış oldu. Arkasından her şeyin o tek kalıcı varlığa yöneldiği gerçeği hatırlatıldı. Arkasından tüm varlıklara ilişkin faaliyetlerin, plânlamaların ve yönetilmelerin O ortaksız yöneticinin dileğine bağlı olduğu, bunun kullara yönelik bir lütuf, bir dilek olduğu açıklandı.

Bu genel gerçeğin ve onun türevleri olan öbür gerçeklerin vurgulanması ile evrenin gözler önüne serilmesine ve insanlar ile cinlerin karşısına dikilmesine son verilerek surenin yeni bir kesitine geçiliyor. Bu kesit tehdit ve korkutma içeriklidir. Tehdit, ürkütücü ve tüyler ürperticidir. Korkutma sarsıcı ve dehşet uyandırıcıdır. Bu tehditli ve korkutmalı cümleler, surenin bundan sonraki akışı boyunca insanların ve cinlerin karşısına çıkarılacak olan kıyamet dehşetine zihinleri hazırlayıcı bir nitelik taşır.

Evet; “Ey insanlar ve cinler, yakında sizinle hesaplaşmak için özel vakit ayıracağız: ‘

Aman Allah’ım! Ne korkunç, ne sarsıcı bir dehşet! Buna insanlar ve cinler şöyle dursun; sıradağlar, yıldızlar ve gezegenler bile dayanamaz.

Allah… Yüceler yücesi Allah. Allah güçlü, her şeyi yapabilen, ezici iradeli, buyruğuna karşı durulmaz, büyük, ulu Allah. Evet, yüceler yücesi Allah, şu iki zavallı, küçücük varlık türü ile, insanlar ve cinler ile hesaplaşmak üzere başbaşa kalacağını bildiriyor. Hem de tehdit ve intikam yansıtan bir dille.

Bu çok önemli bir olay. Büyük bir dehşet. Her türlü düşünceyi, her türlü ihtimali aşan çarpıcı bir gelecek.

Aslında yüce Allah’ın meşgul olması sözkonusu değildir ki, vakit ayırması, zamanını boşaltması sözkonusu olsun. İfadenin amacı olayı insanın idrakine yaklaştırmak, tehdide sarsıcı ve dehşet saçan bir somutluk kazandırmak, bu tabloyu hayalinde canlandıran herkesi tepeden tırnağa titretmektir. Yoksa tüm evren bir tek sözle yaratılmıştır. Bir tek “ol” sözü ile. Buna göre yokedilişi, mahvedilişi için de bir tek söz yeterlidir, o söz üzerine herşey göz açıp kapayıncaya kadar yok olur. Peki yüce Allah sırf insanlarla ve cinlerle başbaşa kalıp da onların hesabına el koyduğunda, onları cezalandırmaya hazırlandığında bu zavallıcıkların halleri nice olur?

Bu korku dolu dehşet tablosunun gölgesi altında yüce Allah bu zavallılara yine soruyor:

“Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?”

Arkasından korkutmanın ve sarsmanın dozajı arttırılarak insanlara ve cinlere meydan okunuyor. Bu meydan okuyuşta ellerinden geliyorsa göklerin ve yeryüzünün boyutları dışına kaçarak Allah’ın sillesinden kurtulmaları öneriliyor.

“Ey insanlar ve cinler, eğer göklerin ve yerin sınırlarını aşarak kaçmaya gücünüz yetiyorsa kaçınız: ‘

Nasıl ve nereye kaçacaklar?

“Fakat ancak özel bir gücünüz varsa bunu başarabilirsiniz.”

Oysa böyle bir güç, ancak onun ortaksız sahibinin elinde vardır. İnsanlar ile cinler bir kere daha aynı soru ile karşı karşıya geliyorlar:

“Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?”

Acaba zavallıların yalanlamaya kalkışacak, hatta ağızlarını açıp bir şey söylemeye yeltenecek en ufak bir güçleri, bir cesaret kırıntıları kaldı mı?

Fakat bu ezici saldırı kampanyası son noktasına kadar sürüyor. Korkunç tehdidin soluğu bu zavallıların ense kökünü yoklamaya devam ediyor. Yüz kızartıcı akıbetleri somut olarak gözleri önüne seriliyor. Okuyalım:

“Üzerinize dumansız alev ve bakır eriyiği püskürtülür de bu azaptan sizi kurtaran olmaz.

Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?”

Bu tablo, insanların ve tüm varlıkların alışageldiklerinin ötesinde, insanların ve tüm varlıkların hayallerindeki imajları aşan korkunçlukta bir dehşet tablosudur. Benzerine rastlanmayan, orjinal bir tablodur. Kur’an’da buna yakın içerikte birkaç tablo çizilmiştir. Ama onlar buna benzemekle birlikte tam olarak bunun gibi değildirler. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Varlıklı yalanlayıcıları benimle başbaşa bırak.” (Müzzemmil suresi, 11)

“Şu tek olarak yarattığım adamla beni başbaşa bırak.” (Müddessir suresi, 11)

Fakat “Ey insanlar ve cinler, yakında sizinle hesaplaşmak için özel vakit ayıracağız” ayeti, yine de bu ayetlerden daha sert, daha etkileyici, daha korkunç ve daha dehşet saçıcıdır.

Bu noktadan itibaren surenin sonuna kadar kıyamet günü sahneleri ile yüzyüze geleceğiz. Kıyamét günü evrenin alt-üst oluşunu canlandıran tablo ile bunu izleyecek olan hesap verme, azaba çarpılma ve ödül alma tabloları gözlerimizin önüne getirilecek.

Bu tabloların sunuluşu, surenin girişinin genel havası ve evrensel alanı ile uyumlu bir evrensel tablo ile başlıyor. Okuyalım:

37- Gök parçalanıp da kırmızı gül renginde bir yağ eriyiğine dönüştüğü zaman;

38- Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?

39- O gün ne insana ne de cinne suçu sorulmaz.

40- Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?

41- Suçlular yüz ifadelerinden tanınarak perçemlerinden ve ayaklarından yakalanırlar.

42- Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?

43- İşte suçluların yalanladıkları cehennem budur.

44- Cehennem ile kaynar su arasında mekik dokurlar.

45- Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?

Evet; “Gök parçalanıp da kırmızı gül renginde bir yağ eriyiğine dönüştüğü zaman.

Kırmızı gül renginde, fakat yağ sıvılığında.

Kıyamet günü evrenin nasıl olacağına ilişkin ayetlerin toplamı, o gün bütün gezegenlerin, yıldızların ve gök cisimlerinin büyük bir yıkıma uğrayacaklarını, yörüngelerini ve hareket düzenlerini kaybederek kaosa düşeceklerini bildirmektedirler. Yukarda okuduğumuz ayetin de aralarında bulunduğu bu ayetlerin başlıcalarını şimdi birlikte gözden geçirelim:

“Yer sarsıldıkça sarsıldığı, dağlar ufalandıkça ufalanıp da toz duman haline geldiği zaman”.(Vakıa suresi, 4-6)

“Göz kamaştığı, ay tutulduğu, güneş ile ay biraraya getirildiği zaman”.

“Güneş dürüldüğü, yıldızlar karardığı, dağlar yürütüldüğü, on aylık gebe develer başıboş bırakıldığı, vahşi hayvanlar biraraya toplandığı, denizler kaynatıldığı zaman.” (Tekvir suresi, 1-6)

“Gök yarıldığı, yıldızlar boşluğa dağıldığı, denizler birbirine akıtıldığı zaman.”

“Gök yarıldığı, ona yaraşır biçimde Rabbine kulak verip boyun eğdiği, yer genişletildiği, içinde olanları atıp boşaldığı, ona yaraşır biçimde Rabbine kulak verip boyun eğdiği zaman.” (İnşirak suresi, 1-5)

Gerek bunlar, gerekse aynı konuyu ele alan diğer ayetler o gün tüm evreni etkileyecek olan o dehşetli olaya işaret ederler. Bu olayın iç yüzünü yüce Allah’tan başka hiç kimse bilmez.

Evet; “Gök parçalanıp da kırmızı gül renginde bir yağ eriyiğine dönüştüğü zaman;

Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?”

Devam ediyoruz:

“O gün ne insana ne de cinne suçu sorulmaz: ‘

Bu tablo, o bol tanıklı günün tablolarından biridir. O gün değişik tablolar gerçekleşecektir. Kiminde kullar sorguya çekilecektir. Kiminde kullara hiçbir soru sorulmayacaktır. Kiminde herkes kendini savunmaya girişecektir. Kiminde sorumluluğu, suçu ortağının üzerine atacaktır. Kiminde konuşmaya. tartışmaya, çekişmeye izin verilmeyecektir. Kısacası o gün uzun, bitmez bir gündür. Her tablosu dehşet dolu ve bol tanıklıdır.

SUÇLULAR VE CEHENNEM

Bu ayette hiçbir insana ve cinne günahlarının sorulmayacağı tablodan sözediliyor. Çünkü o tabloda herkesin niteliği ve davranış birikimi biliniyor. Kötülük izleri kara lekeler halinde ve iyilik izleri beyaz parıltılar halinde yüzlerde belirir. Gerek bu belirtiler gerekse o belirtiler yüz hatlarında okunur. Böyle bir durumda yalanlama ve inkâr etme olur mu?

“Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?”

“Suçlular yüz ifadelerinden tanınarak perçemlerinden ve ayaklarından yakalanırlar.”

“Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?”

Bu sahne hem korkunç ve hem de korkunçluğunun yanısıra küçük düşürücüdür. Çünkü suçluların ayakları yüzü ile birleştiriliyor. Sonra bu biçimde, kargatulumba cehenneme atılıyorlar. O anda yalanlama ve inkâr etme olur mu?

Bu sahne gözler önünden geçerken, suçluların perçemlerinden ve ayaklarından tutulup cehenneme atılma işlemleri sürerken ayet, bu gösterinin izleyicilerine dönüyor. Onlar sanki bu sure okunurken oradadırlar. Kendilerine şöyle sesleniliyor:

“İşte suçluların yalanladıkları cehennem budur: ‘

İşte şimdi gördüğünüz gibi o önünüzdedir. Devam ediyoruz: “Cehennem ile kaynar su arasında mekik dokurlar.

“Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?”

Isısı son derece yüksek bir su. Sanki ateşte pişen bir yemek! Cehennemliklere cehennemin kendisi ile bu kaynar sıvı arasında mekik dokutulur. Bakın, işte şu anda onlar bu iki azap kaynağı arasında gidip geliyorlar.

MÜ’MİNLER VE CENNET

46- Rabbinin huzuruna çıkacağı andan korkanlara cennette bir konut verilecektir.

47- Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?

48- Bu cennet konutlarının bahçeleri sık dallı ağaçlarla kaplıdır.

49- Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?

50- Bu iki konutta birer pınar akmaktadır.

51- Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?

52- Bu konutların bahçelerindeki ağaçlarda her meyvanın iki çeşidi vardır.

53- Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?

54- Bu konutlarda ağırlananlar astarları yaldızlı atlastan minderlere yaslanırlar. Her iki konutun bahçelerindeki ağaçların meyvaları yere yakındır, kolayca devşirilebilirler.

55- Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?

56- Bu konutlarda gözleri erkeklerinden başkasını görmeyen, daha önce ne insan ve ne de cin kökenli bir erkeğin, el değdirmediği eşler vardır.

57- Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?

58- O eşler sanki birer yakut ve mercandırlar.

59- Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?

60- İyiliğin, iyilikten başka bir karşılığı olabilir mi?

61- Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?

62- Bu iki cennet konutunda ali düzeyde iki cennet konutu daha vardır.

63- Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?

64- Bu konutların renkleri koyu yeşildir.

65- Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?

66- İki konutta sürekli kaynayan iki pınar vardır:

67- Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?

68- İki konutun bahçelerinde de çeşitli meyva, hurma ve nar ağaçları vardır.

69- Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?

70- O konutlarda iyi huylu, güzel kadınlar vardır.

71- Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?

72- O kadınlar ceylan gözlüdürler ve çadırlarının dışına hiç çıkmazlar.

73- Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?

74- Daha önce onlara ne cin ne insan kökenli hiçbir erkeğin eli değmemiştir.

75- Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz

76- Bu konutlarda ağırlananlar yeşil yastıklara ve güzel işlemeli minderlere yaslanırlar.

77- Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?

78- Kerem sahibi, ulu Rabbinin adı ne yücedir!

“Rabbinin huzuruna çıkacağı andan korkanlara cennette bir konut verilecektir.”

“Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?”

İncelediğimiz Kur’an surelerinde ilk kez “iki cennet” deyimi ile karşılaşıyoruz. Bu iki cennetin, bildiğimiz büyük cennetin bölümleri olması en yakın ihtimaldir. Fakat özel olarak anılmaları, düzeylerinin yüksekliği yüzünden olabilir. Vakıa suresini incelerken cennetliklerin başlıca iki gruptan oluştuklarını, bu grupların “öncüler” ile “amel defterleri sağ ellerine verilenler” olduklarını göreceğiz. Bu iki gruba sunulacak nimetler birbirinden farklı olacaktır. Burada sözü edilen iki cennetin yüksek mertebeli bir gruba ayrıldığını düşünebiliriz. Bu yüksek mertebeli grup, Vakıa suresinde sözü edilen “öncüler” grubu olabilir. İlerdeki ayetlerde iki başka cennetten daha söz edildiğini göreceğiz. Bu cennetlerin de bu öncü” grubu izleyen cennetliklere ayrıldığını düşünüyoruz. Bu grup “amel defterleri sağ ellerine verilen”lerin grubu olabilir.

Her neyse. Şimdi bu ilk iki cenneti görelim. Birkaç saniyeliğine içlerinde yaşayalım:

“Bu cennet konutlarının bahçeleri sık dallı ağaçlarla kaplıdır.”

“Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?”

Bu konutların bahçeleri küçük dallı, serinletici ağaçlarla kaplıdır. Bu konutlar sulak ·ve yeşillikli bahçeler üzerinde kurulmuştur.

“Bu iki konutta birer pınar akmaktadır.”

“Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?”

Bu konutların bahçelerinin suyu boldur. Kullanılması kolay ve konforludur.

“Bu konutların bahçelerindeki ağaçlarda her meyvanın iki çeşidi vardır.”

“Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?”

Bu konutların bahçelerinin meyvaları çeşit çeşit ve boldur.

Peki bu cennet konutlarının sakinlerinin durumları nasıldır? Şimdi onlara bakalım:

“Bu konutlarda ağırlananlar astarları yaldızlı atlastan minderlere yaslanırlar. Her iki konutun bahçelerindeki ağaçların meyvaları yere yakındır, kolayca devşirilebilirler.”

“Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?”

Bu konutlardaki minderlerin astarları, yaldızlı ipektendir ve kabarıktır. Minderlerin astarları böyle olunca, kim bilir yüzleri ne kadar alımlıdır. Ayrıca ağaçlarının dalları yere yakındır. Meyvaları zorluk çekilmeden devşirilebilir.

Bu cennet konutlarının nimetleri ve konforu bu kadarla da bitmiyor. Bu nimetlerin son derece iç açıcı başka bir örneği daha vardır. Okuyoruz:

“Bu konutlarda gözleri erkeklerinden başkasını görmeyen, daha önce ne insan ve ne de cin kökenli bir erkeğin, el değdirmediği eşler vardır.”

“Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?”

Bu eşlerin duyguları da, bakışları da temizdir, iffetlidir. Eşlerinden başkasına bakmazlar. Üzerlerine ne insan ve ne de cin eli değmemiştir, tam anlamı ile lekesizdirler. Bunların yanısıra gözalıcı ve parlak tenlidirler:

“O eşler sanki birer yakut ve mercandırlar.”

“Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?”

Bu saydıklarımız, Rabbinin karşısına çıkacakları anın korkusunu kalplerinde taşıyanların ödülüdür. Böyle bir kul yüce Allah’ı hep görüyor gibi davranır. Rabbinin kendisini gördüğünün bilincinde olur. Böylece Peygamberimizin tanımı ile “ihsan” mertebesine erer. Sonunda da “Rahman” sıfatlı Allah’ın lütfu olarak bu “ihsan”ın ödülünü alır. Okuyoruz:

“İyiliğin, iyilikten başka bir karşılığı olabilir mi?”

Bu nimet ve ihsan gösterisi sırasında bu surede alışageldiğimiz ayeti her nimet ayının sonunda tam yerini buluyor:

“Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?”

Şimdi de öbür iki cennetin konuklarını izleyelim:

“Bu iki cennet konutunda alt düzeyde iki cennet konutu daha vardır.”

“Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?”

Bu iki cennet konutu, önceki iki cennet konutundan daha alt düzeydedir.

Bunlar; “Bu konutların renkleri koyu yeşildir.”

“Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?”

Bu cennetlerin bahçeleri içlerindeki otlardan ötürü koyu yeşildir. Ayrıca;

“İki konutta sürekli kaynayan iki pınar vardır.”

“Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?”

Buradaki pınarlar kaynıyor. “Kaynama”, “akma”dan önce gelen bir harekettir. ”

“İki konutun bahçelerinde de çeşitli meyva, hurma ve nar ağaçları vardır. “Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?”

Oysa önceki iki cennetin bahçelerindeki ağaçlarda her tür meyvenin iki çeşidi vardı.

“O konutlarda iyi huylu, güzel kadınlar vardır.” “Peki Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?”

Ayetin orjinalindeki “ha” “ye” ve “ra” harflerinden oluşan sözcük “hayrat” biçiminde de okunabilir, “hayyırat” biçiminde de okunabilir. Öyle de okunsa, böyle de okunsa, taşıdığı anlam aşağıdaki ayette açıklanıyor:

“O kadınlar ceylan gözlüdürler ve çadırlarının dışına hiç çıkmazlar. “Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?”

Çadır” sözcüğü, çöl hayatını; çağrıştırır. O çöl hayatına ilişkin bir konfordur, ya da çölde yaşayan insanların isteklerinin sembolik bir ifadesidir. Bu cennetlerdeki çadırların dışına hiç çıkmazlar. Oysa daha önceki iki cennetin kadınları “erkeklerinden başkasına bakmazlar” diye tanımlanmışlardı.

“Daha önce onlara ne cin ne insan kökenli hiçbir erkeğin eli değmemiştir. “Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?”

Görülüyor ki, iffet temizliği, her iki cennet gurubundaki kadınların ortak niteliğidir.

Şimdi de bu iki cennet konutunda ağırlananları izleyelim:

“Bu konutlarda ağırlananlar yeşil yastıklara ve güzel işlemeli minderlere yaslanırlar:

Ayetin orjinalindeki “refref” sözcüğü “minder” anlamındadır ve Akbar yapımı gibi tanımlanıyor. Amaç minderin üstün kaliteli olduğunu arapların daha kolay anlamasını sağlamaktır. Çünkü araplar bütün enteresan nesneleri ve eşyayı cinde bir vadinin adı olan “Akbar”a malederlerdi. Fakat önceki iki cennetin minderlerinin astarları yaldızlı atlastandı ve orman bahçelerindeki ağaçların dalları kolayca devşirtilmeyi sağlayacak biçimde yere yakındı. Görülüyor ki, o iki cennet konutu ile bu iki cennet konutu arasında düzey farkı vardır.

Her iki tür cennetin nimetlerinin tanıtılmasından sonra aynı değerlendirme ayeti ile yüzyüze geliyoruz:

“Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?”

Yüce Allah’ın evrendeki, yaratıklar üzerindeki ve ahiretteki nimetlerini gözler önüne seren bu surenin bitiminde son çarpıcı mesajla yüzyüze geliyoruz. Bu mesaj, kerem sahibi yüce Allah’ın adını saygı ile anıyor. O ki, tüm canlılar ölüp yok olduktan sonra onun keremli varlığı sürekliliğini devam ettiriyor.

“Kerem sahibi, ulu Rabbinin adı ne yücedir!”

Tam da “Rahman” suresine uygun bir bitiştir bu.

RAHMAN SURESİNİN SONU

Başa dön tuşu