FİZİLAL'İL KUR'AN TEFSİRİ

En’am Suresi’nin 12-50.Ayet Tefsiri – Fizilal’il Kur’an – Seyyid Kutub

GÖKLER VE YER

12- De ki; “Göklerde ve yerde olanlar kimindir?” De ki; “Allah’ındır. O merhametliliği üzerine görev yazdı. Sizleri geleceği kuşkusuz olan Kıyamet günü kesinlikle biraraya getirecektir. Kendilerine kıyanlar var ya, buna sadece onlar inanmazlar.

13- Gecenin ve gündüzün barındırdığı her şey O’nundur. O her şeyi işiten ve bilendir.

Bu ayette önce gerçek anlatılıyor, açıklanıyor ve arkasından yolların ayrıldığı, karşıt tarafla ilişkilerin kesildiği belirtiliyor. Bundan dolayı Peygamberimiz müşriklere bu şekilde karşı koymaya yöneltiliyor. Bilindiği gibi bu ayetin muhatap aldığı müşrikler her şeyin yaratıcısının yüce Allah olduğuna inanıyorlardı, fakat bu inançlarının arkasından O’na yaratma gücü olmayan putları denk tutarak hayatlarına yön verme konusunda bunları yüce Allah’a ortak koşuyorlardı. İşte Peygamberimiz bu inanç kargaşası içindeki müşriklere göklerde ve yerdeki tüm varlıkların mülkiyetinin kime ait olduğunu, bu varlıkların yaratıcısı olduktan sonra onların maliki olanın kim olduğunu soruyor. Soruda “göklerdeki ve yerdeki tüm varlıklar” denmek sureti ile söz konusu mülkiyetin yaygınlığı vurgulanmış oluyor. Üstelik bu soruda dile getirilen gerçeğe müşriklerin kendileri de karşı çıkmıyorlardı. Kur’an onların bu gerçeği tartışmasız biçimde onayladıklarını birçok yerinde açıklamıştır. Evet;

“De ki; `Göklerde ve yerde olanlar kimindir?’ De ki; `Allah’ındır.”

Gerçi eski Araplar cahiliye döneminde sapık düşüncelere sahiptiler ve bu sapık düşünceler bozuk bir hayat tarzı ortaya çıkarıyordu. Fakat onlar bu bakımdan günümüzün sözde “bilimsel” cahiliye uygarlığından daha ileri düzeyde idiler. Onları günümüzdeki yoldaşlarından daha ileri düzeye çıkaran nokta “Göklerin ve yerlerin yüce Allah’a ait olduğunu” bilmeleri ve onaylamaları idi. Oysa onların günümüzdeki yoldaşları fıtratlarını, gözeneklerini bu gerçeğe karşı sımsıkı kapatıyorlar, onu bu alandaki fonksiyonunu yerine getirmekten alıkoyuyorlar.

Gerçi cahiliye dönemi Arapları bu gerçeği kabul ediyorlardı, ama bu gerçeğin doğal sonuçlarını onaylamıyorlardı. Yani yüce Allah’ın, mülkiyeti altındaki bu varlıkların ortaksız egemeni olduğunu, bu varlıklara ilişkin her türlü tasarruf girişiminin mutlaka O’nun iznine ve şeriatine bağlı olması gerektiğini benimsemiyorlardı. Onlar işte bu yüzden müşrik sayılıyor ve yine bu yüzden hayat tarzlarına “cahiliye hayatı” adı veriliyordu.

Peki hayatları ile ilgili her konuyu yüce Allah’ın egemenliği dışına çıkararak bu egemenliği kendilerine yakıştırmaya yeltenenlere ne demeli? Gerek kendilerine ve gerekse hayat tarzlarına hangi adı takmalı, hangi sıfatı vermeliyiz? Onlara mutlaka müşriklikten başka bir sıfat vermek gerekiyor. Bu sıfat bizzat yüce Allah’ın ifadesi ile kâfirliktir, zalimliktir, fasıklıktır. Bu tür kimseler istedikleri kadar müslüman olduklarını iddia etsinler, kimlik belgelerinin kendilerine yakıştırdığı sıfat istediği kadar bu olsun, bu gerçeği değiştiremezler!

Tekrar ayete dönelim. Görüyoruz ki, burada “göklerdeki ve yerdeki tüm varlıkların, mülkiyetinin yüce Allah’a ait olduğu” gerçeği yanında bir de şu gerçeğe dikkatler çekiliyor:

“Allah merhametliliği üzerine görev yazdı.”

Yüce Allah, bu mülkün kesin malikidir. Bu konuda hiçbir rakibi, hiçbir ortağı yoktur. Fakat O kendi bağışlayıcılığının, kendi kereminin sonucu olarak merhameti üzerine görev yazdı. Bu kararı kendi iradesi ile, kendi dileği ile verdi. Bunu ona hiç kimse zorla benimsetmedi, hiç kimse önermedi ve hiçbir zorunluluk dikte etmedi. Bu karar, bu görev yazma eylemi sadece O’nun özgür iradesinin ve yüce ilâhlığının eseridir.

Öte yandan O’nun kendi üzerine görev olarak yazdığı bu rahmet, O’nun yaratıklarına ilişkin takdirinin, dünyada ve Ahirette onlara karşı takındığı tavrın temel kuralıdır. Buna göre bu kurala inanmak, İslâm düşüncesinin temel ilkeleri arasında yer alır.

Yüce Allah’ın kullarına yönelik merhameti her konuda ve her olayda geçerli bir prensiptir. Hatta bu prensip kulların zaman zaman sıkıntılarla, zorluklarla sınavdan geçirildikleri durumlarda da yürürlüktedir. Çünkü yüce Allah kullarının bir bölümünü, emanetini taşımaya elverişli düzeye çıkarmak için onları böyle sınavlardan geçirmektedir. Bu tür sınavlar aracılığı ile o kulların içtenliğini, bağlılığını, kendini tanımasını, bilincini, hazırlığını ve yatkınlığını geliştirmek istemektedir; özleri itibarı ile kimlerin temiz, kimlerin kirli olduklarını ortaya çıkarmayı dilemektedir; Peygamberlerin peşinden gidenler ile onlara sırt çeviren döneklerin ayırd edilmesini murad etmektedir; mahvolanların da hayat bulanların da hak ettikleri sonuçlarla bile bile karşılaşmasını uygun görmektedir. Bunların hepsinin ayrı birer rahmet türü oldukları açıktır.

Aslında ilâhi rahmetin sonuçları ve göstergeleri ömürleri ve kuşakları kapsayacak oranda yaygındır. Kulların her anı yüce Allah’ın rahmetinin kapsamı, şemsiyesi altındadır. Biz az önce sadece yüce Allah’ın zorluklarla sınavdan geçirme kuralına ilişkin rahmetine değindik. Çünkü bu nokta kalblerin kayabildiği ve gözlerin yanlış gördükleri tehlike noktalarından birini oluşturur!

Biz burada ilâhi rahmetin sonuçlarını ve göstergelerini ayrıntılı biçimde saymaya kalkışacak değiliz. Sadece bu sonuçların ve göstergelerin birkaç tanesine kısaca değineceğiz. Yalnız daha önce bu ayetin hayrete sürükleyici ifade tarzı üzerinde birazcık durmak istiyoruz:

“O merhametliliği üzerine görev yazdı.

Bu surenin ilerisinde bu ifadenin şöyle bir benzeri ile yeniden karşılaşacağız: “Rabbiniz merhametliliği üzerine görev yazdı.” (Ën’am Suresi: 54)

Bu ifadede dikkati çeken nokta az yukarda değindiğimiz bağışlayıcılık gerçeğidir; yaratıcı, mülk sahibi, kulları üzerinde kesin ve tartışmasız egemenliğin elde bulundurucusu olan Allah’ın bağışlayıcılığıdır; kullarına yönelik merhametini bu şekle büründüren, onu kendi üzerine yazılmış, kullarına karşı taahhüd edilmiş, sırf özgür iradesi ve serbest dileği ile üstlenilmiş bir görev konumuna oturtan tek taraflı bağışlayıcılığıdır. Bu dehşetli bir gerçektir. İnsan onu bu boyutları içinde düşünmeye, zihninde canlandırmaya durduğu zaman onu düşünmeye, kavramaya, etkisini algılamaya dayanamaz, zelzeleye tutulmuş gibi sarsılır.

Bu ifadede somutlaşan bir başka ilâhi bağış daha dikkatimizi çeker. Bir öncekinden daha az önemli olmayan bu ikinci bağış, yüce Allah’ın merhametli olma görevini üzerine yazdığını kullarına bildirmesidir. Kullar kim oluyorlar ki, ilâhi iradenin yücelikler aleminde cereyan eden bir işlemi hakkında kendilerine bilgi verilsin? Kullar kim oluyorlar ki, peygamberler aracılığı ile bizzat yüce Allah’ın sözlerine yüklenen bu konudaki bilgi kendilerine ulaştırılsın? Onlar bu denli ilgiye lâyık mıdırlar ki? Değil. O halde bilgiyi vermeyi sağlayan tek faktör, kerem sahibi yüce Allah’ın kullarına yönelik yaygın bağışı ve taşkın faziletidir.

Eğer bu gerçeği bu şekilde düşünüp kavrayabilirsek kalblerimiz bir yandan hayrete ve dehşete kapılırken bir yandan da çapını ve ayrıntılarını kelimelerin dar kalıplarına sığdıramayacağımız bir huzura ve güvene kavuşur.

Bu tür gerçekleri ve bu gerçeklerin kalblerde uyandıracağı duyguları insan dili ve insan kalemi ifade etmeye elverişli değildir. İnsan kalbi onların sadece hazzını duyabilecek nitelikte yaratılmıştır, o kadar. Yoksa onları bilecek yeteneğe sahip değildir.

Bu gerçeğin İslâm düşüncesinde somut bir ifadeye kavuşması ilâhlık gerçeğine ve kullar ile bu yüce gerçek arasındaki ilişkiye ilişkin düşüncenin önemli bir boyutunu oluşturur. Bu düşünce hoştur, güzeldir, güven vericidir, sevecen ve zariftir; aynı zamanda bu konuda İslâm düşüncesi ile bağdaşmaz görüşler ileri süren bazı dar görüşlü kulların zorlamalı saçmalıkları karşısında insanı hayrete sürükleyecek bir nitelik taşır. Sebebine gelince bu düşünce Hıristiyan kilisesinin sapık görüşlerinde ileri sürüldüğü üzere hiçbir kulun yüce Allah’ın oğlu-evlâdı olduğunu söylemiyor. İslâm düşüncesi bir yandan bu tür çocukça düşüncelerin üzerine yükselirken aynı zamanda yüce Allah ile kulları arasındaki ilişkiyi böylesine insanın kelimelerin kalıplarına sığdıramayacağı, kalbleri hazzı ile doldurup taşıran ve heybeti ile ürperten yüksek bir ifade düzeyine çıkarıyor.

Yüce Allah’ın rahmet yağmuru tüm kulların üzerine yağar, onları tümü ile etki alanı içine alır. Onların varoluşları ve hayatları bu engin kaynaktan beslenir. Bu rahmet, varoluşun her anında ya da varlıkların hayatlarının her saniyesinde somut biçimde belirir. Özellikle insanoğlunun hayatını ele alırsak karşılaşacağımız ilâhi rahmet sonuçlarını ve göstergelerini saymaya nefes ve ömür yetiştiremeyiz. Burada yapabileceğimiz şey, bu sonuçların bazı karakteristik nitelikte olanlarını kısaca hatırlamaktır.

Yüce Allah’ın rahmeti, her şeyden önce insan soyunun varoluşu olayında somutlaşır, insanların hiç bilmedikleri bir kaynaktan meydana gelmelerinde tecelli eder. Yüce Allah’ın insanlara bu onurlu varoluşu sunması, onları diğer birçok canlılar karşısında üstün kılan karakteristik niteliklerle donanmış olarak yaratması, ilâhi rahmetin insan soyuna yönelik en önemli göstergesidir.

İlâhi rahmetin diğer bir tecelli alanı, insan soyunun emrine ve yararına sunulmuş bunca evrensel gücün ve enerji kaynağının yaratılışıdır. Bu evrensel güçlerin ve enerji kaynaklarının insan yararına sunulması, geniş anlamı ile “rızk” teriminin kapsamını oluşturur. İnsanlar hayatlarının her anında bu rahmet türünün uçsuz-bucaksız bolluğu içinde yüzerler.

İlâhi rahmetin diğer bir somut yansıma alanı yüce Allah’ın insana verdiği “bilgi” alanıdır. Yüce Allah -(c.c)- insana bu alanda her şeyden önce “bil i edinme” yeteneğini ve bu bilgiye yönelik yetenekleri ile evrenin mesajları ve verileri arasındaki uyumunu kavrama sezgisi sunmuştur. Tuhaftır ki, insanoğlu bu bilgiyi kullanarak yüce Allah’a karşı birtakım zorlamalı küstahlıklar seslendirmektedir. Oysa O’na bu bilgiyi öğreten, ona bu bildiklerini -terimin geniş anlamı ile- “rızık” olarak sunan O’dur.

İlâhi rahmetin bir başka tecelli biçimi yüce Allah’ın insanları yeryüzü halifesi sıfatı ile dünyaya yerleştirmesinden sonra kendini gösterir. Bu da insanoğlunun her doğru yolu unutup eğri yollara sapışında onu doğru yola iletecek bir peygamber göndermesi ile; ısrarlı sapıklıklarına, uyarılarına kulak asmazlığına, doğru yol çağrılarını dinlemezliğine karşı yumuşak ve toleranslı davranması ile ortaya çıkar. Oysa bu durumlarda insana hak ettiği cezayı vermek yüce Allah için son derece basittir. Fakat sırf rahmeti sayesinde bu tür sapık kullarına mühlet tanır, sadece yüce hoşgörüsünün eseri olarak onlara meydan verir.

İlâhi rahmetin bir başka tecelli biçimi bilmeyerek kötülük işleyip de arkasından tevbe eden günahkâr kulların affında somutlaşır. Yüce Allah bu durumlarda işledikleri kötülüklerden vazgeçen kullarına merhameti ile karşılık vereceğini üzerine görev olarak yazmıştır.

İlâhi rahmetin bir başka tecelli biçimi insanların davranışlarına, karşılık biçerken gözettiği ilkede somutlaşır. Yüce Allah kötülüğe sadece hak ettiği cezayı verirken iyiliğe, karşılığının on katı kadar, hatta dilediğinde daha yüksek katlarda ödül veriyor, bunun yanısıra kötülükleri iyilikler aracılığı ile siliyor, hesaptan düşürüyor. Bütün bunlar yüce Allah’ın ayrı birer bağışıdır. Yoksa hiç kimse sırf kendi iyi amelinin karşılığında cennete girmeyi hak edemez. Ancak yüce Allah’ın rahmetinin kapsamı altına aldığı bahtiyar kullar cennete girebilirler. Bu kural Peygamber efendimiz -salât ve selâm üzerine olsun- için bile geçerlidir. Nitekim Peygamberimiz, insanın yetersizliğinin ve yüce Allah’ın faziletinin tam anlamı ile bilincinde olan bir kul sıfatı ile bu gerçeği bizzat kendisi dile getirmiştir.

İlâhi rahmetin sonuçlarını ve göstergelerini izlemeyi bu kadarlıkla noktalayarak bu işi yapmaya gücümüzün yetmeyeceğini, takatimizin böyle bir çabaya yetişemeyeceğini açıkça söylememiz en doğru ve en yerinde davranış olacaktır. Yoksa bu konuda bir yere varamayız, bir başarı elde edemeyiz. Yüce Allah her an, mümin kulunun kalbine rahmetinin çeşitli kapılarını açıyor, insan da bu rahmet esintilerinin bağışlayıcısı ile ilişki kuruyor, O’nu tanıyor, O’nun varlığında huzura eriyor, himayesinde güven buluyor, gölgesinde dirliğe kavuşuyor. İnsanın gücü bu alanlardan bir tekini bile kavrayamaz, mahiyetini seçemez. Nerede kaldı ki, o anı anlatabilsin, dile getirebilsin.

Şimdi Peygamberimizin -salât ve selâm üzerine olsun- bu ilâhi rahmeti kalblere mümkün olduğu oranda tanıtacak bir somutlukla nasıl dile getirdiğini görelim:

Sahabilerden Hz. Ebu Hureyre’nin bildirdiğine göre Peygamber Efendimiz -salât ve selâm üzerine olsun- buyuruyor ki:

“Yüce Allah yaratma eylemini sona erdirince- Müslim’de yeralan rivayete göre `Yüce Allah varlıkları yaratınca- Arşın üzerinde, yanında bulunan bir kitabta’ Benim rahmetim, gazabımı geride bırakmıştır! Buhari’de yeralan başka bir rivayete göre “Benim rahmetim, gazabıma üstün gelmiştir”- diye yazdı. (Buhari, Müslim)

Yine Ebu Hureyre’nin bildirdiğine göre Peygamberimiz -salât ve selâm üzerine olsan- şöyle buyuruyor:

“Yüce Allah rahmetini yüz bölüme ayırmış, bunun doksan dokuzunu yanında alıkoyarak sadece bir tanesini yeryüzüne indirmiştir. İşte yavrusuna basmamak için ayağını yukarı kaldıran ana hayvana varıncaya kadar bütün canlılar bu bir tek rahmetten aldıkları pay sayesinde birbirlerine karşı merhamet gösterirler.” (Buhari, Müslim)

Sahabilerden Selman-ı Farisi’nin bildirdiğine göre Peygamber Efendimiz -salât ve selâm üzerine olsun- buyuruyor ki:

“Yüce Allah’ın yüz tane rahmeti vardır. Bunlardan biri sayesinde tüm canlılar birbirlerine karşı merhametli davranıyorlar. Bu yüz rahmetin doksan dokuz bölümü Kıyamet günü için ayrılmıştır.” (Müslim)

Yine Müslim’de yeralan bir başka rivayete göre Peygamber Efendimiz -salât ve selâm üzerine olsun- şöyle buyuruyor:

“Yüce Allah gökleri ve yeri yarattığı gün yüz rahmet yarattı. Bu rahmetlerden her biri gökle yer arası büyüklüğündedir. Bu rahmetlerden sadece bir tanesini yeryüzüne ayırdı. Bu tek rahmetten aldıkları pay sayesinde analar yavrularına, vahşi hayvanlar ve kuşlar birbirlerine karşı şefkâtli ve sevecen davranmaktadırlar. Kıyamet günü gelince yüce Allah bu yüz bölümlü rahmetini tamama erdirir.”

Peygamberimizin bu somutlaştırıcı ve duyguları harekete geçirici ifadesi yüce Allah’ın rahmetinin tasarımını insan idrakine yaklaştırıyor. Sebebine gelince, insan gündelik hayatında bütün canlıların analarının yavrularına yönelik şefkatini görür, seyreder ve bu manzaralar karşısında duygulanır. Aynı şekilde insan kalblerinin küçüklere, yaşlılara, güçsüzlere, hastalara, akrabalara, arkadaşlara ve dostlara yönelik merhametini ve cana yakınlığını izler. Bu arada çevresindeki kuşların, yırtıcı hayvanların birbirlerine karşı gösterdikleri ve zaman zaman kendisini hayrete ve dehşete sürükleyen gösterilere dönüşen merhameti, sevecenliği gözler. Sonra da bütün bu merhamet gösterilerinin, yüce Allah’ın rahmet bütününün bir tek parçası sayesinde ortaya çıktığını düşünür. İşte o zaman yüce Allah’ın ölçüler-üstü büyüklükteki rahmet tasarımının idrakine bir dereceye kadar yaklaşmış olur.

Peygamberimiz bu ölçüler-üstü büyüklükteki ilâhi rahmeti arkadaşlarına anlatmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyordu.

Nitekim Hz. Ömer, bize bu sürekli çabanın şöyle bir kanıtını sunuyor:

“Bir keresinde Peygamberimizin huzuruna bir grup savaş tutsağı getirilmişli. O sırada memelerini ovalaya ovalaya bir yere doğru koşan bir esir kadın dikkatimizi çekti. Kadın esirler arasındaki bir çocuğu buldu, onu tutup bağrına bastı ve emzirmeye başladı. Bunu gören Peygamberimiz bize ‘Bu kadının çocuğunu ateşe atacağını düşünebiliyor musunuz?’ diye sordu. Kendisine `Hayır, Allah’a yemin ederiz ki, onu ateşe atmamak elindeyken böyle bir şey yapmaz’ diye cevap verdik. Bunun üzerine bize şöyle buyurdu; Yüce Allah’ın kullarına yönelik merhameti bu kadının yavrusuna karşı beslediği şefkatten daha güçlüdür.” (Buhari, Müslim)

Nasıl öyle olmasın ki, söz konusu kadının yavrusuna karşı beslediği analık şefkati, yüce Allah’ın engin rahmetinin tek bir parçasından payına düşen rahmetin tezahüründen ibarettir.

Peygamberimizin bu Kur’an kaynaklı gerçeği bu duygulandırıcı üslupla `arkadaşlarına öğretmesinin sonucunda sahabiler, yüce Allah’ın merhamet ahlâkı ile ahlâklanmak yolunda her gün yeni bir adım atıyorlar, hem kendi aralarında ve hem de tüm canlılara karşı merhametliliği benimsiyorlar, nasıl ki daha önce yüce Allah’ın kendilerine yönelik merhametinden haz duymuşlar ise kalbleri bu uygulamanın sonucunda merhametli davranışlarının hazzı ile besleniyordu. Nitekim Abdullah b. Amr İbn-il As’ın bildirildiğine göre Peygamberimiz -salât ve selâm üzerine olsun- şöyle buyuruyor.

“Merhametlilere yüce Allah da merhamet eder. Siz yeryüzündekilere karşı merhametli olunuz ki, gökte bulunan da size merhamet etsin.” (Tirmizi, Ebu Davud)

Sahabilerden Cerir’in bildirdiğine göre Peygamberimiz -salât ve selâm üzerine olsun- şöyle buyuruyor:

“İnsanlara karşı merhametli davranmayanlara Allah da merhamet etmez.” (Buhari, Müslim, Tirmizi)

Sahabilerden Hz. Ebu Hureyre’nin bildirdiğine göre Peygamberimiz şöyle buyuruyor:

“Merhamet duygusu sadece kötülerin kalbinden çıkarılır.” (Tirmizi, Ebu Davud)

Yine Ebu Hureyre’nin bildirdiğine göre Peygamberimiz bir gün Akra b. Habis’in yanında torunu Hz. Hasan’ı öptü. Bunu gören Akra “Benim on çocuğum var, şimdiye kadar hiçbirini öpmüş değilim” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz bakışlarını Akra’ya çevirerek “Merhamet etmeyene merhamet edilmez” buyurdu. (Buhari, Müslim)

Peygamberimizin sahabelere yönelik merhamet dersleri sadece insanlara merhamet etme telkinleri ile sınırlı kalınıyordu. Tersine onlara yüce Allah’ın merhametinin her şeyi kapsamı altına aldığını ve müminlerin de ilâhi ahlâkı ahlâk edinmekle görevli olduklarını, buna göre ilâhi ahlâkı ahlâk edinmiş olabilmek için insanın tüm canlılara karşı merhametli davranması gerektiğini, ancak böyle yapınca tam anlamı ile insan olabileceğini öğretiyordu. O’nun bu konuda izlediği öğretim-eğitim yöntemi hep bildiğimiz duyguları harekete geçirici yöntemdi.

Nitekim Ebu Hureyre’nin bildirdiğine göre Peygamber Efendimiz -salât ve selâm üzerine olsun- buyuruyor ki:

“Adamın biri yolda yürürken oldukça susamıştı, karşısına bir kuyu çıktı, hemen aşağı inerek su içti ve yukarı çıktı. O sırada birden gözüne aşırı susuzluktan dilini sarkıtıp soluyan ve toprak yiyen bir köpek ilişti. Bunun üzerine içinden `Anlaşılan bu köpek de benim az önce susadığım kadar susadı’ diyerek az önce suyundan içtiği kuyuya indi, ayağındaki mestin tekine su doldurdu, dolu mesti dişleri arasında sıkıştırarak yukarı çıktı ve köpeğe su verdi, bunun üzerine yüce Allah adamı, bu hoşnut edici davranışı karşılığında affetti.”

Peygamberimizin bu sözlerini dinleyen sahabiler “Ya Resulallah, hayvanlar yüzünden sevap kazanabilir miyïz?” diye sordular. Peygamberimiz bu soruya “Her yaş ciğer (canlı) sizin için bir sevap kazanma sebebidir.” buyurdu. (Buhari, Müslim)

Başka bir rivayete göre Peygamberimiz bu olayı şöyle anlatmıştı:

“Günahkâr bir kadın bir defasında bir kuyu etrafından dönüp duran bir köpeğe rastladı. Hava sıcaktı. Köpek susuzluktan dilini sarkıtmıştı. Bunu gören kadın ayağından mestini çıkardı ve içine kuyudan su doldurarak köpeğe içirdi, bunun üzerine Allah o kadını affetti.”

Oğlu Abdurrahman’ın bildirdiğine göre sahabilerden Abdullah şöyle diyor:

“Peygamberimiz ile birlikte bir seferdeydik. Bir yerde bir kuş gördük, iki yumurtası vardı, kuş uçunca yumurtalarını aldık. Az sonra kuş geldi, tepemiz üzerinde uçuyordu, nerede ise kanatlarının üzerimize değdirecekti. O sırada çıkagelen Peygamberimiz bize `Kim bu kuşu yavrusundan ayırdı, yavrusunu ona geriveriniz’ buyurdu. Bu arada tarafımızdan yakılmış bir karınca yuvası görünce bize `Bunu kim yaktı?’ diye sordu. Kendisine `Biz yaktık’ diye cevap vermemiz üzerine şunları söyledi; `Ateşin Rabbinden başka hiç kimse ateş ile azap etmemelidir.” (Ebu Davud)

Öte yandan Hz. Ebu Hureyre’nin bildirdiğine göre Peygamber Efendimiz -salât ve selâm üzerine olsun- şöyle buyuruyor:

“Vaktiyle karıncanın biri bir peygamberi ısırmıştı. Bunun üzerine o peygamberin emri ile karıncanın yuvası yakılıverdi. Hemen arkasından yüce Allah o peygambere vahiy yolu ile şöyle buyurdu; `Bir karınca seni ısırdı diye tesbih eden bir canlılar topluluğunu yakıverdin.” (Buhari. Müslim)

İşte Peygamberimiz sahabilere Kur’an’ın eğitim metodunu böyle öğretti. Onları merhametli davranmaya alıştırırken yüce Allah’ın rahmetinin tadına vardırdı. Öyle ya, onların birbirlerine karşı gösterdikleri bu merhamet yüce Allah’ın çok sayıdaki rahmet dilimlerinden birinin eseri değil miydi?

Bu gerçek müslümanın zihnine iyice yerleşince mutlaka onun duygu dünyasında, hayatında ve ahlâkında derin etkiler meydana getirir. Bu etkileri de ayrıntılı biçimde belirlemek zordur. Biz şimdi bu etkilere kısaca değinmekle yetinmek durumundayız. Yoksa bu tefsir kitabının dengeli olması gereken çerçevesini aşarak bağımsız bir konuya dalmış oluruz.

Bu gerçeğin bu düzeyde bilincinde olmak, müminin kalbine Rabbine ilişkin güven aşılar. Bu güven kalbleri kaydıran ve gözleri şaşırtan sıkıntılı sınav dönemleri için de geçerlidir. Çünkü mümin, emindir ki; her gelişmenin, her durumun ve oldu-bittinin ardında yüce Allah’ın rahmeti vardır; mümin kesinlikle biliyor ki; Rabbi kendisini yüzüstü bıraktı diye ya da onu rahmetinden kovdu diye sıkıntıya düşürmüyor. Sebebine gelince yüce Allah, rahmetini dileyen hiç kimseyi rahmetinden kovmaz. İnsanları Allah’ın rahmetinden kovanlar, yoksun bırakanlar yine insanların kendileridirler. Onlar yüce Allah’ı inkâr ederek, O’nun rahmetini reddederek, bu rahmetten uzaklaşarak ondan kendilerini yoksun bırakırlar.

Bu güven duygusu müminin kalbini dayanma gücü ve sabırla, umut ve iyimserlikle, rahatlık ve huzurla doldurur. Çünkü kalbi bu duygular ile dolu olan mümin sevecen bir koruyucunun himayesindedir, bu himayeden uzaklaşıp başıboşluğa düşmedikçe sürekli olarak onun gölgesinde huzur içinde yaşar.

Bu gerçeğin bu düzeyde bilincinde olmak müminin duygu dünyasında Allah’dan utanma (haya) hissini kamçılar. Çünkü yüce Allah’ın bağışlayıcılığına ve rahmetine bağlanan umut, bazılarının sandığı gibi, insana günah işleme cüreti aşılamaz, tersine bağışlayıcı ve merhametli olan yüce Allah’dan utanma duygusunu güçlendirir. İlâhi merhametin günah işlemeye cüretlendirdiği kalb, gerçek anlamda imanın hazzına varamamış olan bir kalb olabilir. Bundan dolayı bazı sözde tasavvufçuların yüce Allah’ın hoşgörüsünün veya bağışlayıcılığının ya da rahmetinin hazzını tadabilmek için bile bile günah işledikleri biçimindeki saçmalıklarına anlam veremiyorum, bunların aslı olabileceğine inanamıyorum. Çünkü ilâhi rahmet karşısında sağlıklı fıtratın mantığı bu değildir!

Yine bu gerçeğin bu düzeyde bilincinde olmak, müminin ahlâk anlayışını güçlü bir biçimde etkiler. Çünkü mümin, yüce Allah’ın ahlâkını kendi ahlâkı haline getirmekle, Allah’ın huylarını huy edinmekle görevlidir. Bunun yanısıra bütün kusurlarına, günahlarına ve yanılgılarına rağmen ilâhi rahmet tarafından çepeçevre kuşatılmış olduğunu görüp duruyor. Bütün bunlar kendisine nasıl merhametli olacağını, nasıl hoşgörü göstereceğini, nasıl başkalarının kusurlarını bağışlayacağını somut örnekler halinde öğretiyor. Biz yöntemini bu büyük gerçeğe dayandıran Peygamberimizin, sahabilere yönelik eğitiminde bu ilâhi örneklerden nasıl yararlandığını az yukarda görmüştük.

Okuduğumuz ayetin belirlemesine göre yüce Allah’ın insanları Kıyamet günü biraraya getirecek olması O’nun rahmetinin göstergelerinden, sonuçlarından biridir. Tekrarlıyoruz:

“De ki; ‘Göklerde ve yerde olanlar kimindir?’ De ki; Allah’ındır.’ O merhametliliği üzerine görev yazdı; sizleri geleceği kuşkusuz olan Kıyamet günü kesinlikle biraraya getirecektir. Kendilerine kıyanlar var ya, buna sadece onlar inanmazlar.”

Gerçekleşeceği kuşkusuz olan o büyük toplantı, yüce Allah’ın üzerine görev yazdığı bu rahmetin bir parçasıdır. Bu toplantı olayının arkasında yüce Allah’ın kullarına yönelik bir ilgisi bulunduğu bellidir. Çünkü yüce Allah, insanları belli bir iş için yarattı, onları belli bir amaçla yeryüzünde halifeliğe getirdi, onları boşu boşuna yaratmadı, amaçsız ve başıboş bırakmadı. Tersine onları Kıyamet günü biraraya getirecektir. Bu gün insanların ulaşacakları son aşamadır. Tıpkı yolcuların varmak istedikleri son durak gibi. Yüce Allah o gün insanlara kendisine yönelik çabalarının, rızasına dönük emeklerinin karşılığını verecektir, dünyadaki çalışmalarının titiz değerlendirmesi sunulacaktır. Onların hiçbir emeğini boşa çıkarmayacak, hiçbir ücretlerini kesmeyecektir. Tersine Kıyamet günü insanlara ücretleri, ödülleri tastamam verilecektir. Bu uygulama başlı başına ilâhi rahmetin göstergelerinden biridir. Ayrıca yüce Allah, kötülüğe sadece karşılığı olan cezayı verirken iyiliğe on katı kadar ve dilediklerine daha yüksek katlarda ödül veriyor, bunun yanısıra dilediği kimselerin dilediği günahlarını siliyor ki, bütün bu uygulamalar söz konusu büyük toplantıda tecelli edecek olan birer ilâhi rahmet göstergesidir.

Cahiliye döneminin Arapları müslüman olma şerefine erip bu dinin yüce düzeyine yükselmeden önce Kıyamet günü olgusunu inkâr ediyorlardı. Bu konudaki tutumları tıpkı günümüzdeki yoldaşları olan sözde modern cahiliye bağlılarının tutumları gibi idi. İşte bu gerekçe ile ayetin bu kısmında çeşitli pekiştirme yöntemleri ile donatılmış bir anlatıma yer verildiğini görürüz. Bundan maksat, müşrik Arapların ısrarlı yalanlamalarına karşı koymaktır. Tekrar okuyoruz:

“Sizleri geleceği kuşkusuz olan Kıyamet günü kesinlikle biraraya getirecektir.”

O gün kayba uğrayacak olanlar, zarara sürüklenecek olanlar sadece dünyada iman etmemiş olanlar olacaktır. Bunlar bir yandan zarar ederken öbür yandan kâr edecek değildirler, her şeylerini tümü ile yitirecekler, kesinlikle zarara batacaklardır. Çünkü kendi özlerini yitirecekler, kendi benliklerine kıymış olacaklardır. Bu yüzden herhangi bir şeyi kazanma imkânını tamamı ile yitireceklerdir. İnsan kazandığı şeyi özü için, benliği hesabına kazanır, öyle değil mi? Eğer benliğini kaybederse, özüne kıyarsa artık neyi, kimin hesabına kazanabilir’? Okuyoruz:

“Kendilerine kıyanlar var ya, buna sadece onlar inanmazlar.”

Bu kimseler kendi özlerine kıymışlar, onu yitirmişlerdir. Artık ellerinde iman edecek bir öz kalmamıştır. Bu ifade pratik bir durumu anlatan gerçekçi bir deyimdir. Bu din insan fıtratına yönelik derin ve etkili mesajlar, inandırıcı kanıtlar içerir. Böyle olduğu halde ona inanmayanlar, mutlaka daha önce fıtri özlerini yitirmiş olmalıdırlar. Mutlaka bünyelerindeki fıtri karşılık verme ve benimseme cihazları dumura uğramış, işlemez olmuş ya da perdelenmiş, maskelenmiş olmalıdır. Onlar bu durumda öz benliklerini kaybetmişlerdir. Çünkü öz benliklerinin yapısında saklı duran canlı fıtratlarının reaksiyon gösterme ve kabul etme cihazlarından yoksun kalmışlardır. Bundan dolayı onlar inanmıyorlar. Sebebine gelince inanacak bir öz benlikleri kalmamıştır artık. Çevrelerinde inanmaya çağırıcı kanıtların ve mesajların bol olmasına rağmen bu kimselerin iman etmemiş olmalarının anlamlı açıklaması budur. İşte Kıyamet günü onların akıbetlerini bu çarpıklıkları belirleyecektir. Bu akıbet, daha önceki öz benlikleri ile ilgili kayıplarının doğal sonucu olarak ortaya çıkacak olan büyük kayıp ve onarılmaz yıkımdır.

Daha sonraki ayette varlıklar zaman boyutu içinde inceleniyor. Oysa deminki ayette varlıklar mekân boyutu içinde ele alınmıştı. Böylece yüce Allah’ın varlıklar üzerindeki rakipsiz mülkiyeti, onları bilgisinin ve işiticiliğinin kapsamı altında tutuşu vurgulanıyor. Okuyoruz:

“Gecenin ve gündüzün barındırdığı her şey O’nundur. O her şeyi işiten ve bilendir.”

Ünlü tefsir bilgini Zımahşerî’nin “Keşşaf” adlı tefsir kitabında belirttiği gibi buradaki “barındırdığı” kelimesi “barınmak” kökünden gelir. Buna göre ayetin ilk cümlesinin en akla yakın yorumu “geceyi ve gündüzü barınak edinen her şey” şeklindedir ki, bu da “varlıkların tümü” anlamına gelir. Böylece ayet, tüm varlıkların mülkiyetinin Allah’ın tekelinde olduğunu belirtmiş oluyor. Bir önceki ayette de O’nun bütün varlıkları içeren ortaksız mülkiyeti dile getirilmişti. Fakat bu iki ayetin anlatımları arasında şu kadarcık bir fark vardır. “De ki; `Göklerde ve yerde olanlar kimindir?’ De ki; `Allah’ındır.” ayeti varlıkları mekân boyutu açısından ele alırken şimdi incelemekte olduğumuz “Gecenin ve gündüzün barındırdığı her şey O’nundur.” ayeti varlıkları zaman boyutunda gündeme getirmektedir. Kur’an belirli bir meseleyi ayrıntılı biçimde irdelerken bu tür ifade çeşitlemelerine sık sık başvurur. Bu iki ayete ilişkin birçok farklı yorumlar içinde beni en çok tatmin eden yorum bu olmuştur.

Ayetin sonundaki Allah’ın her şeyi bildiğini ve her şeyi işittiğini vurgulayan yorum cümlesi bir yandan O’nun tüm varlıkları kapsamı altında tuttuğunu ve bir yandan da bu ayetin muhatabı olan müşriklerin bu varlıklara ilişkin çeşitli saçma sözlerinden haberdar olduğunu ifade eder. Bilindiği gibi o günün müşrikleri yaratıcı ve mülkün sahibi Allah’ın birliğini kabul ettikleri halde bu surenin sonlarında göreceğimiz üzere bir kısım meyvaları, hayvanları ve insan yavrularını düzmece tanrılarına ayırıyorlardı. İşte bu yüzden burada bu müşrikler her şeyin yüce Allah’ın mülkiyet tekelinde olduğu gerçeği ile yüzyüze getiriliyor, bu gerçek -yeri geldiğinde- yüce Allah’ın izni olmaksızın O’na koştukları ortaklara ayırdıkları varlıklar konusunda kendilerini hesaba çekme gerekçesi olarak kullanılacaktır. Bu rakipsiz mülkiyet ilkesinin belirtilmesi, bunun yanısıra, az sonra incelediğimiz ayetlerde dile gelen yüce Allah’ın ortaksız dostluğunu onaylama ilkesine zihinleri hazırlayan bir bağlantı oluşturup, o ilkeye gerekçe sağlıyor. Sebebine gelince madem ki, yüce Allah tüm varlıkların ortaksız malikidir; her şey her zaman ve her yerde O’nun mülkiyeti altındadır; madem ki, O’nun bilgisi ve işiticiliği her şeyi ve her şey hakkında söylenen sözlerin tümünü kapsamaktadır; o halde O’nun ortaksız biçimde dost ve veli edinilmesi kesin bir gerekliliktir.

ALLAH DOSTLARI

Yüce Allah’ın rakipsiz yaratıcı ve ortaksız mülk sahibi olduğu belirtildikten sonra şimdi de Allah’dan başkasından yardım isteme, O’ndan başkasına kulluk sunma ve O’nun dışında dost edinme girişimlerine yönelik sert bir azarlama ile karşılaşıyoruz. Böyle bir tutumun yüce Allah’a teslim olmakla çelişeceği ve müslüman olmakla bir arada barınamayacak bir şirk oluşturacağı vurgulanıyor. Bu arada yüce Allah’ın “göklerin ve yerin yoktan var ediciliği”, “yediriciliği, fakat bir yediricisinin bulunmadığı”, “yarar ve zarar dokunduruculuğu”, “güçlü ve karşı konulmaz iradeli”liği gibi sıfatları gündeme getiriliyor. Arkasından korkunç ve tüyler ürpertici azabı hatırlatılıyor. Böylece sahneye tümü ile yüksek frekanslı ve derin ürpertili yücelik ve dehşet imajları hakim oluyor. Okuyalım:
14- De ki; “Allah’dan başkasını mı dost edineyim ki, O göklerin ve yerin yoktan var edicisidir, yedirir, fakat yedireni yoktur. ” De ki; “Müsiümanların ilki olmam emredildi, bana `sakın Allah’a ortak koşanlardan olma’ denildi. ”

15- De ki; “Eğer Rabbimin buyruklarına karşı gelirsem büyük günün azabından korkarım. ”

16- O gün kim azaptan uzak tutulursa Allah onu kayırmış olur. İşte kesin kurtuluş budur. ”

17- Eğer Allah başına bir musibet verirse onu O’ndan başka hiç kimse gideremez. Eğer sana bir iyilik verirse, kuşkusuz O’nun gücü her şeye yeter.

18- Kulları üzerinde kesin egemendir. O’nun yaptığı her şey yerindedir, O her şeyden haberdardır.

Yüce Allah’ı dost (veli) edinmek şu anlamları ifade eder: Yüce Allah’ı Rabb, efendi ve ibadet sunma makamı edinmek; O’nun ortaksız egemenliği altına girip sırf O’na boyun eğmek; ibadet amaçlı davranışları sırf O’na yöneltmek; yardım istenecek ve güvenilecek dayanak olarak sırf O’nu tanımak; zor anlarda sırf O’na başvurmak. İşte kelimenin tüm bu anlamları ile yüce Allah’ı veli edinme, dost bilme meselesi özünde inanç meselesinin ta kendisidir. Yani ya sırf yüce Allah, kelimenin bütün anlamları ile veli edinilecek, dost bilinecek ki, bu İslâm’dır.. ya da bu anlamların herhangi birinde yüce Allah’a bir başkası eş tutulacak ki, bu da aynı kalbde müslümanlıkla bir arada barınması mümkün olmayan müşrikliktir!

İşte bu gerçek okuduğumuz ayetlerde en güçlü ifade, en etkili imajlarla belirtiliyor. Tekrarlıyoruz:

“De ki; `Allah’dan başkasını mı dost edineyim ki, o göklerin ve yerin yoktan var edicisidir, yedirir, fakat yedireni yoktur.’ De ki; `Müslümanların ilki olmam emredildi, bana `sakın Allah’a ortak koşanlardan olma’ denildi.”

Fıtratın güçlü ve köklü mantığıdır bu. Dostluk kime sunulacak, kime bağlanılacak? Göklerin ve yerin yoktan var edicisine değil de kime? Göklerde ve yerde yaşayan bütün canlıların rızkını verene, herkesi yedirdiği halde yedireni olmayana değil de kime? Evet;

“De ki; `Allah’dan başkasını mı dost edineyim?”

Saydığımız sıfatları taşıyan yüce Allah varken böyle bir şey düşünülebilir mi? Yüce Allah’dan başka birini dost edinmek, -eğer bu dost edinmenin amacı yardım görmek ve destek sağlamak ise- hangi mantığa sığar! Çünkü göklerin ve yerin yaratıcısı yüce Allah’dır, göklerin ve yerin egemenliği O’nun tekelindedir. Eğer bu dost edinmenin amacı rızka kavuşmak, besin kaynakları elde etmek ise göklerde ve yerde yaşayan canlıların tümüne rızık veren, yiyecek sağlayan yüce Allah’tır. O halde rızık verme yetkisini tekelinde bulunduran mutlak egemenin dışındaki birini dost edinmenin ne gibi bir gerekçesi olabilir? Okumaya devam ediyoruz:

“De ki; `Müslümanların ilki olmam emredildi’, bana `sakın Allah’a ortak koşanlardan olma’ denildi.”

Müslüman olmamın, müşrik olmamamın kesin ve somut anlamı yüce Allah’dan başkasını dost (veli) edinmememdir. Yüce Allah’dan başkasını hangi anlamda olursa olsun dost edinmek müşrikliktir ve müşriklik asla müslümanlıkla bağdaşmaz, müslümanlığın yerine geçemez.

Tek ve kesin bir mesele karşısındayız. Yumuşamayı ve kaypaklığı kabul etmeyen son derece kesin bir mesele. Ya yönelişte, mesaj almada, boyun eğmede, ibadette, yardım istemekte yüce Allah tek ve ortaksız bilinecek, bütün bu konularda mutlak egemenliği onaylanarak başka birinin bu alanların herhangi birinde O’na ortak olabileceği iddiası kökten reddedilecek, hem duygusal hem de ameli bağlılık gelenekte ve şeriatte O’nun rakipsiz otoritesine dayandırılacak, ya bütün bunlar olacak ki, bu İslâm’dır; ya da bu konuların herhangi birinde yüce Allah’a, bir başkası ortak sayılacak ki, bu da müşrikliktir ve asla müşriklik ile İslâm ayni kalbde biraraya gelemez.

O günün müşrikleri Peygamberimizi bu konuda yumuşak ve kaypak davranmaya çağırıyorlardı. Düzmece ilâhlarına yer verdiği takdirde O’nunla birlikte bu dine gireceklerini söylüyorlardı. İlâhlığın bazı karakteristik özelliklerini sosyal. konumlarını, nüfuzlarını ve yararlarını sürdürebilmeleri için keyiflerine göre kullanmalarına göz yummasını istiyorlardı. Bu özelliklerin başında nelerin helâl ve nelerin haram olduğunu belirleme yetkisi geliyordu. Onlar bu ödünler karşılığında Peygamberimize muhalefetten vazgeçmeyi, hatta O’nu başlarına getirmeyi, kendisini servete boğmayı ve kızlarının en güzelleri ile evlendirilmesini öneriyorlardı. Fakat Peygamberimiz, bu sert reddiyeyi onların yüzlerine karşı açık açık haykırmakla emr olundu.

Müşrikler, Peygamberimize bir yandan işkence, savaş ve tepeleme eli kaldırırken öte yandan ayartma, barış ve yumuşama eli uzatıyorlardı.

Bu iki yüzlü girişime karşı Peygamberimize bu sert reddiyeyi, bu açık tutum kararlılığını ve hiçbir kaypaklığa, hiçbir yavşaklığa yer bırakmayan bu kesin yol belirlemeyi ortaya koyması emrediliyordu.

Bunun yanısıra O’na müşriklerin kalblerine korku ve ürküntü salması da emrediliyordu; aldığı emrin ve yükümlülüğün şakaya gelir tarafının olmadığını, müslüman olmaya ve yüce Allah’ın birliğini onaylamaya ilişkin ilâhi emri yerine getirmediği takdirde Rabbinin azabına çarpılmaktan korktuğunu açıkça belirtmesi telkin ediliyordu. Okuyoruz:

“De ki; `Eğer Rabbimin buyruklarına karşı gelirsem büyük günün azabından korkarım.’

O gün kim azaptan uzak tutulursa Allah onu kayırmış olur ki, işte kesin kurtuluş budur.”

Bu ifadeler Peygamberimizin, Rabbinin emri karşısındaki gerçek duygularını tasvir ediyor, O’nun ilâhi azabtan korktuğunu elle tutulur biçimde ortaya koyuyor. Nasıl korkmasın ki, herhangi bir kulun bu azaptan uzak tutulması yüce Allah’ın bir rahmet göstergesi ve kesin kurtuluşu sayılıyor.

Bunun yanısıra bu ifadeler, gerek o zamanın ve gerekse bütün zamanların müşriklerinin kalblerine ürperti salacak bir hamle niteliği taşırlar. O “büyük gün”ün, yani Kıyamet gününün azabını tasvir eden titretici bir hamle karşısındayız. Bu hamle yırtıcı bir kuş gibi avını kovalıyor, başı üzerinde daireler çizerek alçalıyor ve birden yakalamak üzere üzerine çullanıyor. Onu avını pençesine geçirmekten sadece Allah’ın yüce gücü alabilir, sadece bu güç onu burnundan tutarak başka tarafa yöneltebilir! Bu tasvir karşısında okuyucunun nefesi gırtlağında düğümleniyor, bu somut sahneyi seyrederken yırtıcı kuşun avına pençe salacağı son anı içi titreyerek kolluyor.

Ayrıca Peygamberimiz neden yüce Allah’dan başkasının dost (veli) edinsin ki? Niçin kendisine yasaklanmış olan müşrikliğe bulaşarak, benimsemekle emredildiği İslâm’a ters düşmeyi göze alsın ki? Niçin bu günahın arkasından gelecek olan korkunç, dehşetli azabın kucağına atılsın ki? Ola ki, şu dünya hayatında bir yarar sağlar ya da bir zararı başından savar diye mi? Sıkıntı anında insanlardan yardım alabilir ve rahatlık anında insanlardan yarar görebilir beklentisi gerekçesi ile mi? Oysa bu beklentilerinin hepsi yüce Allah’ın elindedir. Sebepler dünyasına ilişkin mutlak güç O’ndadır, kullarının davranışlarını yönlendirecek karşı durulmaz irade O’nun iradesidir, sonra O’nun hem verirken ve hem de kısarken mutlaka bir hikmeti, bir bildiği vardır. Okuyoruz:

“Eğer Allah başına bir musibet verirse onu O’ndan başka hiç kimse gideremez. Eğer sana bir iyilik verirse kuşkusuz O’nun gücü her şeye yeter.

O kulları üzerinde kesin egemendir. O’nun yaptığı her şey yerindedir, O her şeyden haberdardır.”

Bu ayetlerde vicdanın fısıltıları, gönlün vesveseleri, kuruntuları, arzuların ve fobilerin kuytulukları, kuşkuların ve beklentilerin sızma yolları izleniyor. Arkasından bunların tümü inanç nuru ile, iman belirginliği ile, düşünce berraklığı ile ve ilâhlığın özüne ilişkin doğru bilgi ile cilâlanıyor, aydınlatılıyor. Çünkü Kur’an’ın burada ve bu bölümde ele alıp çözüme kavuşturduğu mesele son derece hayatî bir meseledir.

ŞAHİTLERİN TUTUMU

Son olarak bu dalganın en yüksek noktasını oluşturan bölüm geliyor. Yüksek frekanslı ve derin etkili mesaj geliyor. Uyarma, şahit tutma, karşı tarafla ilişki kesme ve müşriklik cürmüne katılmama sahnesi karşısındayız. Bütün bunlar yüksek bir ses tonu ile ve ürpertici bir kararlılıkla ifade ediliyor. Okuyoruz:
19- De ki; “En büyük şahitlik kiminkidir?” De ki; “Benimle sizin aranızda Allah şahittir. Bu Kur’an, gerek sizi gerekse ulaştığı herkesi uyarayım diye bana vahyedildi, sizler Allah ile birlikte başka ilâhlar olduğuna mı şahadet ediyorsunuz?” De ki; “Ben buna şahadet etmem; ‘De ki; “O tek bir ilahtır ve ben sizin O’na koştuğunuz ortaklardan uzağım “

Bu tek ayette bu kadar kesitin ve imajın birbirini izlemesi, ardarda sıralanması şaşırtıcı bir şey! Bu izleme ve sıralanma an-be-an, tablo tablo bu sahneyi canlandırıyor. Öyle ki, neredeyse sahnede yeralan insanların mimikleri dile gelecek ve nefes alıp vermelerinin sesi duyulacak.

Meselâ işte şu Peygamberimiz! Rabbinden bu emri alıyor. Arkasından müşriklerin karşısına dikiliyor. Yüce Allah’ın dışında başka ilâhlar edinen, ilâhlığın bazı vazgeçilmez karakteristiklerini bu düzmece ilâhlarına yakıştıran ve Peygamberimizin getirip kendilerine tanıttığı İslâm’a girmelerinin karşılığında O’ndan bu tutumlarını onaylamasını isteyen müşrikler ile yüzyüze geliyor. Sanki onların istedikleri olabilirmiş gibi! Sanki onların düşündüğü tarzda müslümanlık ile müşriklik birbirleri ile bağdaşabilir, aynı kalbde buluşabilirmiş gibi! Gerçi şimdi de böyle düşünenler, müşriklerin o günkü zihniyetini devam ettirenler var! Böylelerine göre hayatın yönlendirmesine ilişkin konularda yabancı kaynaklardan mesajlar alınırken, yüce Allah’tan başkasına boyun eğilirken, yüce Allah’dan başkası dost ve dayanak edinilirken, bütün bunlar yapılırken bir yandan da müslüman olmak mümkündür!

İşte Peygamber Efendimiz, şu müşriklerin karşılarına dikilerek onlara tanıtımını üstlendiği kendi dini ile dinleri arasında, kendi inandığı Allah’ın birliği ile onların müşrikliği arasında, kendi İslâmı ile onların cahiliye zihniyeti arasında yol ayrımı olduğunu açıklıyor. Onlar sapık dinlerinden çıkıp kendi dinine girmedikçe aralarında hiç ortak nokta bulunamayacağını anlatıyor, bu konuda uzlaşmanın söz konusu olamayacağını belirtiyor. Çünkü daha işin başında yolları birbirinden ayrılıyor.

Aha işte, Peygamberimiz ile müşrikler arasındaki “tanık getirme” sahnesinin herkese açık perdesi gözler önüne geliyor:

“De ki; `En büyük şahitlik’ kimindir?”

Yani şu evren bütününde tanıklığı en büyük olan şahit kimdir? Tanıklığı bütün tanıklıklara baskın gelen şahitlik kiminkidir? Kimin tanıklığı meseleyi köklü çözüme bağlar ve başkasının tanıklığına yer bırakmaz?

Tüm evrende şahitliğinin ağırlığı olabilecek başka hiçbir “şey” olmadığını vurgulamak, mutlaklığın yaygınlığını ifade edebilmek için böylesine bir soru üslubuna başvuruluyor:

“En büyük şahitlik kiminkidir?”

Peygamberimize nasıl bu soruyu sorması emrediliyorsa cevabını kendisinin vermesi emrediliyor. Çünkü bu sorunun başka bir cevabı yoktur. Bu hem sorunun muhataplarının Hirafı ile hem de aslında böyledir:

“De ki; `Allah’ınkidir.”

Evet. En büyük şahitlik Allah’ınkidir. Gerçeği O açıklar, meseleyi en iyi o çözüme bağlar. O’nun şahitliğinden sonra başka bir şahitliğe, O’nun sözünden sonra başka bir söze yer yoktur. O bir şey söyleyince söylenecek başka bir şey kalmaz, mesele bitmiş olur.

Bu gerçek, yani yüce Allah’ın şahitliğinin en ağırlıklı şahitlik olduğu gerçeği açıklanır-açıklanmaz hemen arkasından kendilerine bildiriliyor ki, Peygamberimiz ile aralarında bizzat yüce Allah şahittir:

“Benimle sizin aranızda Allah şahittir.”

Yani “Aramızdaki davada şahidimiz Allah’dır.” İbarede gördüğümüz bu kesiklik, bazı sözlerin düşmüşlüğü sahnenin heyecanlı havasına son derece uygun düşüyor. Bu ifade tarzı gizli kelimeleri açığa çıkarmak sureti ile “Allah sizinle benim aramda şahittir.” şeklinde bir cümle kurmaktan çok daha etkileyicidir.

Peygamberimiz temel ilkeyi, yani bu meselede yüce Allah’ın karar mercii olduğu ilkesini ortaya koyduktan sonra müşriklere açıklıyor ki, yüce Allah’ın şahitliğini şu Kur’an içeriyor, yüce Allah ona kendisine müşrikleri uyarsın diye indirdi, gerek Peygamber’in sağlığında ve gerekse ölümünden sonra bu Kur’an ulaşabildiği herkes için bir uyarıcı görevi yapacaktır. O gerek o günkü müşrikler ve gerekse bilgisine ulaşabildiği diğer herkes aleyhine kanıttır. Çünkü yüce Allah’ın bu temel konuya ilişkin şahitliğini içeriyor. Gerek dünya ve Ahiret, gerekse evrenin ve insanın varoluşu bu temel meseleye dayanır. Okuyoruz:

“Bu Kur’an gerek sizi ve gerekse ulaştığı herkesi uyarayım diye bana vahyedildi.”

O halde şu Kur’an, kime anlayabileceği bir dille anlatılır da adam onun içeriğini anlayabilirse artık o aleyhine delil olmaya başlar, uyarı mesajını almış olur, eğer bu mesajı aldıktan sonra gerçeği yalanlarsa azaba çarpılmayı hakkeder.

(Fakat eğer bir kimse Arapça bilmediği için Kur’an’ı anlayamıyorsa, araya giren dil yabancılığı engeli yüzünden Kur’an’ın içeriğinden haberdar olamıyorsa Kur’an o kimsenin aleyhinde tanık olma işlevini yüklenmez. Bu durumda bu şahitliğin içeriğini, yani Kur’an’ın anlamını o kimseye anlayabileceği bir dil aracılığı ile tanıtmamış olan müslümanlar sorumludur. Tabii ki, eğer Kur’an-ı Kerim adamın ana diline çevrilmemiş ise bu böyledir.)

Peygamberimiz müşriklere Kur’an’ın ilâhi tanıklığı içerdiğini açıkladıktan sonra bu şahitliğin içeriğinin ne olduğunu açıklıyor. Bu açıklamayı yaparken meydan okuyucu ve onların ters doğrultudaki şahitliklerini, yüce Allah’ın şahitliğine taban tabana zıt nitelikteki şahitliklerini kökten reddedici bir dil kullanıyor. Onlara açık açık söylüyor ki, karşıt şahitliklerini reddediyor, olduğu gibi geri çeviriyor, onun tersini ilân ediyor, zıddını açıklıyor, açıkça Rabbinin mutlak birliğine ve ortaksız-rakipsiz ilâhlığına şahitlik ediyor, bu yol ayrımında onlarla arasındaki bütün ipleri koparıyor, vurgulamalı ve pekiştirici bir dille onların müşrikliklerinden uzak olduğunu, bu ağır günahlarının sorumluluğuna katılmaktan kaçındığını haykırıyor. Okuyoruz:

“Yoksa siz Allah ile birlikte başka ilâhlar olduğuna mı tanıklık ediyorsunuz?” De ki; `Ben buna şahitlik etmem.’ De ki; `O tek bir ilâhtır ve ben sizin O’na koştuğunuz ortaklardan uzağım.”

Kur’an’ın ayetleri bu canlı kesitleri ile ve bu imajları ile kalblere öylesine dehşetli bir ürperti salıyor ki, insan sözünün bunu yapabilmesi söz konusu değildir. Bu yüzden herhangi bir yorumla araya girerek bu ayetlerin kalblere akıyı, fışkırışını durdurmak istemiyorum.

Yalnız bu ayetler kesitin içerdiği ve bu dalganın köpüklerinde somutlaşan meseleden söz etmek istiyorum. Bu ayetlerin dikkatlerimize sunduğu mesele dost edinme, Allah’ı birleme ve müşrikler ile ilişki kesme meselesidir. Bu mesele bu inanç sisteminin temel meselesi, onun içerdiği en büyük gerçektir. Günümüzün müslüman camiası bu ilâhi dersin üzerinde uzun uzun durmak zorundadır. Çünkü bu ayetlerin inişine muhatap olan o günün müslüman camiası ne tür bir cahiliye zihniyeti ile karşı karşıya idi ise bu günün müslüman camiası da aynı tür cahiliye zihniyeti, aynı cinsten olan bir cahiliye tutumu ile karşı karşıyadır. Bu yüzden günümüzün müslümanları tutumlarını bu ayetlerin ışığında belirlemekle, bu ayetlerin gösterdiği yoldan gitmekle yükümlüdürler. Bu gerekçe ile bu ayetler üzerinde uzun uzun durup rotalarını onların kılavuzluğu altında çizmelidirler.

Zaman döndü, dolaştı ve bu dinin insanlığa geldiği ilk günkü noktaya geldi. İnsanlık, şu Kur’an’ın Peygamberimize indiği günlerdeki durumunun bir benzerine döndü. İslâmiyet’in, en büyük temel kuralı olan “lâilâhe illellah (Allah’dan başka ilâh yoktur)” ilkesini yerleştirmek üzere geldiği günlerin ve sosyal şartların benzerlerini yaşıyoruz neredeyse.

Yalnız bu şahadet cümlesinin anlamını İslâm orduları başkomutanının elçisi Rebii b. Amir’in anladığı ve anlattığı gibi anlamak gerekir. Bilindiği gibi Rebii b. Amir, Pers orduları başkomutanı Rüstem ile görüşmesi sırasında komutanın “Sizi buralara getiren sebep nedir?” şeklindeki sorusuna şu cevabı veriyordu; “Bizi buralara gönderen yüce Allah’dır. İsteyenleri kula kulluk boyunduruğundan kurtarıp yüce Allah’ a kul olma düzeyine, dünyanın dar kalıpları içinde tutsak olmaktan kurtarıp dünya ve Ahiret enginliğine ve çarpık dinlerin baskısından kurtarıp İslâm’ın adaletine kavuşturmak için geldik.”

Rebii b. Amir bu sözleri söylerken Rüstem ile soydaşlarının imparator Kisra’ya tapmadıklarını, onu evrenin yaratıcısı ve ilâhı olarak görmediklerini, bilenin ibadet amaçlı davranışları kendisine sunmadıklarını biliyordu. Yalnız imparatorun yasa koyma yetkisin. onaylıyorlar, bu anlamda ona tapıyorlardı ki. bu tutum İslâm’a aykırı idi, hatta onunla çelişiyordu. Bu yüzden Rüstem’e bildirdi ki, yüce Allah kendilerini insanları kulun kula kulluk ettiği, rejimlerin ve sosyal düzenlerin pençesinden kurtarıp ortaksız Allah’a kul olma düzeyine ve İslâm adaletinin dirliğine çıkarmaya göndermişti. Bu rejimlerin ve düzenlerin savunucuları ilâhlığın belli-başlı özelliklerini oluşturan egemenliği, yasa koymayı, söz konusu ayrıcalıklı kullara yakıştırıyor ve halktan bu egemenliğe boyun eğmesini ve bu yasalara uymasını istiyorlardı ki, bunlar çarpık dinlerin sözcüleri idiler.

Zaman döndü, dolaştı ve bu dinin insanlığa “lailâhe illellah” ilkesini getirdiği günkü noktaya geldi. İnsanlık tekrar kulun kula kul olduğu döneme geri döndü, tekrar çarpık dinlerin baskısı altına düştü, “lailâhe illellah” (Allah’dan başka ilâh yoktur)” ilkesini çiğnedi. Gerçi bazı kimseler minarelerden “lailâhe illellah” cümlelerini seslendirmekte devam ediyorlar. Fakat bu seslendirmeyi söz konusu cümlenin anlamını kavramadan ve ağızlarından dökülen bu kelimelerin bilincinde olmadan ve birtakım ayrıcalıklı kulların kendilerine yakıştırdıkları “egemenliğin” meşruluğunu reddetmeden yapıyorlar. Oysa egemenlik, ilâhlıkla eş-anlamlıdır. Buna göre gerek bazı ayrıcalıklı fertlerin gerek yasa koymakla görevlendirilmiş kurumların ve gerekse hakların bu yetkiyi kendilerine yakıştırmaları gayri meşrudur. Çünkü ne bu imtiyazlı fertler ne yasama kurumları ve ne de halklar ilâh değildirler ve buna göre egemenlik yetkisini kullanma hakları yoktur.

Ne var ki, insanlık tekrar cahiliye dönemine döndü, “lailâhe illellah” ilkesine sırt çevirdi ve bunun sonucu olarak sözü geçen kimselere ilâhlık özelliklerini yakıştırdı, artık yüce Allah’ın birliğini unutuverdi, sırf O’nu dost edinme, sırf O’na dayanma ilkesinden uzaklaşıverdi.

İnsanlık tümü ile böyle oldu. Bu hüküm, yeryüzünün doğusunun ve batısının minarelerine çıkıp oralarda “lailâhe illellah” cümlelerini haykıranlar için, bu kelimeleri anlamsız ve pratik uygulamasız olarak seslendirmekle yetinenler için de geçerlidir. Aslında bunların günahı daha büyüktür ve Kıyamet günü çarpılacakları azap daha ağırdır. Çünkü onlar doğru yolu tanıdıktan ve uzun bir süre müslüman olarak yaşadıktan sonra kula kul olma sapıklığına geri döndüler.

İşte bu yüzden günümüzün müslüman topluluğu bu açık anlamlı ayetler üzerinde uzun uzun durmaya ne kadar çok muhtaçtır!

Meselâ bu kitle, bağlılık ve dost edinme ilkesini belirten şu ayet üzerinde durmaya ne kadar çok muhtaçtır!:

“De ki; `Allah’dan başkasını mı dost edineyim ki, o göklerin ve yerin yoktan var edicisidir, yedirir, fakat yedireni yoktur.” De ki; `Müslümanların ilki olmam emredildi, bana `sakın Allah’a ortak koşanlardan olma’ denildi.”

Günümüzün müslümanları bu ayet üzerinde uzun uzun durup düşünmelidirler ki, şu gerçekler kafalarına iyice yerleşebilsin: İster boyun eğme ve itaat etme, ister yardım isteme ve medet umma anlamında olsun, yüce Allah’dan başkasını dost ve dayanak edinmek İslâm’a taban tabana zıddır. Çünkü bu tutum İslâm’ın insanları pençesinden kurtarmaya geldiği müşrikliğin ta kendisidir. Yüce Allah’dan başkasını dost edinmenin ilk somut uygulaması, ilk açık belirtisi gerek vicdanda ve gerekse pratik hayatta yüce Allah’dan başkasının egemenliğini kabul etmektir. Oysa günümüzün insanlığı istisnasız olarak tümü ile bu tutumu benimsemiştir. Günümüzde müslümanın ana amacı tüm insanlığı kula kulluk boyunduruğundan kurtarıp yüce Allah’a kul olma özgürlüğüne kavuşturmaktır. Günümüzün müslümanı bu uğurda mücadele ederken tıpkı Peygamberimizin ve bu ayetlere muhatap olan ilk müslüman cemaatın karşı karşıya bulunduğu cahiliye zihniyetinin aynısı ile karşı karşıyadır.

Günümüzün müslümanları cahiliye zihniyetine karşı mücadele verirken aşağıdaki ayetlerin mümin kalblere kazandıracakları gerçeklere ve duygulara sahip olmaya ne kadar çok muhtaçtırlar!

“De ki; `Eğer Rabbimin buyruklarına karşı gelirsem büyük günün azabından korkarım.’

`O gün kim azaptan uzak tutulursa Allah onu kayırmış olur. İşte kesin kurtuluş budur.

Eğer Allah başına bir musibet verirse onu O’ndan başka hiç kimse gideremez. Eğer sana bir iyilik verirse, kuşkusuz O’nun gücü her şeye yeter.

O kulları üzerinde kesin egemendir. O’nun yaptığı her şey yerindedir ve O her şeyden haberdardır.”

Günümüzün müslümanı cahiliyeye karşı vereceği savaşta bu zihniyetin acımasızlığını, zorbalığını, baskısını, sırt çevirmesini, inatçılığını, bozulmuşluğunu, kokuşmuşluğunu tümü ile karşısında bulur. Müslüman bütün bu iğrençliklere karşı dururken bu gerçeklerin ve bu duyguların kalbinde yerleşmiş bulunmasına ne kadar çok muhtaçtır! Bu gerçekleri ve bu duyguları bir kere daha hatırlayalım: Yüce Allah’ın buyruklarını çiğnemekten ve O’ndan başkasını dost-dayanak edinmekten korkmak. Yüce Allah’ın buyruklarını çiğneyenleri bekleyen korkunç azaptan çekinmek. Zarar ve fayda dokunduranın sadece Allah olduğuna kesinlikle inanmak. Yüce Allah’ın kulları üzerinde kesinkes egemen olduğunun, O’nun hükmünü hiç kimsenin geriye atamayacağının, kararını hiç kimsenin önleyemeyeceğinin her zaman bilincinde olmak.

Bu duyguları ve bu gerçekleri içinde barındırmayan kalb, şu azgın cahiliye zihniyeti karşısında İslâmı yeniden “kurma”nın gerektireceği yükümlülükleri omuzlarında taşıyamaz. Bu yükümlülükler dağların bile taşıyamayacağı kadar ağırdır!

Bu günün müslümanı önce yeryüzündeki görevini gerçek anlamı ile ve kesin olarak bilecek, insanlara benimsetmeye çalıştığı inanç sisteminin mahiyetini kavrayacak, yüce Allah’ı -dostluğun her anlamı ile- yalnız başına dost edinmeyi inancının gereği bilecek ve bu zor görevi sırasında hangi gerçekleri ve duyguları kalbinde taşıması gerektiğinin bilincinde olacaktır. Bütün bunlardan sonra şiddetle muhtaç olduğu bir tutum vardır ki, o da şudur. Eski zamanların cahiliye zihniyeti gibi günümüzün cahiliye zihniyetinin de pençesinde kıvrandığı müşriklik hastalığı ile aradaki bütün bağları koparacak, bütün ipleri kesecek, onunla hiçbir anlamda ilişiği kalmayacak, ona karşı yüce Allah’ın şahidliğine sığınacaktır. Bunların yanısıra Peygamberimizin söylemekle emredildiği sözün aynısını söyleyecek, bu sözü tıpkı Peygamberimizin yaptığı gibi cahiliye zihniyetinin suratına çarpacak ve böylece Peygamberimizi izleyerek yüce Allah’ın bu konudaki buyruğunu yerine getirecektir. Tekrarlıyoruz:

“De ki; `En büyük şahidlik kiminkidir?’ De ki; `Benimle sizin aranızda Allah şahiddir, bu Kur’an gerek sizi ve gerekse ulaştığı herkesi uyarayım diye bana vahyedildi, sizler Allah ile birlikte başka ilâhlar olduğuna mı şahidlik ediyorsunuz?’ De ki; `Ben buna şahidlik etmem’ De ki; `O tek bir ilâhtır ve ben sizin O’na koştuğunuz ortaklardan uzağım.”

Günümüzün müslüman camiası yeryüzünü çepeçevre saran cahiliye zihniyetine karşı bu tutumu takınmak zorundadır. Bu gerçek sözleri bu zihniyetin yüzüne karşı mertçe, erkekçe, dobra dobra, kesin, hiçbir pazarlık beklentisine yer bırakmayan, yüksek frekanslı, titretici ve ürkütücü bir ses tonu ile haykırmalıdır. Sonra yüce Allah’a sığınmalıdırlar. O’nun her şeye gücünün yettiğini, kulları üzerinde kesinkes egemen olduğunu, zorba ve diktatör taslakları da dahil olmak üzere şu insanların sineklerden bile güçsüz olduklarını, sinek üzerlerinden bir parça koparacak olsa o parçayı ondan geri alamayacaklarını, onların yüce Allah’ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar veremeyeceklerini ve Allah’dan izinsiz olarak hiç kimseye fayda sağlayamayacaklarını, yüce Allah’ın dilediğini üstün iradesi ile önünde-sonunda yürüteceğini, fakat çoğu kimsenin bunun farkında olmadığını bilmenin rahatlığında huzur bulmalıdırlar.

Yine günümüzün müslümanları kesinlikle bilmelidirler ki, bu yol ayrımı noktasında cahiliye zihniyetinden tamamen ayrılıp hakka sarılmadıkça; doğru sözü tağutların, zorbaların yüzüne karşı açıkça haykırmadıkça, cahiliye zihniyetine karşı yukardaki ayetin öğrettiği gibi yüce Allah’ı şahit tutmadıkça, cahiliye savunucularına burada dile gelen uyarıyı yöneltmedikçe, onlara bu gerçekleri açık açık söylemedikçe, onlarla bu derece kesin bir biçimde ilişkiyi kesmedikçe ve bu oranda onların tutumundan uzaklaşmadıkça müslümanların zafere ulaşmaları, yeryüzünde egemen olacaklarına ilişkin ilâhi vaadin ellerinde gerçekleşmesi mümkün değildir.

Bu Kur’an, tarihe karışmış belirli bir durumun şartlarına cevap olsun diye gelmedi. Tersine o zaman ve yer kayıtlarından bağımsız, sürekli geçerliğe sahip bir sistem olarak geldi. Herhangi bir dönemin müslüman toplumu Kur’an’ın indiği şartların benzeri olan şartlarla karşılaşınca bu sisteme başvuracak, bu yöntemi kullanacaktır. Günümüzde tamamen Kur’an’ın indiği günlerin şartları ile karşı karşıyayız. Zaman döndü, dolaştı ve şu Kur’an’ın yepyeni bir İslâm toplumu kurmak için indiği günlerdeki noktaya döndü. O halde bu dinin gerçek olduğuna ilişkin kesin inanç, yüce Allah’ın takdirinin ve üstün iradesinin geçerliğine’ ilişkin derin bilinç, eğri yol ve eğri yol tarafları ile araya konmuş kesin mesafe bu savaşta müslüman cemaatin cephane birikimi olmalıdır. Hiç kuşkusuz yüce Allah en etkili koruyucudur ve merhametlilerin en merhametlisidir.

Aşağıda okuyacağımız ayetler grubu -ya bu surede kullanmayı uygun gördüğümüz deyimle ayetler dalgası- Kur’an-ı Kerim’i yalan sayan, öldükten sonraki dirilişi ve Ahireti inkâr eden müşriklerle yeni bir karşılaşmaya girişiyor. Fakat bu defa daha önceki ayetler grubunda olduğu gibi onların şımarıklıkları, kör inatçılıkları tasvir edilmiyor, eski yoldaşları olan yalanlayıcıların başlarına gelen toplu kırım sahneleri gündeme getirilmiyor.

Bu karşılaşmada müşrikler yalanladıkları yeniden diriliş günü kendilerini bekleyen akıbetle, inkâr ettikleri Ahirette çarpılacakları ceza ile yüzyüze getiriliyorlar. Bu akıbet ve bu ceza elle tutulur, canlı sahneler halinde karşılarına getiriliyor. Bu sahnelerde kendilerini hep biraraya toplanmış; susturucu, azarlayıcı, teşhir edici ve hayrete düşürücü sorular karşısında ter dökerlerken görülüyor:

“Hani nerede Allah’ın ortakları olduklarını sandıklarınız?”

Müşrikler büyük bir korku, dehşet, eziklik ve yaltaklanma içinde yüce Allah’a yemin ederek ortaksız ilâhlığını itiraf ediyorlar:

“Vallahi, ey Rabbimiz, biz müşrik değildik.”

Yine bu sahnelerde onları cehennem ateşi başında durdurulmuş, başka tarafa doğru adım atamamanın çaresizliği içinde korku, dehşet, pişmanlık ve hayıflanma dolu bir ifade ile şöyle dediklerini izliyoruz:

“Ah, ne olaydı, dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve müminlerden olsak.”

Yine bu sahnelerde onları yüce Allah’ın karşısına dikilmiş olarak seyrediyoruz. Adamlar duydukları utanç, pişmanlık, korku ve dehşet karşısında eriye eriye ufalırlarken yüce Allah kendilerine “Yeniden dirilmek gerçek değil miymiş!” diye soruyor, onlar da büyük zavallılık ve yerin dibine geçmişlik için de bu soruya “Rabbimiz hakkı için, evet” diye cevap verirler. Fakat bu itiraf onlara hiçbir şey kazandırmaz.

“O halde inkârcılığınızdan dolayı azabı çekiniz.”

Yine bu sahnelerde onlar öz benliklerine kıymış ve bu yüzden sahip oldukları her şeyi kaybetmiş olarak kendilerini gözlüyorlar. Adamlar günahlarını sırtlamışlar, bu ağır yükleri altında sendeleye sendeleye ilerlemeye çalışırlarken Ahirete boş vermiş, bu konuda zararlı bir değiş-tokuşa girişmiş olmalarından dolayı hayıflanarak inliyorlar!

Ardarda gelen sahneler karşısındayız. Sahnelerin hepsi de kalbleri ürpertici, vücudun eklemlerini yuvalarından dışarıya uğratıcı, insan varlığını sarsıcı, yüce Allah’ın dilediği kimseler hesabına gözleri ve kalbi açıcı, Peygamberimizin tanıttığı gerçekleri ve müşriklerin yalanladıkları kutsal kitabı benimsetici bir nitelik taşır. Zaten bu müşriklerden önceki kitap ehli, bu kutsal kitabı çocuklarını tanıdıkları kadar kesin bir berraklıkla tanıyorlar.

Şimdi ayetleri incelemeye geçiyoruz:
20- Kendilerine kitap verdiklerimiz, Peygamberi ve Kur’an’ı tıpkı çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar. Fakat kendilerine kıyanlar var ya, onlar asla inanmazlar.

Yahudiler ile hıristiyanların Kur’an-ı Kerim’i iyi tanıdıkları ya da Peygamberimizin gerçek peygamber olduğunu ve Kur’an’ın kendisine yüce Allah tarafından indirildiğinin gerçek olduğunu bildikleri sık sık vurgulanır. Bu gerçek kimi zaman müşriklerin kendilerine karşı ortaya konur; onların bu din karşısında takındıkları karşıt, inkârcı, savaşçı ve saldırgan tutuma cevap vermek için gündeme getirilir. Kimi zaman da bu gerçek müşrik Araplara karşı ortaya konur; bu durumlarda müşrik Araplara vahyin ve semavi kitapların niteliklerini iyi bilen yahudilerin ve hıristiyanların şu Kur’an’ın mahiyetini de aslında iyi bildikleri, O’nun kendi peygamberlerine daha önce indirilmiş kutsal kitaplar gibi vahiy yolu ile Peygamberimize indirilmiş bir kitap olduğundan kuşku duymadıkları, buna göre ona karşı çıkışlarının samimi olmadığı hatırlatılır.

Bu ayet -tercih ettiğimiz görüşe göre- Mekke inişlidir. Buna göre burada ehl-i kitaptan söz edilmesi, müşrik Araplara şu mesajı vermek içindir: Kendilerinin inkâr ettikleri şu Kur’an’ı, kitap ehli çocuklarını tanıdıkları gibi tanıyorlar, durum böyleyken eğer bunların çoğu buna inanmıyorsa bunun sebebi bunların kendi özlerine kıymış olmalarıdır, inanmamaları o yüzdendir. Bu konudaki durumları, öz benlikleri kıydıkları için bu dine inanmamış olan müşriklerin durumu gibidir. Ayetin önü de arkası da müşriklerden söz ediyor ki, bu durum bu surenin tanıtma yazısında dediğimiz gibi bu ayetin Mekke inişli olduğu görüşüne katılmamızın gerekçelerindendir.

Tefsir bilginleri gerek bu ayeti ve gerekse benzerlerini şöyle açıklıyorlar: “Onlar, yani ya müşrikler ya da kitap ehli, bu Kur’an’ın Allah tarafından indirilmiş, gerçek bir kitap olduğunu veya Peygamberimizin gerçek bir peygamber olup Kur’an’ın kendisine vahiy yolu ile indirildiğini biliyorlar.”

Bu anlam ayetin içeriğinde gerçekten vardır, fakat ayetin söylemek istediğinin bütünü bu değildir. Eğer biz tarihin akışını iyi izlersek ve yahudiler ile hıristiyanların bu süreç içinde bu dine karşı takındıkları tutumu değerlendirirsek bu ayetin bir başka anlamı daha olduğunu görürüz. Yüce Allah bu “öbür” anlamı da müslümanlara belletmeyi dilemiş olmalıdır. Böylece bu din dolayısı ile sürekli biçimde yahudi ve hıristiyanlarla karşı karşıya gelmek zorunda kalan müslümanlar bu önemli gerçeği hep belleklerinde yaşatsınlar, hiçbir zaman akıllarından çıkarmasınlar istemiştir.

Yahudiler ve hıristiyanlar Kur’an’ın Allah’dan gelmiş, gerçek bir kutsal kitap olduğunu biliyorlar. Bundan dolayı gayet iyi biliyorlar ki, bu kitap etkilidir, güçlüdür, yararlıdır, yapıcıdır; onun öğrettiği inanç sistemini benimseyen, onun bellettiği ahlâk sistemini kişiliğinde somutlaştıran ve onun dayandığı hayat düzenini toplumunun pratiğine yansıtan millet için itici, ileriye götürücü bir enerji kaynağıdır. Bu yüzden bu kitaba ve bağlılarına karşı durmak için akıllarının erdiği bütün hesapları yaparlar. Çünkü dünyanın, kendileri ile bu dinin bağlılarına bir arada dar geleceğini gayet iyi biliyorlar! Sebebine gelince iyi biliyorlar ki, bu dinin içeriği gerçektir, haktır ve buna karşılık kendi yolları eğridir, batıldır; benimsedikleri, sosyal kurumları, ahlâkları ve hayat tarzları için dayanak edindikleri cahiliye zihniyeti ile bu din uzlaşmaz, onun varlığına göz yummaz; bu yüzden bu dinin cahiliyeye yönelik sürekli ilişkisi, amansız bir savaş olacaktır. Cahiliye zihniyetinin dünyada kökü kazınıncaya, bu din yeryüzünde kesinlikle egemen oluncaya, yüce Allah’ın egemenliğini gasp etmeye yeltenenler dünyanın her tarafından kovulup atılıncaya, egemenlik yüce Allah’ın tekelinde odaklaşıncaya kadar bu amansız savaş sürüp gidecektir.

İşte yahudiler ile hıristiyanlar İslâm dinine ilişkin bu gerçeği iyi biliyorlar, bu anlamda onu çocuklarını tanıdıkları gibi tanıyorlar. Bundan dolayı kuşaktan kuşağa aktarılan yoğun bir çaba ile bu dini araştırıyorlar, onun güç kaynaklarını irdeliyorlar, vicdanlara giriş kanallarını ve sızma gözeneklerini belirlemeye çalışıyorlar. Ciddi bir biçimde şu soruların cevabını arıyorlar: Bu dinin yönlendirici, atılımcı gücünü nasıl sarsabilirler? Onun bağlılarının kalblerine nasıl kuşku ve güvensizlik tohumları ekebilirler? Onun nass’larını ve kavramlarını nasıl çarpıtabilirler? Bağlılarını gerçek bilim yolundan nasıl saptırabilirler? Bu dini batılı ve cahiliye zihniyetini silindir gibi ezen ilâhi egemenliği, onu gasp edenlerden geri alarak yüce Allah’ın yeryüzündeki egemenliğini perçinleyen ileriye itici, dinamik niteliğinden uzaklaştırarak kuru bir kültürel akıma, birtakım cansız teorik araştırmalara, birtakım teolojik ya da fıkhı tartışmalara veya anlamsız mezhep çatışmalarına nasıl dönüştürebilirler? Onun özüne yabancı, hatta özünü tahrip edici düşünceler ile sistemlerle ve kurumlarla temel kavramlarını nasıl yozlaştırabilirler? Bu melânetleri işlerken bu dinin bağlılarına inanç sistemlerini saygın ve dokunulmaz tuttukları izlenimini nasıl verebilirler? Sonunda bu inanç sisteminin boşluğunu başka düşünceler ile, başka kavramlar ile ve başka idealler ile nasıl doldurabilirler; böylece çarpıtacakları, tanınmaz hale getirecekleri bu inanç sisteminin vicdanlarda kalan köklerinin son kalıntılarını da nasıl söküp atabilirler?

Yahudiler ile hıristiyanlar bu dini ciddi, köklü ve titiz bir biçimde etüd ediyorlar. Ama amaçları, bazı saf müslümanların sandıkları gibi gerçeği aramak değildir; ya da bazı aldanmışların düşündükleri gibi bu dine hakkını vermek, onun değerini tarafsız bir şekilde ortaya koymak değildir. Sözünü ettiğimiz aldanmışlar Batılı araştırıcıların veya oryantalistlerin bu dinin herhangi bir iyi tarafını itiraf ettiklerini görünce hemen böyle bir yanılgıya kapılıverirler. Asla! İşin aslı hiç bir zaman böyle değildir. Onlar bu dine neresinden vurabileceklerini, onun duyarlı ve ölümcül noktalarının nereler olabileceğini belirleyebilmek amacı ile onu ciddi, köklü ve titiz biçimde etüd ediyorlar. Onlar bu dinin vicdanlara girerken kullandığı yolları ve sızma kanallarını bulup bu kanalları tıkamak ya da bozmak istiyorlar. Onlar bu dinin güçlü olduğu noktaları ortaya çıkarıp ona bu noktalarda karşı koymak, böylece kaleyi içinden fethetmek istiyorlar. Bu dinin kendini vicdanlarda nasıl yapılandırdığını bellemek istiyorlar, çünkü insanların vicdanlarında doğan boşluğu doldurmak için kullanacakları karşıt düşünceleri aynı mekanizmayı taklit ederek geliştirmeyi tasarlamaktadırlar.

Biz müslümanlar bu gerçeği iyi bilmekle görevliyiz. Buna bağlı bir başka görevimiz de asıl bizim, çocuklarımızı tanıdığımız gibi dinimizi yakından tanımamız gerektiğinin bilincinde olmamızdır, bu görevin öncelikle bize düştüğünü kafamıza yerleştirmemizdir.

Tarihimizin bin dörtyüz yıllık realitesi bize bir tek gerçeği anlatıyor. Bu gerçek “Kendilerine kitap verdiklerimiz Peygamberi ve Kur’an’ı tıpkı çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar” ayetinin açıkladığı gerçektir. Fakat bu gerçek içinde yaşadığımız zaman kesitinde her zamankinden daha açık bir biçimde ortaya çıkıyor. Bu dönemde İslâm hakkında yapılan araştırmalar, yayınlanan eserler daha büyük bir yoğunluk kazandı, öyle ki, çeşitli yabancı dillerde ortalama olarak her hafta İslâm ile ilgili yeni bir kitap yayınlanıyor. Bu araştırma eserleri yahudiler ile hıristiyanların İslâm’ın özüne, tarihine, güç kaynaklarına, ona karşı koyma yöntemlerine ve mesajını yozlaştırma yollarına dair bütün önemli ve ayrıntılı noktaları ne kadar inceden inceye bildiklerini gösteriyor.

Bu araştırmaları piyasaya süren araştırmacıların ezici çoğunluğu -doğallıkla bu niyetlerini açıklamaktan titizlikle kaçınıyorlar. Çünkü onlar eğer bu dine açıktan açığa saldırırlarsa bu tutumlarının müslümanlar arasında heyecanlı karşı koymalara, sert direnişlere yol açacağının iyi biliyorlar. İyi biliyorlar ki, vaktiyle sömürgeleştirme savaşlarında somutlaşan, bu dine yönelik silâhlı saldırılar müslümanların sert tepkisi ile karşılaşmıştı, bu silâhlı saldırıları geri püskürtmek amacı ile gelişen hareketler dini bilinç temeline ya da en azından dini heyecan bazına dayanıyordu, eğer İslâm’a yönelik açık saldırılar devam edecek olursa -bu saldırılar düşünce düzeyinde bile kalsa- müslümanlar arasında savunma ve direnme heyecanının uyanması önlenemeyecektir. Düşmanlarımız bu gerçeği bildikleri için ezici çoğunlukları ile daha sinsi, daha iğrenç bir yönteme başvuruyorlar. Adamlar önce bu dine övgüler düzüyorlar, böylece müslümanların bilenmiş duygularını uyutuyorlar, tepki göstermeye hazır duyarlı heyecanlarını uyuşturuyorlar, okuyucunun güvenini ve bağlılığını kazanıyorlar, arkasından zehiri bardağa doldurarak rahatça karşılarındakilere sunuyorlar. Bu aşamada nehr dediklerini zehirli kitaplarının sayfalarından izleyebiliriz.

“Evet, bu din büyük bir dindir. Fakat çağdaş uygarlıkla uyuşabilmesi, onunla atbaşı gidebilmesi için kavramlarının ve kurumsal düzenlemelerinin gelişmesi, tekâmül etmesi gerekir. Gerek sosyal kurumlarda gerek yönetim biçimlerinde ve gerekse ahlâki değerlerde meydana gelen gelişmelere karşı çıkmamalıdır. Kısacası kalblerde barınmaya razı inanç haline gelmeli ve pratik hayatın çağdaş uygarlık tarafından geliştirilen teoriler, deneyimler ve yöntemler aracılığı ile düzenlenmesini onaylamalıdır. Bu alanda yeryüzü kaynaklı düzmece ilâhların ortaya koydukları deneyimlere ve yöntemlere kutsallık kaftanı giydirmekle yetinmelidir. İşte böyle yaparsa büyük din olmaya devam eder.”!

Bu tür eserlerin sinsi yazarları aldatıcı bir objektiflik ve uyuşturucu bir övgü maskesi altında bu dinin güçlü noktalarını ve derinliklere kök salmış özelliklerini anlatırlarken kendi milletlerine seslenmeyi amaçlarlar; onları bu dinin taşıdığı tehlike konusunda ve güç kaynakları konusunda uyarmak isterler, böylece yıkım mekanizmalarının önüne projektör tutarak bu mekanizmaların darbelerini hedefe isabet ettirmelerini “bu dini çocuklarını bilir gibi bilmelerini” sağlamaya çalışırlar.

Müslümanlar Kur’an’ın gölgesinde yaşadıkça, inançları uğruna savaşa giriştikçe, tarihi olayları bilinçli bir yaklaşımla süzgeçten geçirdikçe, yaşadıkları günlerin olaylarının bilgi ışığında değerlendirdikçe, çevrelerinde olup-biten her şeyi gerçeği bulduran ve gidilecek yolu aydınlatan Allah’ın nuru ile görürlerse her an bu Kur’an’ın yeni bir sırrını önlerine açtığını göreceklerdir.
ZALİMLER KURTULUŞA EREMEZLER

21- Allah hakkında yalan uydurarak O’na iftira edenden ya da O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Hiç kuşkusuz zalimler kurtuluşa eremezler.

22- O gün onların tümünü bir yere toplarız da sonra Allah’a ortak koşanlara “Hani, nerede Allah’ın ortakları olduklarını sandıklarınız?” diye sorarız.

23- Sonra bu müşrikliklerinin “Vallahi, ey Rabbimiz, biz müşrik değildik ” demelerinden başka bir akıbetleri olmaz.

24- Kendileri aleyhinde nasıl yalan söylediklerini ve uydurma ilâhları tarafından nasıl yüzüstü bırakıldıklarını görüyor musun?

Bu ayetlerde müşrikler tutumlarının içyüzü ile yüzyüze getirilmeye devam ediliyor, davranışlarının ve eylemlerinin yüce Allah’ın terazisindeki konumu kendilerine tanıtılıyor. Bu yüzyüze getirme işlemi yüce Allah adına yalan uydurarak işledikleri zulmü anlatan bir soru cümlesi ile başlıyor. Allah adına uydurdukları yalanların başlıcaları şunlardır: Hz. İbrahim’in Allah katından getirdiği dine bağlı olduklarını iddia ediyorlar. Helâl ya da haram olduklarını ilân ettikleri kimi hayvanların, yiyecek maddelerinin ve tapınma biçimlerinin yüce Allah’ın emrinden kaynaklandığını ileri sürüyorlar. Oysa -bu surenin sonuna doğru anlatılacağı üzere- bu helâller ve haramlar yüce Allah’ın emirlerine dayanmıyor, onların “şahsi kanaatlerine” dayanıyor.

Müşriklerin bu durumu tıpkı günümüzün bazı müslümanlarının durumuna benziyor. Onlar da Peygamberimizin -salât ve selâm üzerine olsun- getirdiği dine bağlı olduklarını iddia ediyorlar, kendilerini “müslüman” sayıyorlar, ama aslında yüce Allah’a iftira eden birer yalancıdırlar. Sebebine gelince kendi kafalarından birtakım sosyal kurumlar oluşturuyorlar, keyfi birtakım değer yargıları uyduruyorlar, bu yolla yüce Allah’ın yasa koyma yetkisini gasb ederek onu kendilerine yakıştırıyorlar. Arkasından da bu kişisel yakıştırmalarını yüce Allah’ın dini sanıyorlar. Bu arada cehennemin çukurlarından biri karşılığında dinini satan bazı sahtekâr din adamları da bu zalimlere arka çıkarak onların şahsi uydurmalarının Allah’ın dini olduğunu fetva vererek perçinliyorlar.

Yine bu ayetlerde yüce Allah’ın ayetlerini yalanladıkları gerekçesi ile müşrikler azarlanıyor. Onlar Peygamberimizin yüce Allah katından getirmiş olduğu ayetleri reddetmişler, yadsımışlar, asılsız saymışlar ve “bunlar Allah’ın katından gelmedi” demişlerdir, içinde yüzdükleri cahiliye bataklığının sembolize ettiği sistemin Allah katından gelme olduğunu iddia etmişlerdir. Tıpkı günümüz cahiliye zihniyetinin taraftarlarının yaptıkları gibi. Al birini vur öbürüne. Bir çift ayakkabının iki teki gibi, biri öbürünün tıpatıp aynısı.

Okuduğumuz ayetlerin ilkinde müşrikler bütün bunlardan dolayı azarlanıyor ve bu davranışları en koyu zulüm olarak niteleniyor. Okuyalım:

“Allah’a iftira edenden ya da O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir?”

Burada “zulüm, şirk, yani Allah’a ortak koşma anlamında kullanılıyor. Bu yolla kavrama, kınama ve aşağılama anlamı yükleniyor. Kur’an-ı Kerim’in çoğu yerinde “şirk” zulüm kelimesi ile ifade edilir. Böylece müşrikliğin iğrençliği ve antipatikliği vurgulanmak istenir. Çünkü şirk hem hakka, gerçeğe hem müşrikin kendi özüne ve hem de tüm insanlara yönelik bir tecavüz, bir saldırı-dır. Her şeyden önce yüce Allah’ın hakkına yönelik bir tecavüzdür, çünkü O’nun bir bilinmesi ve kendisine ortaksız biçimde kulluk sunulması gereği ile çelişir. Müşrik’in kendi özüne karşı bir tecavüzdür, çünkü o kişinin özünü yıkımla ve felâketle sonuçlanacak yollara sürükler. Diğer insanlara yönelik bir tecavüzdür. Çünkü onları gerçek ilâhları dışındaki mercilere taptırır, yetki gasbı esasına dayanan hükümler ve sosyal kurumlar aracılığı ile hayatlarını mahveder. Bundan dolayı “şirk” yüce Allah’ın buyurduğu gibi “büyük bir zulüm”dür ve ne şirk ne de müşrikler asla başarıya, kurtuluşa eremezler. Tekrarlıyoruz:

“Hiç kuşkusuz zalimler kurtuluşa eremezler.”

Yüce Allah genel gerçeği açıklıyor; şirkin ve müşrikliğin -ya da zulmün ve zalimlerin- son aşamadaki akıbetlerini tanımlıyor. Buna göre kısa görüşlü gözlerin yakın vadede gördükleri kurtuluşun ve başarının önemi yoktur. Bu kısa vadeli başarı sonu yıkıma ve felâkete varan bir mühlet tanımadan, bir “meydan verme”den ibarettir. Kim yüce Allah’dan daha doğru sözlü olabilir ki?

Burada müşriklerin başarısız olacaklarının bir kanıtı olarak Mahşer ve hesap verme günündeki durumları şu canlı, somut ve duygulandırıcı sahne aracılığı ile gözler önüne seriliyor:

“O gün onların tümünü bir yere toplarız da sonra Allah’a ortak koşanlara `Hani nerede Allah’ın ortakları olduklarını sandıklarınız?’ diye sorarız.

Sonra bu müşrikliklerinin `Vallahi, ey Rabbimiz, biz müşrik değildik’ demelerinden başka bir akıbeti olmaz.

Kendileri aleyhinde nasıl yalan söylediklerini ve uydurma ilâhları tarafından nasıl yüzüstü bırakıldıklarını görüyor musun?

Hem müşriklik hem yüce Allah’a ortak koşulan şeyler ve hem de müşrikler türlü türlüdür. Mesele günümüzde şirk, put ve müşrik kelimelerini duyan insanlara göründüğü gibi basit değildir. Günümüzde bu kelimeleri duyan kimseler sadece vaktiyle heykellere, taşlara, ağaçlara, yıldızlara, ateşe ya da başka nesnelere tapmış olan eski milletleri düşünürler. Bu basit düşünceye göre şirkin, müşrikliğin tek biçimi budur.

“Şirk” özü itibarı ile ilâhlığın özelliklerinden birini yüce Allah’dan başka bir varlığa yakıştırmaktır. İster bu yakıştırma o varlığın iradesinin evrenin olayları ve gidişatı üzerinde etkili olduğuna inanılması, ister ibadet amaçları ve adakları Allah dışındaki o varlığa sunma biçiminde ve isterse hayatın kurumlarını düzenlemek amacı ile yine Allah dışındaki kaynaktan yasa ve mesaj almak şeklinde olsun, fark etmez. Bunların hepsi ayrı birer “şirk” türüdür; hepsi de farklı türdeki müşriklerce benimsenen çeşitli düzmece ilâhlardır.

Kur’an-ı Kerim, bütün bunları “şirk” teriminin kapsamına alır; Kıyamet sahnelerini bütün bu şirk, müşrik ve put türlerini içerecek bir çeşitlilikte sunar; bir tek şirk türünü anlatmakla yetinmez, sadece bu türlerden birine “müşriklik” sıfatını yakıştırmakla kalmaz, farklı müşrikler arasında gerek dünyadaki ve gerekse Ahiretteki akıbetleri ve cezaları bakımından ayırım yapmaz.

Eski Araplar arasında müşrikliğin bütün bu türleri geçerli idi. Onlar aslında yüce Allah’ın yaratıkları olan bazı varlıkların olayları ve kaderleri yönlendirmede katkıları, payları olduğuna inanırlardı. Onlara göre söz konusu varlıklar bu etkilerini yüce Allah katında sahip oldukları zorlayıcı aracılık (şefaat) yetkisi aracılığı ile ya da bizzat sahip oldukları eziyet verme ve etkileme güçleri yolu ile veya bu yolların ikisi aracılığı ile gösterirlerdi. Meselâ meleklerin aracılık yetkisine sahip olduklarına, cin’lerin ya doğrudan doğruya ya da kahinler ve büyücüler aracılığı ile olaylara yön verebildiklerine, ölmüş atalarının ruhlarının da her iki yöntemle geleceklerini ve hayatlarını etkilediklerine inanıyorlardı. Bunların hepsini birer putla simgelerler, bu putların söz konusu varlıkların ruhlarını taşıdıklarını ileri sürerlerdi. Yine onların inançlarına göre kahinler bu putların sözcüleri idiler, onlar adına bazı şeyleri helâl, bazı şeyleri haram; kimi şeyleri serbest ve kimi şeyleri de yasak ilân ederlerdi. Aslında bu helâlleri ve haramları koyanlar kâhinlerin sözde, put sözcülerinin kendileri idi… Allah’a koşulan “ortak”lar onlardı!

Eski Araplar bu putlara tapınma, onlar adına kurban kesme ve adak adama biçimindeki müşrikliği de uyguluyorlardı. Aslında demin dediğimiz gibi bu tapınmaları, kurbanları ve adakları farkında olmayarak kâhinlere sunuyorlardı. Bunların yanısıra eski İranlılar’a özenerek yıldızlara da tapıyorlar, yıldızların olayların yönlendirilmesinde etki payları olduğuna, bu etkilerini yüce Allah’ın etkisinin yanısıra gösterdiklerine inanıyorlar, bu inançlarının sonucu olarak yıldızlara da ibadet sunuyorlardı. (İşte bu surenin ilerdeki ayetlerinde okuyacağımız İbrahim kıssasının bir bölümü ile surenin ana konusu arasındaki ilişki buradan kaynaklanır.)

Eski Araplar arasında, bunların yanısıra, “şirk”in bir üçüncü türü de yaygın idi. Bu şirk türünün sonucu olarak -kâhinleri ve kabile şefleri aracılığı ile yüce Allah’ın izninden kaynaklanmayan yasalar, değer yargıları ve gelenekler ortaya atarlar ve günümüzün bazı kimseleri gibi bu insan-ürünü hükümlerinin yüce Allah’ın şeriati olduğunu iddia ederlerdi.

Ayetin canlandırdığı bu sahnede -Mahşer toplantısı ve hesap verme sahnesinde- müşrikliğin hangi türüne kapılmış olursa olsun bütün müşriklere kapıldıkları düzmece ilâhlara ilişkin şu soru yöneltiliyor: “Hani, nerede şimdi O ortaklar?” Hiç birinin izi-eseri yok ortada. Şimdi bağlılarının ve kapıldıkları dehşeti ve ne de çarpılacakları azabı giderebiliyorlar. Tekrarlıyoruz:

“O gün onların tümünü bir yere toplarız da sonra Allah’a ortak koşanlara `Hani, nerede Allah’ın ortakları olduklarını sandıklarınız?’ diye sorarız.”

Sahne son derece somut ve canlıdır, Mahşer toplantısı kesinlikle gerçekleşecektir ve müşriklere o büyük, o dramatik soru sorulacaktır:

“Hani, nerede Allah’ın ortakları olduklarını sandıklarınız?”

İşte bu noktada dehşet etkisini gösterir. Burada fıtrat dünyada yüzünü örtmüş olan pas tabakasından arınır. Bu noktada -aslında hiçbir zaman gerçek anlamı ile varolmamış olan- ilâh ortakları fıtrattan ve hafızadan silinir. O zaman eski müşrikler şirkin ve ilâh ortaklarının hiçbir zaman varolmamış olduğunun bilincine varırlar. Bütün bunlar ne gerçekte ve ne de pratikte hiçbir zaman varolmamışlardı. İşte o noktada eski müşrikler arınırlar, akılları başlarına gelir, altının ateş potasında pişme işlemi sonucunda yabancı unsurlardan, cüruftan ve pastan arınması gibi bir olay yaşanır. Tekrarlıyoruz:

“Sonra bu müşriklerin `Vallahi, ey Rabbimiz, biz müşrik değildik’ demelerinden başka bir akıbetleri olamaz”

Bu arınma işleminin meydana çıkardığı ya da arınma işleminin belirmesine zemin sağlayan gerçek müşriklerin geçmişlerinden tümü ile kopmaları, yüce Allah’ın ortaksız ilâhlığını onaylamaları ve dünya hayatı boyunca benimsedikleri müşriklikten soyunmalarıdır. Fakat orada gerçeği kabul etmek ve batıldan arınmak fayda sağlamaz. O halde bu sözlerinde somutlaşan arınma aslında bir belâ; bir acı sınavdır, yoksa bir kurtuluş değildir. İş işten geçmiş, fırsat elden kaçmıştır. O gün amel günü değil, amellere karşılık biçildiği gündür. O gün geçmişin sözlere döküldüğü gündür, yoksa geçmişi geri getirme günü değildir.

Bundan dolayı yüce Allah, müşriklerin durumunu Peygamberimize hayret bildiren bir üslup ile anlatıyor. Adamlar söz konusu düzmece ilâh ortaklarını yüce Allah’a eş koştukları gün kendi aleyhlerine, öz yararlarına karşı yalan uydurmuşlardır. Çünkü aslında bu düzmece ortakların yüce Allah ile herhangi bir ortaklıkları söz konusu değil. Bugün hayallerinde uydurdukları düzmeceler ortadan kayboldu. Kendi iftiraları ortadan kaybolunca da gerçeği itiraf ettiler. Tekrarlıyoruz:

“Kendileri aleyhinde nasıl yalan söylediklerini ve uydurma ilâhları tarafından nasıl yüzüstü bırakıldıklarını görüyor musun?”

Uydurdukları yalan kendi aleyhlerine işledi, kendi özlerine zarar verdi. Onlar yüce Allah’a ortak koştukları gün kendi özlerini aldattılar, öz benliklerini kandırdılar da yüce Allah’a karşı böyle bir iftira düzdüler. Mahşer ve hesap günü gelince de bu düzmeceleri, bu hayali yakıştırmaları kendilerini yüzüstü bırakıp kayıplara karıştı!

Bu yorum, müşriklerin Kıyamet günü yüce Allah’ın huzurunda “Biz müşrik değildik” diye yemin etmelerinin ve kendi öz benliklerine karşı yalan söylemelerinin ne anlama geldiğini açıklayan, içime sindirebildiğim bir yorumdu. Yoksa müşrikler bazı tefsir kitaplarında ileri sürüldüğü gibi -Kıyamet günü yüce Allah’ın karşısında yalan söylemeye, Allah’ın huzurunda bilerek, yalan yere yemin etmeye cesaret edemezler. Onlar Kıyamet günü yüce Allah’dan bir söz bile saklayamazlar.

O halde o günün tüyler ürpertici dehşeti karşısında fıtratın arınması, böylece asılsız batılın müşriklerin duygu aleminde hiçbir iz bırakmaksızın silinip kaybolması söz konusudur, arkasından onların dünyada kendi öz benliklerine karşı düzdükleri ve Kıyamet günü ne duygu dünyalarında ve ne de gerçekte gölgesi bile kalmayacak olan bu yalanları ile ilgili olarak yüce Allah’ın hayretine tanık oluyoruz.

Bizim bu söylediğimiz bir yorumdur. Hiç kuşkusuz sözlerinden ne kasd ettiğini en iyi bilen Allah’dır.

MÜŞRİKLER

Daha sonraki ayetlerde bir grup müşrikin durumu anlatılıyor, arkasından kıyamet sahnelerinden birindeki akıbetleri tasvir ediliyor. Dünya hayatındaki durumları şöyle. İdrakleri dumura uğramış, fıtratları çarpıtılmış olarak inatçı ve burun kıvıran bir eda içinde Kur’an’ı dinliyorlar. Bu nasipsizlik ve inatçılık içinde Peygamberimiz ile tartışmaya girişerek Kur’an-ı Kerim’in eski dönemlerden kalma bir masal yığını olduğunu iddia ediyorlar, onu hem kendileri dinlemekten kaçınıyor ve hem de başkasının dinlemesine engel oluyorlar.

Dünyadaki durumları bir sayfada bu şekilde tasvir edildikten sonra öbür sayfaya geçiliyor. Bu sayfada onlar için acıklı ve ızdıraplı bir sahne canlandırılıyor. Adamlar cehennem ateşinin yanı başında durdurulmuşlar, hiçbir tarafa doğru adım atmalarına izin verilmiyor. Ateş tüyler ürpertici akıbetlerinin dehşet saçan somut sembolü olarak karşılarında çıtırdıyor! Onlar ise çaresizlikten birbirlerine abanmış, pişmanlıktan dizlerinin dermanı kesilmiş durumda tekrar dünyaya gönderilmeyi ve o andaki akıbetlerinden daha iyisine ermelerini sağlayacak daha iyi bir konuma kavuşmayı temenni ederler. Fakat bu arzuları horlayıcı ve alçaltıcı bir dille reddediliyor. Okuyoruz:
25- Onların içinde seni dinleyenler vardır, biz onların kalblerini, Kur’an’ı anlamalarına engel oluşturacak biçimde, perdeledik, kulaklarını da sağırlaştırdık. Bu yüzden her türlü mucizeyi görseler bile ona inanmazlar. Nitekim bu kâfirler tartışmak için yanına geldiklerinde sana “Bu Kur’an, eskilerin masallarından başka bir şey değildir” derler.

26- Hem başkalarını Kur’an’dan uzak tutuyorlar, hem de kendileri ondan uzak duruyorlar. Böylece aslında kendilerini mahvediyorlar, ama bunun farkında değildirler.

27- Cehennemin başında durdurulduklarında onların “Ah ne olaydı, dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve müminlerden olsak ” dediklerini keşki görseydin!

28- Hayır, sadece daha önce içlerinde sakladıklarının akıbeti önlerinde belirdi (diye böyle hayıflanıyorlar. Yoksa) eğer dünyaya geri gönderilseler yine sakındırıldıkları yola dönerler. Onlar gerçekten yalancıdırlar.

Burada iki karşılıklı sayfa önündeyiz. Sayfanın birincisi dünyaya ilişkindir, bu sayfa inatçılık ve yüz çevirme tasvirlerinden oluşuyor. İkinci sayfa Ahirete ilişkindir, bu sayfa da pişmanlıklar ve hayıflanmalarla doludur. Kur’an-ı Kerim bu sahneyi son derece etkileyici ve duygularını kamçılayıcı bir canlılıkla sunuyor. Bu tasvirler ile serkeş fıtrata hitap ediyor, onu güçlü bir şekilde sarsıyor. İstiyor ki, üzerine çöreklenen paslar dökülsün, tıkanmış kanalları açılsın ve henüz iş işten geçmeden, halâ fırsat eldeyken şu Kur’an’ı incelemeye yönelsin. Okuyoruz:

“Onların (müşriklerin) içinde seni dinleyenler vardır, hız onların kalblerini, Kur’an’ı anlamalarına engel oluşturacak biçimde, perdeledik, kulaklarını da sağırlaştırdık. Bu yüzden her türlü mucizeyi görseler bile ona inanmazlar.”

Ayette kalblerdeki “perdeleme”yi anlatmak için “ekine” ve kulaklardaki sağırlaştırmayı anlatmak için de “Vakr” kelimeleri kullanılıyor. Bu kelimelerden “ekine” söz konusu kalblerin dışardan gelen mesajlara açılıp onları anlamalarına engel olan kılıflar, perdeler anlamına gelirken “vakr” sözcüğü söz konusu kulakların fonksiyonlarını yerine getirmelerine işitmelerine engel olan sağırlık anlamındadır.

Burada sanki anlayacak kalbleri ve işitecek kulakları yokmuş gibi sözleri duydukları halde anlayamayan insan tiplerinden söz ediliyor. Bu tipler insanlar arasında çoktur. Onlara her kuşakta her toplumda her yerde her zaman rastlanabilir. Bunlar görünüşte Hz. Adem’in soyundan gelme insanlardır. Fakat işittikleri söze karşı onu hiç işitmemiş gibi tepki gösteriyorlar. Kulakları sanki fonksiyonunu yerine getiremeyecek derecede sağır gibidir. İdrakleri, kavrama yetenekleri de sanki bir kılıf içinde saklanmıştır da kulakları ile işittikleri sözlerin anlamı bu kılıfları aşıp içeriye giremiyor. Okuyoruz:

“Bu yüzden her türlü mucizeyi işitseler bile ona inanmazlar. Nitekim bu kâfirler tartışmak için yanına geldiklerinde sana `Bu Kur’an eskilerin masallarından başka bir şey değildir’ derler.”

Onların gözleri de kulakları gibidir, herhangi bir görme kusurları yoktur, fakat buna rağmen göremiyorlar ya da algıladıkları görüntüler kalblerine ve akıllarına ulaşmıyor.

Acaba ne oldu bu adamlara? Kendileri ile algılama ve reaksiyon gösterme yetenekleri arasına giren engel nedir? Kulakları, gözleri, akılları varken işitmez, görmez ve anlamaz olmalarına yol açan sebep nedir. Yüce Allah bunun sebebini şöyle açıklıyor:

“Biz onların kalblerini, Kur’an’ı anlamalarına engel oluşturacak biçimde perdeledik; kulaklarını da sağırlaştırdık. Bu yüzden her türlü mucizeyi görseler bile ona inanmazlar.” (Ankebut Suresi: 69)

Burada yüce Allah’ın onlara ilişkin bir hükmü dile getiriliyor. Bu ilâhi hükmün sonucunda onlar önlerine sunulan gerçeği algılıyorlar, fakat anlayamıyorlar, kulakları normal görevlerini yapıp işittikleri gerçeği idrak merkezlerine ulaştırarak bu gerçeğe olumlu cevap vermelerini sağlayamıyor. Oysa bu kulaklara birçok hidayet kanıtı ve iman mesajı iletmiştir.

Fakat yüce Allah’ın bu hükmünün dayandığı temel yasayı biraz irdelememiz gerekir. Yüce Allah buyuruyor ki:

“Bizim uğrumuzda cihad edenleri kesinlikle yollarımıza ileteceğiz”

“Nefse ve nefsi oluşturana; ona hem kötülüğü ve hem de kötülükten sakınmayı ilham edene yemin olsun ki, nefsini arındıran başarıya ulaşmış ve onu kötülüklere daldıran ziyana uğramıştır.” (Sens Suresi: 7-10)

Demek ki, yüce Allah’ın tutumu hidayete ermek için çaba harcayanı hidayete erdirmek ve nefsini kötülüklerden arındıranı başarıya ulaştırmak şeklinde beliriyor. Fakat söz konusu kimseler hidayete yönelmemişlerdir ki, yüce Allah kendilerini hidayete erdirsin; yapılarındaki algılama sistemini kullanmaya girişmemişlerdir ki, yüce Allah aldıkları uyarıya olumlu karşılık vermelerini sağlasın. Bu adamlar her şeyden önce fıtri sistemlerini işlerlikten alıkoymuşlar, dumura uğratmışlardır, yüce Allah da bu yüzden hidayet ile aralarına engel koymuş; bu ilk davranışları ve ilk niyetlerinin karşılığı olarak haklarındaki hükmünü bu şekilde yürürlüğe koymuştur.

Yani her şey yüce Allah’ın emri ile, iradesi ile olur. Doğruyu bulmak için çaba harcayanı doğruya iletmek ve nefsini arındıranı başarıya ulaştırmak yüce Allah’ın emirlerindendir. Gerçeğe sırt dönenlerin kalblerini, onu anlamalarını engelleyecek biçimde perdelemek ve kulaklarını sağırlaştırmak, böylece onları her türlü mucizeyi görseler bile inanmayacak şekilde duyarsızlaştırmak da yüce Allah’ın emirleri arasındadır, O’nun tasarrufunun sonucudur.

Bunun yanısıra sapıklıklarını, müşrikliklerini ve yanılgılarını yüce Allah’ın bu yoldaki iradesine, kendileri hakkındaki önüne geçilmez hükmüne dayandırarak sorumluluklarından sıyrılmak isteyenler bu durumda demagoji yapıyorlar. Yüce Allah aşağıdaki ayetlerde onları bu konudaki gerçekle yüzyüze getirmekte, bu yoldaki sözlerini naklederek bu bahaneleri aptalca bulduğunu vurgulamaktadır:

“Allah’a ortak koşanlar `Eğer Allah dileseydi, ne biz ve ne de atalarımız O’nun dışında bir şeye tapmazdık, O’nun buyruğu olmaksızın hiçbir şeyi haram saymazdık’ dediler. Onlardan öncekiler de böyle davrandılar. Peygamberlerin üzerine açık duyurudan başka düşen bir görev var mı ki?

Biz her ümmete `Allah’a kulluk ediniz, tabuttan (azdırıcılardan) uzak durunuz’ diyen bir peygamber gönderdik. Onlardan kimini Allah hidayete erdirdi, kimisi de sapıklığı hakketmiştir. Yeryüzünü geziniz de peygamberleri yalanlayanların sonunun nice olduğunu görünüz. (Nahl Suresi: 35-36)

Görülüyor ki, yüce Allah müşriklerin bu tür sözlerini yadırgıyor ve yapılan uyarılardan sonraki sapıklıklarının gerçeklik kazanmasının kendi davranışlarından kaynaklanmış bir sonuç olduğunu vurguluyor.

Bazı kimseler kaza-kader, zorunluluk-serbest tercilı (determinizm-volatarizm), kulun iradesi-kazanımı konularını teolojik tartışma konuları haline getiriyorlar, bu tartışmaları akıl ürünün varsayımlara ve zihni spekülasyonlara dayandırıyorlar. Böyleleri bu konuları gerçekçi ve yalın bir biçimde sunmayı amaçlayan Kur’an metodundan uzaklaşırlar. Bu konulara ilişkin Kur’an metoduna göre her şey kesinlikle yüce Allah’ın takdirine bağlı olarak gerçekleşir, insanın şu ya da bu biçimdeki yönelişi yüce Allah’ın onu döktüğü fıtrat kalıbının sınırları içinde yer alır, yüce Allah’ın takdiri uyarınca biçimlenen fıtratın kapsamı dışında düşünülemez. Bu arada insanın şu ya da bu yöne yönelmesinin dünyada ve Ahirette karşılaşılacak zorunlu sonuçları vardır ki, bunlar da yüce Allah’ın takdiri uyarınca meydana gelir. Böylece her şey son aşamada yüce Allah’ın takdirine dayanır. Fakat yüce Allah’ın takdiri, insana bağışlanan iradeye bağlı olarak gerçekleşir. Bu söylediklerimizin ötesinde sadece kuru tartışma vardır ki o da insanı mutlaka kuşkuya ve belirsizliğe götürür.

Müşriklerin dikkatlerini iç duygularındaki ve dış dünyadaki ilâhi ayetlere çekmeye çalışan Kur’an’da onlara yeterli oranda hidayet belirtileri, hak kanıtları ve iman mesajları sunuluyordu. Buna göre eğer onların kalbleri bu noktaya yönelseydi, tek başına bu kaynak kalblerinin bam tellerini harekete geçirmeye, umursamaz idrak merkezlerini sarsıp uyarmaya ve etki-tepki sistemine göre işleyen bir iletişim canlılığına kavuşturmaya yeterdi. Fakat onlar hidayete ermek için hiçbir çaba harcamadılar, tersine fıtratlarını ve onu uyaran sistemleri işlemez hale getirdiler, dumura uğrattılar. Bunun üzerine yüce Allah da kendileri ile hidayet mesajları arasına perde gerdi. Bu yüzden Peygamberimizin yanına geldiklerinde gözleri kulakları ve kalbleri açık olmuyordu ki, O’nun kendilerine söylediklerini gerçeği arayan bir yaklaşımla inceleyebilsinler. Tersine onlar Peygamberimizin söylediklerine sadece tartışmak için, onları reddetmeye ve yalanlamaya bahane bulmak için kulak veriyorlardı. Okuyoruz:

“Nitekim bu kâfirler tartışmak için yanına geldiklerinde sana `Bu Kur’an eskilerin masallarından başka bir şey değildir’ derler.”

Burada “masallar” anlamına gelmek üzere kullanılan “esatır” kelimesi, “usture” sözcüğünün çoğuludur. Müşrik Araplar bu deyimi putperestlik hikâyelerinde anlatılan masal kahramanlarına ve düzmece ilâhlara ilişkin olağanüstü serüvenler hakkında kullanırlardı. Bu türden hikâyelerin coğrafi bakımdan eski Araplara en yakın olanları eski Pers putperestliğinin masalları idi.

Onlar bu Kur’an’ın eskilerden kalma bir masal derlemesi olmadığını iyi biliyorlardı. Fakat onların amaçları sadece tartışma çıkarmak, reddetme ve yalanlama bahaneleri bulmak, akla uzak kuşku tohumları üretmekti. Kendilerine okunan Kur’an ayetlerinde Peygamberlere, bu peygamberlerin kavimlerine, Peygamberlerinin mesajlarını yalanlayan eski milletlerin toplu-kırım sahnelerine ilişkin hikâyelere, kıssalara rastlıyorlardı. Bunun üzerine çürük bahanelere sığınmayı marifet bilen ucuz bir demagojik yaklaşımla bu kıssalar hakkında, hatta Kur’an’ın tümü için “Bu eskilerin masallarından başka bir şey değildir” dediler.

Nitekim Rüstem ve İsfendiyar gibi eski İran masal kahramanlarının maceralarını ezbere bilen Malik b. Nadr, Peygamberimiz Kur’an okurken yakınında bir yerde oturur ve Kur’an dinleyenlerin işitecekleri bir şekilde şöyle derdi; “Eğer Muhammed size eskilerin masallarını anlatıyorsa ben O’nun anlattıklarından daha güzel masallar biliyorum. Böyle dedikten sonra bildiği masalları anlatmaya koyulurdu. Amacı halkı Kur’an-ı Kerim’i din?emekten alıkoymak ve onun eskilerden kalma bir masal yığını olduğu yutturmacasını zihinlerde pekiştirip gözden düşmesini sağlamaktı.

İleri gelen müşrikler halkı, Kur’an’ı dinlemekten uzak tutmaya çalıştıkları gibi kendileri de onu dinlemekten sakınıyorlar, uzak duruyorlardı. Çünkü eğer onu dinlerlerse etkisi altına girip çağrısına olumlu cevap vereceklerinden korkuyorlardı. Okuyoruz:

“Hem başkalarını Kur’an’dan uzak tutuyorlar hem de kendileri ondan uzak duruyorlar. Böylece aslında kendilerini mahvediyorlar, ama bunun farkında değildirler.”

Onlar Kur’an’ın eskilerden kalmış bir masal kitabı olmadıklarını gayet iyi bildikleri gibi eğer insanlar onu dinlemek üzere serbest bırakılırsa ona yöneltilen bu karalamanın hiçbir işe yaramayacağını da iyi biliyorlardı. Kureyşli ileri gelenler, taraftarlarının Kur’an’ın etkisi altına gireceklerinden korktukları gibi onun kendilerini de etkileyeceğinden korkuyorlardı. Bu yüzden hakkın kendiliğinden etkili olan güçlü nüfuzuna karşı giriştikleri savaşta Nadr b. Haris’in, Peygamberimizin yakınlarında oturum düzenleyip eski milletlerden kalma masallar anlatması cılız ve komplocu batıl taraftarları hesabına yeterli bir önlem olamazdı. Bundan dolayı taraftarlarını Kur’an dinlemekten uzak tutmaya çalıştıkları gibi kendileri de onu dinlemekten uzak duruyorlardı. Çünkü onun etkisi altına girip mesajına olumlu karşılık verirler diye ödleri kopuyordu. Nitekim Kur’an’ın bu çekim gücüne karşı direnenler arasında Ahnes b. Şerik, Ebu Sufyan b. Harb, Amr b. Hişam gibi ileri gelen müşrikler de vardı; fakat aynı kimseler, tarihi belgelerden öğrendiğimize göre, gizlice Kur’an’ı dinlemekten kendilerini alamamışlar, içlerinde doğan bu yoldaki güçlü arzularını frenleyememişlerdi.

Kendilerini ve başkalarım bu Kur’an’ı dinlemekten, onun etkisi altında çağrısına olumlu cevap vermekten uzak tutmak için harcadıkları bütün bu çabaları, yüce Allah’ın bizzat belirttiği gibi aslında kendilerini mahvetmek için harcıyorlardı.

“Böylece aslında kendilerini mahvediyorlar, ama bunun farkında değildirler.”

Kendilerini ve başkalarını hidayetten, iyilikten, dünya ve Ahiret kurtuluşundan alıkoymak için çaba harcayanlar kendilerinden başka kimi mahvederler ki?

Yüce Allah’ın hidayeti ile kendileri ve insanlar arasına girmeyi ana gaye haline getirenler, doğru yol ile insanlar ve kendileri arasında engel oluşturmak uğruna bütün çabalarını yoğunlaştıranlar aslında zavallıdırlar. Bunlar zorba kılığında, tağut üniforması içinde görülseler de zavallıdırlar. Zavallıdırlar, dünyada da Ahirette de aslında mahvettikleri, kendileridir. Bunların, aldanmışların gözü ile belirli bir süre için kazanmış ve başarılı görünmeleri hiç önemli değildir. Bunun böyle olduğunu görmek isteyenler dünyaya ilişkin bu ilk sayfanın karşı sayfasını okusunlar.

“Cehennemin başında durdurulduklarında onların `Ah ne olaydı, dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve müminlerden olsak’ dediklerini keşki görseydin.”

Bu tablo, onların dünyada oluşturdukları tablonun karşıtıdır. Dünyaya ilişkin sırt çevirme, tartışma, Kur’an’ı dinlemeye yasak koyma uzak durma, ona karşı bitmez-tükenmez iddialar düzme sahnesinin karşıtı olan zavallılaşma, pişmanlık, aşağılaşma, hayıflanma ve yazıklanma motiflerinden oluşmuş bir sahne karşısındayız:

“Cehennemin başında durdurulduklarında onları keşki görseydin.”

Bu sahneyi keşki görseydin! Onları cehennemin başında durdurulmuşlarken, yani yüz çeviremeyecekleri, geri dönemeyecekleri, itiraz edemeyecekleri, demagoji düzemeyecekleri o pozisyonda keşki görseydin!

Eğer onları o pozisyonda görseydin, çehrelerinde somutlaşan korkuyu fark edecek ve şöyle dediklerini görecektin:

“Alı ne olaydı, dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve müminlerden olsak”‘

Şimdi onların Peygamberimizin söylediklerinin “Allah’ın ayetleri” olduklarını biliyorlar ve tekrar dünyaya geri döndürülmelerini temenni ediyorlar. Eğer kendilerine böyle bir fırsat tanınırsa bu ayetleri bir daha yalanlamayacaklarını, tersine onlara inananlardan olacaklarmış!

Fakat bu temennileri gerçekleşmeyecek bir kuruntudan başka bir şey değildir!

Üstelik onlar karakterlerini; cibilliyetlerini tanımıyorlar. Bu karakter iman etmez. Eğer dünyaya döndürülecek olursa yüce Allah’ın ayetlerini inkâr etmeyecekleri, bunlara inanacakları yolundaki sözlerine gelince kendi adlarına verdikleri bu peşin söz yalandır, eğer arzularını yerine getirmek imkânı verilse gerçekleşmeyecek bir palavradır. Şimdi dünyadaki kötü davranışlarının sonucu, acı akıbetleri meydana çıktı diye böyle konuşuyorlar. Oysa onlar bu kötü davranışlarını, bu acı akıbetlerini dünyadayken taraftarlarından saklıyorlar, onlarda haklı, başarılı ve kazançlı oldukları izlenimini uyandırmaya çalışıyorlardı. Okuyoruz:

“Hayır, sadece daha önce içlerinde sakladıklarının akıbeti önlerinde belirdi (diye böyle hayıflanıyorlar. Yoksa) eğer dünyaya geri gönderilseler yine sakındırıldıkları yola dönerler. Onlar gerçekten yalancıdırlar.”

Hiç kuşkusuz yüce Allah onların karakterlerini biliyor, eğri yollarına ne kadar ısrarla bağlı olduklarını biliyor ve bu kuruntuları dile getirmelerinin, bu peşin sözleri vermelerinin sebebinin cehennem ateşinin başında durdurmaları sahnesinin korkunç şoku olduğunu biliyor. “Yoksa eğer geri gönderirseler yine sakındırıldıkları yola dönerler, onlar gerçekten yalancıdırlar.”

Ayetlerin akışında onlar bu çirkin sahne ile, suratlarına hakaret ve yalancılık suçlaması vuran bu red cevabı ile baş başa bırakılıyorlar.

MÜŞ’RİKLERİN İKİ AYRI TUTUMU

Evet, müşrikleri bu bedbaht sahne ile baş başa bırakan bu ayetlerin devamında yine birbirinin karşıtı olan iki yeni sayfa açılıyor. Bu sayfalarda iki karşıt tablo çiziliyor. Tablolardan biri dünyaya ilişkindir. Müşrikler bu tabloda “yeniden dirilip biraraya toplanma yoktur, hesap verme ve ceza belirleme yoktur” diye kestirip atıyorlar. Ahirete ilişkin ikinci sahnede ise aynı kişiler Rabblerinin huzurunda dikilmişler, yüce Allah, içinde bulundukları durumu kasd ederek kendilerine “Karşılaştığınız bu durum gerçek değil miymiş`?” diye soruyor. Müşrikleri tiril tiril titreten ve kar gibi eriten müthiş bir soru bu. Soruya zillet içinde, ezilip büzülerek “Rabbimiz hakkı için, evet” diye karşılık veriyorlar. Bunun üzerine dünyadaki inkârcı tutumlarının karşılığı olarak acıklı azapla karşılaşıyorlar.

Daha sonraki ayetlerde yeni bir sahne ile karşılaşıyoruz. Bu sahnede yüce Allah’ın karşısına çıkacaklarını inkâr etmiş olan müşrikleri Kıyametin pençesine yakalanmış olarak görüyoruz. Hayıflana hayıflana günahlarının yükünü sırtlamışlar, bu ağır yükün altında iki büklüm durumda yol almaya çalışıyorlar. Bu ayetlerin sonunda dünya ile Ahiretin yüce Allah’ın duyarlı terazisindeki ağırlıkları ve değerleri belirleniyor. Okuyoruz:
29- Onlar “Hayat, sadece dünyadaki hayatımızdan ibarettir, bir daha diriltilecek değiliz ” dediler.

30- Onları Rabblerinin huzuruna çıkarıldıkları zaman keşki görsen! Allah, onlara “yeniden dirilmek gerçek değilmiymiş?”der. Onlar “Rabbimiz hakkı için, evet” derler. Allah da onlara “O halde inkârcılığınızdan dolayı azabı çekiniz” der.

31- Allah’ın huzuruna çıkmayı yalanlayanlar gerçekten mahvolmuşlardır. Sonunda Kıyamet günü ansızın gelip çatınca sırtlarında taşıdıkları günah yükü altında “Eyvah, dünyada kaçırdığımız fırsatlara!”derler. Hey, sırtlarında taşıdıkları o yük, ne kötü bir yüktür!

32- Dünya hayatı, oyundan ve eğlenceden başka bir şey değildir. Oysa günahlardan sakınanlar için Ahiret yurdu daha hayırlıdır. Buna aklınız ermiyor mu?

Ahirette yeniden dirilme, hesap verme ve dünyadaki davranışların karşılığını görme meselesi İslâm’ın getirdiği inanç sisteminin temel meselelerinden biridir. Bu dinin yapısı yüce Allah’ın birliği ilkesi ile birlikte bu meseleye dayanır. Bu ilke bu dinin inanç sisteminin, düşünce yapısının, ahlâkının, davranışının, hukukunun ve sosyal düzeninin temel altyapısını oluşturur.

Bu din -bizzat yüce Allah’ın belirttiği gibi- O’nun tarafından kemale erdirilmiş, müminlere yönelik nimetinin tamama erdirilmesinin sembolünü oluşturmuş, O’nun tarafından müminler için uygun görülmüş bir dindir. Özü itibari ile eksiksiz bir hayat sistemidir. Yapısı itibarı ile bölümleri arasında tamamlayıcılık ve uyum vardır. Bu dinin inanç sistemi ile ahlâka ilişkin değer yargıları arasında, bu ikisi ile sosyal düzene ilişkin hukuk sistemi (Şeriatı) arasında sıkı bir uyum ve bütünleyicilik vardır. Bunların tümü de ayrı temel altyapı üzerinde oturur. Bu temel altyapının bir ayağı yüce Allah’ın birliği ve öbür ayağı da Ahiret hayatı gerçeğidir.

İslâm düşüncesine göre hayat, ne tek tek fertlerin kısa ömürleri ile ne herhangi bir milletin kısıtlı dönemi ile ve ne de insan soyunun dünya hayatında somutlaşan gelip geçici yaşam periyodu ile sınırlı bir kavram, bir realite değildir.

İslâm düşüncesine göre hayat, Ahiret hayatını hesaba katmayan, böyle bir hayata inanmayan dar görüşlülerin gördükleri, sandıkları ve algıladıkları şu kısacık dünya döneminden çok daha geniş boyutlu bir kavram, bir realitedir. Bu kavram, söz konusu kısa görüşlü düşünceye göre zamanda sonsuzluğu, mekânda sınırsız enginliği, derinlikte birçok alemi ve özü bakımından çok-türlülüğü içerir.

İslâm düşüncesine göre hayat, zaman boyutunda sonsuzlukla kucaklaşır. Bu süreç içinde hem şu görünen dünya dönemini hem de Ahiret dönemini kapsamına alır. Hayatın Ahiret döneminin süresini yalnız yüce Allah bilir ve dünya dönemi onun karşısında günün bir tek saati kadar bir şeydir.

İslâm düşüncesine göre hayatın mekân-alan boyutu da son derece engindir. Bu enginlik, insan soyunun üzerinde yaşadığı şu dünyanın yanında başka bir yurdu daha kucaklar ki, bu yurt Ahiret yurdudur. Ahiret yurdu bir yandan “gökler ile yer arası enginlikte”ki cenneti ve öbür yandan milyonlarca yıl boyunca yeryüzünde gelip geçmiş insan kuşaklarını içine sığdıracak genişlikteki cehennemi kapsamına alır.

Yine İslâm düşüncesine göre hayat şu gördüğümüz alem yanında bilgimize kapalı bir gayb aleminin varlığını içerecek şekilde içerik genişliği kazanır. Bu gayb aleminin özünü tüm yönleri ile yüce Allah’dan başkası bilemez. Biz bu alem hakkında sadece yüce Allah’ın bize verdiği bilgileri biliyoruz. Bu alemin varlığı ölüm anından itibaren başlar ve Ahiret yurdu ile noktalanır. Ölüm alemi de Ahiret alemi de yüce Allah’dan başka hiç kimsenin içyüzlerini bilmediği gayb alemleridir. Bu alemlerin her ikisi boyunca insan varoluşu yüce Allah’dan başka hiç kimsenin bilmediği bir biçimde devam eder.

İslâm düşüncesine göre hayat özü bakımından da geniş boyutludur. Bu geniş boyutluluk, dünya hayatında gözlenen şu düzeyi kapsadığı gibi öbür hayat alanımız olan Ahirette, yani gerek cennette ve gerekse cehennemde yaşanacak başka yeni düzeyleri de kapsamına alır. Bu hayat düzeyleri, bu dünyada sürdürdüğümüz hayatınkine benzemez çeşniler taşıyan değişik renkli hayat düzeyleridir. Bunlara göre dünya hayatının bir sinek kanadı kadar bile değeri yoktur.

İslâm düşüncesine göre insan kişiliğinin varlığı zaman bakımından böyle bir sonsuzluğu, mekân-alan bakımından böyle bir enginliği, derinlik bakımından böyle birçok-boyutluluğu ve düzey bakımından böyle çok-çeşniliği kucaklar. Bu düşüncenin tüm evrenin varlığına ilişkin bölümü ile insan varoluşuna ilişkin bölümü birbiri ile bütünleşir. Bu düşüncenin hayata ilişkin hazları köklü, idealleri, ilişkileri ve değerleri yücedir. Bu köklülük ve yücelik, sözünü ettiğimiz zaman sonsuzluğu, mekân enginliği çok-boyutluluk ve düzey çeşitliği ile eşdeğerlidir. Oysa yukarda sözünü ettiğimiz “Ahirete inanmazlar” gürûhunun gerek evren bütününün varlığına ve gerekse insan varoluşuna ilişkin düşünceleri sığ ve cılızdır. Onların kendileri de düşünceleri de değer yargıları da şu dünya hayatının dar çerçevesi içine sıkışmıştır.

İşte bu düşünce farklılığından değer yargıları farklılığı ve sosyal düzen farklılığı kaynaklanır. Yine bu farklılığın ışığı altında bu dinin nasıl bütünleşmiş ve uyumlu bir hayat sistemi oluşturduğu meydana çıkar, Ahiret hayatının bu sistem yapısındaki değeri belirginlik kazanır; Ahiret kavramının bu sistemin düşüncesinin, inanç sisteminin, ahlâkının, davranış tarzının, hukukunun ve sosyal düzeninin oluşumundaki olağan-üstü etkisi berraklığa kavuşur.

Bu son derece geniş zaman ve mekân boyutlarında, bu kadar çeşitli alemlerde ve haz türlerinin kucağında yaşayan insan sözünü ettiğimiz dar çerçevenin sıkıştırıcı kalıpları içinde yaşayan, bu dar çerçeve uğruna başkaları ile çatışan, kaçırdığı fırsatlara, yaptıklarına ve kendisine yapılanlara karşılık şu dünyada insanların biçecekleri karşılıklardan başka hiçbir beklentisi olmayan insandan başka bir insandır.

Bu düşünce genişliği, enginliği ve zenginliği insanın özüne zenginlik, ideallerine ve duygularına yücelik kazandırır. Bu öz zenginliğinden, bu ideal ve duygu yüceliğinden kendine özgü bir ahlâk ve davranış sistemi doğar ki, bu ahlâk ve davranış sistemi sözünü ettiğimiz dar çerçeve içinde yaşayanların, zavallı hücre mahkûmlarının ahlâk ve davranış sistemlerinden tamamen farklı olur. Bu düşünce enginliğine, genişliğin ve zenginliğine düşüncenin kendine özgü karakterini, Ahiret yurdundaki adil karşılıklar inancını, dünyada kaçırılan fırsatların çok daha büyük, çok daha değerli bedeller ile karşılanacakları beklentisini ekleyelim. O zaman insan vicdanı hak, iyilik ve yapıcılık yolunda fedakârlık göstermeye hazır hale gelir. Yeter ki, bu fedakârlığın yüce Allah’ın bir emri olduğunu, Ahiret’te alacağı karşılığın, kazanacağı ödülün bu fedakârlığa dayandığını bilsin.

İslâm düşüncesinin önerdiği gibi bir Ahiret inancı kafalarda kesinlik kazanınca ferdin ahlâkı düzelir, davranışları rayına oturur, böylece sosyal kurumlar ve düzenler sağlıklı bir işlerliğe kavuşur. Toplumsal hayat bir defa böyle bir düzene kavuşunca artık fertler onun bir daha bozulmasına, sapmaya uğramasına meydan vermezler. Çünkü iyi bilirler ki, böyle bir yozlaşma girişimi karşısında gösterecekleri suskunluk kendilerini sadece dünya mutluluğundan yoksun bırakmakla kalmayacak, Ahirette bekledikleri mükâfattan da yoksun kalmalarına, böylece hem dünyada ve hem de Ahirette hüsranlığa uğramalarına yol açacaktır.

Bazıları Ahiret inancını haksız bir şekilde töhmet altına sokarak derler ki; “Bu inanç, insanları dünya hayatında pasifliğe, bu hayatı ihmal etmeye itiyor; insanı dünya hayatını geliştirip güzelleştirmekten alıkoyuyor; böylece Ahiret mutluluğu beklentisi ile dünyanın zorbalara ve bozgunculara bırakılmasına zemin hazırlıyor.”

Ahiret inancına bu iftirayı yükleyenler iftiracılıklarına bir de cahilliklerini ekliyorlar. Çünkü onlar böyle demekle sapık hıristiyan kilisesinin düşüncesinde yeralan Ahiret inancı ile yüce Allah’ın dosdoğru dininde öğretilen Ahiret inancını birbirine karıştırıyorlar. İslâm düşüncesine göre “Dünya, Ahiretin tarlasıdır.” Dünya hayatını doğru yola koymak için, kötülüğü ve bozgunculuğu ortadan kaldırmak için, yüce Allah’ın yeryüzündeki egemenliğine yönelik saldırıları bertaraf etmek için, zorbaları devirip bütün insanlara yönelik bir mutluluk ve adalet ortamı oluşturmak için cihad etmek, bütün bu amaçlar uğruna mücadele vermek, Ahiretin azığıdır. Bu azık mücahidlere cennetin kapılarını açar, batıla karşı mücadeleyi verirken uğradıkları kayıpları ve çektikleri eziyetleri telâfi eder.

Bu düşünceleri içeren bir inanç nasıl olur da taraftarlarının dünya hayatında duraklamalarına, kokuşmalarına, bozulmalarına, geri kalmalarına; toplumlarında haksızlığın, zulmün ve zorbalığın àlıp yürümesine meydan vermelerine, yapıcılık ve gelişme yarışında geri kalmalarına nasıl izin verebilir? Bu inancın taraftarları Ahireti kazanmak istediklerine, orada yüce Allah’dan mükâfat beklediklerine göre dünyada bu uğurda çaba harcamaktan nasıl geri kalabilirler ve böyle bir ihmalkârlık Ahiret inancı ile nasıl bağdaşabilir?

Eğer müslüman olduklarını iddia eden insanlar bazı dönemlerde pasif bir hayat yaşamışlarsa; bozgunculuğun, kötülüğün, haksızlığın, zorbalığın, geri kalmışlığın ve cahilliğin hayatlarını karartmasına meydan vermişler ise onların bu saydıklarımızın tümünü ya da bazılarını yapmalarına yol açan sebep, İslâm ile ilgili düşüncelerinde beliren bozulma ve sapmadır; Ahirete ilişkin inançlarının sarsılması veya zayıflamasıdır; yoksa bu sayılan olumsuzlukların sebebi onların bu dinin özüne bağlanmış olmaları, Ahirette yüce Allah’ın huzuruna çıkacaklarına kesinlikle inanmış olmaları değildir. Çünkü Ahirette yüce Allah’ın huzuruna çıkacağına inanan ve bu dinin özünün bilincinde olan bir kimsenin şu dünya hayatında pasif, geri kalmış; kötülüğe, fesada, bozgunculuğa ve zorbalığa razı olacağı düşünülemez. Müslüman dünya hayatını yaşarken bu hayattan daha büyük ve daha üstün olduğunun bilincinde olarak yaşar. Dünyanın temiz nimetlerinden yararlanır ya da onlardan uzak dururken bu nimetlerin dünyada helâl olduklarını ve Kıyamet günü ise sırf müminlere özgü olacaklarını bilir. Bu dünya hayatının düzeyinin yükselmesi, yeryüzündeki enerji ve güç kaynaklarının insanın yararına sunulması için çalışırken bu yoldaki çabanın, yüce Allah’ın yeryüzündeki halifesi olma görevinin gereği olduğunu aklından çıkarmaz. Kötülüğe, bozgunculuğa, zulme ve zorbalığa karşı mücadele ederken, bu uğurda çeşitli baskılara, sıkıntılara ve fedakârlıklara katlanırken, hatta şehid olmayı göze alırken bütün bu didinmelerini Ahirete yönelik bir ön birikim olarak düşünür. Çünkü dini ona öğretmiştir ki, “Dünya, Ahiretin tarlası, üretim alanıdır.” Ahirete giden yol mutlaka dünyadan geçer; dünya küçüktür, basittir, ama daha büyük bir nimete geçiş zemini oluşturan bir ilâhi nimettir.

İslâmi hayat düzeninin bütün ayrıntıları Ahiret hayatı realitesine; bu realitenin düşüncede meydana getirdiği enginliğe, güzelliğe ve yüceliğe; bu realitenin ahlâkta meydana getirdiği düzey yüksekliğine, arınmışlığına, hoşgörüye, hakka bağlılığa, titizliğe ve kötülüklerden sakınmâya; yine bu realitenin insan davranışlarına kazandırdığı doğruluğa, güvene ve kararlılığa dayanır.

Bundan dolayı Ahiret inancı olmaksızın dünyada İslâm’a uygun bir hayat yaşanamaz, gerçekleştirilemez. Bu realitenin Kur’an’da bu kadar önemle ele alınması ve sık sık vurgulanması işte bu yüzdendir.

Araplar cahiliye dönemlerinde -cahillikleri yüzünden- dünya hayatından başka bir hayatın varlığına inanmayı kafalarına sığdıramıyorlardı; şu görünen alemin dışında başka bir alemin olabileceğini düşünemiyorlardı; insànın algılayabildiğimiz ufukları aşarak daha öteleri kucaklayan uzaklıklarla, ufuklarla ve enginliklerle bütünleşebileceğini akılları almıyordu; insanı sadece daha çok hayvana özgü somut algıların duyguları ve düşünceleri ile sınırlı düşünüyorlardı. Tıpkı kendilerine ısrarla “bilimsellik” yaftasını yakıştıran çağımızdaki yoldaşları gibi. Okuyoruz:

“Onlar `Hayat, sadece dünyadaki hayatımızdan ibarettir, bir daha diriltilecek değiliz’ dediler.”

Hiç kuşkusuz, yüce Allah böylesine bir inancın gölgesi altında insana yaraşır, yüce ve onurlu bir hayat tarzının asla gerçekleşemeyeceğini biliyordu. İnsanı yeryüzünün toprağına sıkı sıkıya yapıştıran, insan düşüncesini –tıpkı hayvanlar gibi- somut şeylere tutkallayan şu düşünce ve duygu ufuksuzluğunu düşünelim. Şu dar çerçeveli zaman ve mekân anlayışını göz önüne getirelim. İnsan nefsinde acımasız rekabet hırsını, sınırlı nimetler uğruna boğuşma ve bu basit nimetlere tapma ihtirasını kamçılayan zaman ve mekân sınırlılığını gözleyelim. Bu ihtirasların herbiri kazığını koparmış birer yırtıcı köpek gibi her tarafa saldırıyor, ne dizgini var, ne ateş-kes tanır ve uzun vadeli bir ödül beklentisine kulak asıyor, hayvanların içgüdülerinden bile daha alçak düzeyi ile her yana tosluyor, ille tatmin olacak, yoksa her şeyi kırıp geçirebilir. Bir de şu kurulu düzenleri ve kurumları düşünününüz. Tek amaçlı ve dayanakları sözünü ettiğimiz kısıtlı zaman ve mekân çerçevesinde egemenlik kurmak. Bu uğurda ne adalet ne insaf ne ölçü tanıyorlar ve ne de acıma duyguları var. Tek bildikleri şey fertlerin, sınıfların ve milletlerin birbirleri ile amansız biçimde yarışması, boğuşmasıdır. Hep birlikte bir ormanda yaşamanın başıboşluğu içinde boğuşuyorlar. Boğuşmalarının düzeyi hemen hemen yırtıcı hayvanların ve sırtlanlarınki ile aynı, arada pek önemli bir fark yok. Tıpkı günümüzün “uygar” dünyasının her tarafında gördüğümüz gibi.

Hiç kuşkusuz yüce Allah bütün bunları biliyordu. Ayrıca şu da var. Yüce Allah bu ümmeti insanlığın hayatını denetlemekle görevlendirdi, ona insanlığı yüce doruğa iletme fonksiyonunu yükledi, bu yüce dorukta insan onurunun gerçek anlamda somutlaşmasını diledi. İşte yüce Allah böylesine ağır bir yükümlülüğü taşıyacak olan bu ümmetin düşünceleri ve değer yargıları ile söz konusu dar çerçevenin dışına çıkacak o engin ve geniş ufuklara ve boyutlara doğru kanatlanmadıkça, başka bir deyimle dünyanın kısıtlı ufku dışına çıkarak Ahiretin sınırsız ufuklarına açılmadıkça bu son derece önemli görevini yerine getiremeyeceğini de biliyordu.

İşte bundan dolayı yüce Allah, Ahiret gerçeğini bu kadar güçlü ve ısrarlı ifadeler ile vurgulamıştır. Bu vurgulamanın birinci derecedeki sebebi Ahiret aleminin bir “realite” oluşudur. Yüce Allah gerçeği anlatır. İkinci derecedeki sebebi ise insanın insanlık niteliğini düşünce, inanç, ahlâk, davranış, hukuk sistemi ve sosyal düzen plânında mükemmelleştirebilmek için bu inancın kaçınılmaz biçimde gerekli oluşudur.

İşte coşkun akışlı bir nehre benzeyen bu nehrin dalgalar şeklinde önümüze çıkan ayetlerindeki bu çarpıcı, bu derin etkili mesajların hikmeti budur. Yüce Allah bu çarpıcı mesajların insan fıtratını sarsacağını, titreteceğini, gözeneklerini açacağı, algılama cihazlarını uyaracağını, onları harekete geçirip dirilteceğini ve böylece onları verilen mesajları almaya, bu mesajlara olumlu biçimde cevap vermeye elverişli duruma getireceğini biliyordu. Üstelik bu çarpıcı mesajlar gerçeği ifade ediyorlar. Okuyoruz:

“Onları Rabblerinin huzuruna çıkarıldıkları zaman keşki görsen! Allah onlara `yeniden dirilmek gerçek değil miymiş?’ der. Onlar `Rabbimiz hakkı için, evet’ derler. Allah da onlara `O halde inkârcılığınızdan dolayı azabı çekiniz’ der.”

Bu “Hayat sadece dünyadaki hayatımızdan ibarettir, daha diriltilecek değiliz.” diyenlerin akıbetidir. Bu onların bedbaht, alçaltıcı, yüz kızartıcı sahnesidir. Karşısına çıkacaklarını yalanladıkları Rabblerinin huzurunda dikilmeye zorlanmışlardır, hiçbir tarafa kımıldayamıyorlar, sanki boyunlarından tutmuşlar da kendilerini bu dehşetli ve yüce sahneye çıkarıp ayağa dikmişlerdir. Tekrarlayalım:

“Allah onlara `yeniden dirilmek gerçek değil miymiş’ der.”

Bu soru, muhatabını eritecek, yerin dibine geçirecek bir sorudur. Acaba ona ne cevap veriyorlar?:

“Rabbimiz hakkı için, `evet’ derler.”

Şimdi, onlar Rabblerinin huzurunda dikilmişler, gerçekleşeceğini kesin bir dil ile yalanlamış oldukları bir sahnenin dehşetini yaşıyorlar. Pozisyonun olağanüstülüğüne, sahnenin dehşetine ve akıbetin ürkütücülüğüne uygun düşen kısalıktaki son hükme ilişkin emir de hemen arkadan geliveriyor. Okuyalım:

“Allah da onlara `O halde inkârcılığınızdan dolayı azabı çekiniz’ der.”

Bu akıbet, insana yaraşır düşünce enginliğine açılmayı reddeden, bunun yerine somut algıların dar hücresine hapsolmayı tercih eden, insana yakışır ufuklara doğru kanatlanmaya yanaşmayarak yeryüzünün toprağına çakılıp kalan; hayatını bu zavallı, bu alçaltıcı düşüncenin tutsağı olarak kurup sürdüren yaratıklara lâyık bir akıbettir. Bu yaratıklar kendilerini azaba lâyık hale getirecek biçimde gerilemişler, düzey düşüklüğüne uğramışlardır. Bu azab, Ahireti inkâr edenlerin karakterleri ile uyumlu bir sonuçtur. Çünkü onlar bu zavallı ve geriye dönük düşüncelerinin tutsakları olarak o düşük düzeyli, o insanı geriye götürücü hayatın içinde yaşamışlardır.

Bir sonraki ayet, bu sahneyi, bu yüce emirle noktalanmış olan orijinal, dehşetlï ve olağan-üstü sahneyi, onun özünü anlatan aynı orijinallikte, aynı olağanüstülükte ve aynı dehşetlilikteki bir açıklama ile tamamlıyor. Okuyoruz:

“Allah’ın huzuruna çıkacaklarını yalanlayanlar gerçekten mahvolmuşlardır. Sonunda Kıyamet günü gelip çatınca `Eyvah, dünyada kaçırdığımız fırsatlara!’ derler.”

Bu kesin ve mutlak bir mahvoluştur. Dünya açısından kesin bir mahvoluş, bir hüsrandır; çünkü orada hayat anlattığımız gibi alçak bir düzeyde sürdürülüp heba edilmiştir. Ahirette hüsran oluşun sebebine gelince az önce seyrettiğimiz sahneye şimdi de o gafillerin, o cahillerin hiç hesaplarında olmayan şu acı sürprizi eklemek gerekir:

“Sonunda Kıyamet günü gelip çatınca `Eyvah, dünyada kaçırdığımız fırsatlara!’ derler.”

Arkasından da tıpkı sırtlarına vurulmuş yükün baskısı altında ezilen yük hayvanları gibi tanıtıldıkları sahneye sıra geliyor. Okuyalım:

“Günah yüklerini sırtlarında taşıyarak…”

Hatta yük hayvanlarının durumu bunlarınkinden daha iyidir. Çünkü eşyalardan oluşmuş yükler taşırlar. Bunların yükleri ise kendi günahlarından oluşmuştur. Ayrıca yük hayvanlarının yükleri indirilince istirahat etmeye giderler. Oysa bunlar günahlarını sırtlarında taşıyarak, günahkârlık damgası ile uğurlanarak cehenneme giderler. Okuyoruz:

“Hey, sırtlarında taşıdıkları o yük, ne kötü bir yüktür!”

Korkuyu ve dehşeti seslendiren deminki sahnenin peşi sıra gelen ve mahvolunmuşluk ile hüsrana uğramışlığı dile getiren bu sahnenin ışığı altında bu ayetler grubunun son mesajına sıra geliyor. Bu mesaj dünya ile Ahiretin yüce Allah’ın terazisindeki gerçek ağırlıklarını, bu duyarlı ölçüye göre dünya ile Ahiretin karşılaştırmalı değerlerini açıklıyor. Okuyoruz:

`Dünya hayatı, oyundan ve eğlenceden başka bir şey değildir. Oysa günahlardan sakınanlar için Ahiret yurdu daha hayırlıdır. Buna aklınız ermiyor mu?”

Dünya hayatı ile Ahiret yurdunun yüce Allah’ın terazisinde son aşamadaki mutlak değeri işte budur. Bu küçük gezegen üzerinde geçirilen ve aslında gündüzün bir saati kadar olan hayatın değeri, o engin mülk aleminin sınırsız sonsuzluğu ile karşılaştırılınca, ayette anlatıldığından fazla bir şey olamaz. Aslında bir saat kadar kısa olan bu zamanı dünya köleliği uğruna harcamak öbür yüce alemin ağırlıklı ciddiyeti ile karşılaştırınca oyundan ve eğlenceden başka bir anlam taşıyamaz.

Bu mutlak bir değerlendirmedir. Fakat-yukarda değindiğimiz gibi- İslâm düşüncesinde dünya hayatının ihmal edilmesi, dünyaya karşı pasif kalınması, dünyadan el-etek çekilmesi sonucunu doğurmaz. Kimi “tasavvuf” ve “zühd” akımlarında görülen bu tür ihmalkârlıklar, pasif yaklaşımlar ve el-etek çekmeler kesinlikle İslâm düşüncesinden kaynaklanmaz. Bunlar ya ruhbanlığa dayanan hıristiyan kilisesinin düşüncelerinden ya eski İran düşüncesinde ya da İslâm toplumuna geçmiş bazı eski Yunan idealist düşüncelerinden kaynaklanan sızmalardır.

İslâm düşüncesini en eksiksiz biçimde temsil eden, somut ifadeye kavuşturan büyük örnekler ne pasifliğe ve ne de dünyadan el-etek çekmeye kaymışlardır. İşte sahabiler kuşağı. Bu seçkin insanlar nefislerinde şeytanı yenilgiye uğrattıkları gibi onu kulların egemenliğine dayalı imparatorluklar şeklinde yaşâyan çevrelerindeki cahiliye düzenlerinde de yenilgiye uğrattılar. Bu kuşak dünya hayatını yüce Allah’ın terazisindeki değeri ile kavrıyor, algılıyordu. Bu saygıdeğer kuşak pratik hayatta gerçekleştirdiği o çok önemli eserleri Ahirete yönelik çalışmaya döndürdü, hayatın her alanında dünyayı son derece dinamik ve enerjik bir yaklaşımla ele aldı.

Dünya hayatı ile Ahiret yurduna ilişkin bu ilâhi değerlendirme onlara şu avantajı sağladı. Onlar dünyaya kul olmadılar. Dünyanın sırtına bindiler, onu sırtlarında taşımadılar. Onu Allah’a kul ettiler, yüce Allah önünde ona boyun eğdirdiler, onun kölesi olmadılar. Dünyada yüce Allah’ın halifesi olma görevinin gerektirdiği her türlü yapıcılık ve geliştirme faaliyetine sıkıca sarıldılar. Fakat bu halifelik faaliyetlerinde sadece yüce Allah’ın hoşnutluğunu ve Ahiret yurdunun hazırlığını aradılar. Böylece dünya tutkunlarını önce dünyada geçtiler, sonra da onları Ahirette geride bıraktılar!

Ahiret, bilgimize kapalı bir “gayb” alemidir. Bu aleme ilişkin iman düşünceye enginlik ve akla gelişmişlik kazandırır. Ahiret uğruna çalışmak ise günahlardan sakınanlar için daha hayırlıdır, bunun böyle olduğunu aklı başında olanlar bilir. Okuyoruz:

“Oysa günahlardan sakınanlar için Ahiret yurdu daha bayırlıdır. Buna aklınız ermiyor mu?”

Bilgimize kapalı bir gerçektir diye günümüzde Ahiret gününü inkâr edenler bilgiçlik taslayan cahillerdir. Sebebine gelince bilim, yani “insanların bilimi -ilerde değineceğimiz üzere- günümüzde bir tek kesin gerçeğe erebilmiş, bir tek tartışmasız realiteyi kucaklayabilmiştir ki, o da “gayb gerçeği”, “bilinmezlik (meçhul) gerçeği”dir.

Coşkun akışlı bir nehre benzeyen bu surenin az sonra okuyacağımız ayet dalgasında söz Peygamberimize yöneltilerek dürüst ve güvenilir kişiliğine rağmen uğradığı yalanlamalar karşısında teselli ediliyor. Çünkü müşrikler aslında onun yalancı olduğunu düşünmüyorlar. Peki o halde yüce Allah’ın ayetlerini yalanlamakta, onları onaylamamakta, mesajlarına inanmamakta neden ısrar ediyorlar. Bunun başka bir sebebi vardır, sebep peygamberimizin yalan söylediği kanısında olmaları değildir.

Bu ayetlerde Peygamberimiz bir de şu açıdan teselli ediliyor. Onun daha önceki peygamber kardeşleri de yalanlamalara ve eziyetlere uğramışlardı, onlar bütün bunlara katlandılar, sabrettiler, sonunda yüce Allah’ın değişmez kanunları gereğince zafere ulaşanlar onlar oldu.

Bu gönül okşamaların ve tesellilerin arkasından Peygamberimize bu çağrı görevi ile ilgili şu son derece önemli gerçek anlatılıyor: Bu çağrı yüce Allah’ın geleneği uyarınca ve O’nun takdirine göre yürür. Çağrıyı seslendirenin bu konuda yapacağı tek şey duyurma ve açıklamadır. Olayları ve gelişmeleri yönlendirmek yüce Allah’ın yetkisindedir. Çağrı görevlisi, bu gerçeğe göre yoluna devam etmeli, aceleci adımlar atmaya kalkışmamalı, yüce Allah’a yöntem önermemelidir. Bu ilke peygamberler için de geçerlidir. Onlar da yalanlayıcıların, hatta tüm insanların çağrı yöntemine ilişkin tekliflerine kulak asmamalı, çağrının doğruluğunu destekleyecek somut kanıtlar ve mucizeler önermemelidirler. Çağrının mesajını işiten canlılar ona olumlu cevap vereceklerdir. Kalbleri ölmüş olanlara gelince böyleleri ölüdürler, çağrılara karşılık veremezler, uyarıcılara tepki gösteremezler. Onların işi yüce Allah’a kalmıştır, isterse onları diriltir, isterse Kıyamet günü huzuruna dönecekleri ana kadar onları ölü olarak bırakır.

Peygamberimize karşı duran yalanlayıcılar da tıpkı yoldaşları olan eski milletlerin Peygamberlerine karşı yaptıkları gibi O’ndan olağan-üstü mucizeler istiyorlar. Hiç kuşkusuz yüce Allah çeşitli mucizeler indirebilir. Fakat kendinin bildiği bir hikmete dayanarak bunu yapmıyor. Eğer müşriklerin yüz çevirmeleri Peygambere çok ağır geliyorsa o zaman kendi insani gücünü seferber ederek onlara mucizeler göstermeye girişsin! Yüce Allah, bütün varlıkların, bütün canlıların yaratıcısıdır; bu itibarla onların yaratılıştan kaynaklanan esrarlı yönlerini, özelliklerinde ve karakterlerinde gözlenen farklılıkların hikmetini bilir. Peygamberlerin mesajlarını yalanlayan insanları karanlıklar içinde sağır ve dilsiz durumda bırakan O’dur. Kendi bildiği yaratılış ve farklılaşma hikmetinin sonucu olarak dilediğini doğru yola ileten ve dilediğini saptıran O’dur.
ALİMLER BİLE BİLE İNKÂR EDİYORLAR

33- Onların .sözlerinin seni üzdüğünü biliyoruz. Aslında onlar seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorlar.

Cahiliye döneminin müşrik Arapları ve özellikle Peygamberimizin çağrısına karşı dikilen Kureyşliler zümresi Peygamberimizin doğruluğundan zerrece kuşku duymuyorlardı. Çünkü O’nu yıllardan beri dürüst ve güvenilir bir kişi olarak tanıyorlardı. Peygamberliğinden önceki, aralarında geçen uzun hayatı boyunca bir tek yalanını görmüş değillerdi. Peygamberimizin çağrısına yönelik muhalefet akımına liderlik eden Kureyşli ileri gelenler de öyle idi. Onlarda Peygamberimizin gerçek peygamber olduğundan, şu Kur’an’ın insan sözü olmadığından, insanların böyle bir kitap ortaya koyamayacaklarından asla kuşku duymuyorlardı.

Fakat buna rağmen Peygamberimizi onaylamaya yanaşmıyorlar, bu yeni dine girmeyi reddediyorlardı. Bu olumsuz tutumlarının sebebi Peygamberimizi yalancı saymaları değildi, fakat O’nun çağrısını siyasi nüfuzları ve sosyal konumları açısından tehlikeli görmeleri idi. Bu sebepten ötürü yüce Allah’ın ayetlerini yalanlamayı ve öteden beri sürdürdükleri müşrikliğe bağlı kalmayı kararlaştırmışlardı.

Nitekim elimizde bulunan çok sayıda belge, Kureyşli ileri gelenlerin bu olumsuz tutumunun gerçek sebeplerini açıkladığı gibi onların Kur’an-ı Kerim hakkındaki asıl düşüncelerini de açığa vurmaktadır:

Bu konuda İbni İshak, Muhammed b. Müslim b. Şihab Zehriye dayanarak şöyle bir olay anlatıyor:

“Bir gece Ebu Sufyan b. Harb, Ebu Cehil b. Hişam ve Zuhreoğulları’nın yandaşı Ahnes b. Şurayk b. Amr b. Vehb Sakabe Peygamberimizi dinlemeye gittiler. Peygamberimiz o sırada gece namazı kılıyordu. Adamların herbiri kendine bir yer seçerek oradan Peygamberimizi dinlemeye koyuldu. Hiçbiri diğerinin yerini bilmiyordu. Bütün gece Peygamberimizi dinlediler. Sabah olunca yerlerinden ayrıldılar. Yolda buluşunca “Eğer cahillerden biri seni görse içine kuşku düşmesine sebep olacaksınız” diyerek birbirlerini suçladılar. Sonra çekip gittiler.

Ertesi gece olunca herbiri yine bir önceki geceki yerine gelip yerleşti. Sabaha kadar Peygamberimizi dinlediler. Ortalık ağarınca yerlerinden ayrıldılar. Yine yolda karşılaştıklarında birbirlerine bir gece önceki sözlerinin benzerlerini söyledikten sonra çekip gittiler.

Fakat üçüncü gece yine herkes bir gece önceki yerine gelip yerleşti. Yine sabaha kadar Peygamberimizi dinlediler. Gün ağarınca saklandıkları yerden ayrıldılar. Yolda karşılaştıklarında birbirlerine `Artık bir daha gelmeyeceğimize dair sözleşmeden ayrılmayalım’ dediler ve bu konuda birbirlerine kesin söz verip öyle ayrıldılar.

Ertesi sabah Ahnes b. Şurayk, bastonunu eline alarak Ebu Sufyan b. Harb’in evine gitti, Ebu Sufyan’a `Ey Ebu Hanzele, Muhammed’in ağzından işittikleri hakkında ne düşündüğünü bana söyle’ dedi. Ebu Sufyan da ona `Ey F:bu Salebe, O onun ağzından duyduğum sözlerin bazılarını anladım, ne demek istediklerini kavradım, bazılarının ne demek istediklerini, ne anlama geldiklerini anlayamadım’ diye cevap verdi. Bunun üzerine Ahnes de Ebu Sufyan’a `Adına and içtiğin kutsal varlık hakkı için ben de aynen öyle oldum’ karşılığını verdi.

Bir süre sonra Ahnes, Ebu Sufyan’ın yanından çıkarak Ebu Cehil ile görüşmeye gitti. Evine varınca kendisine `Ya Ebul Hakem, Muhammed’in ağzından işittiklerin hakkında ne düşündüğünün bana söyle’ dedi. Ebu Cehil Ahnes’in bu sorusuna şu cevabı verdi; `Biz Abdülmenaf oğulları ile şeref ve soyluluk alanında sürekli yarıştık. Onlar yemek yedirdiler, biz de yedirdik. Onlar yerdiler, biz de verdik, Onlar yük altına girdiler, biz de girdik. Bu yarışta diz üstü yere kapaklandığımızda bile kafa kafaya gelen iki yarış atı gibi birbirimize denk idik. Şimdi onlar ortaya çıkmış, “Bizden bir Peygamber çıktı, kendisine gökten vahiy geliyor” diyorlar. Bu konuda onlara nasıl yetişebilir, onlarla nasıl boy ölçüşebiliriz? Bu yüzden vallahi, Muhammed’e ne inanır ve ne de onu onaylarız, bu husustaki kararımız kesindir.

“Bunun üzerine Ahnes ayağa kalkarak Ebu Cehil’in yanından çıktı, gitti.”

Öte yandan İbni Cerir, Esbat kanalı ile Seyd’den “Onların sözlerinin seni üzdüğünü biliyoruz. Aslında onlar seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorlar” ayeti hakkında şöyle bir olay naklediyor.

“Bedir Savaşı günü Ahnes b. Şurayk, yandaşları olan Zühreoğulları’na dedi ki; `Ey Zühreoğulları, Muhammed sizin kız kardeşinizin oğludur, yeğeninizdir. Bu yüzden yeğeninizi savunmak öncelikle size düşer. Eğer o bir peygamber ise bugün O’nunla niçin savaşacaksınız. Eğer bir yalancı ise O’nu yalancılıktan vazgeçirmekte en çok siz haklısınız. Bekleyiniz, Ebu Cehil ile buluşup görüşeyim. Eğer Muhammed bu savaşta galip gelirse evlerinize sağ olarak dönersiniz. Eğer yenilecek olursa kabileniz size bir şey yapamayacaktır. İşte o gün bu adama Ahnes adı verildi, daha önceki adı Ubeyy idi.

Ahnes, Ebu Cehil ile buluşunca ikisi bir kenara çekilip baş başa kaldılar. Bunun üzerine Ebu Cehil’e `Ey Ebul Hakem, söyle bana bakayım, Muhammed doğru mu söylüyor, yoksa yalancının biri midir? Burada senden ve benden başka söylediklerimizi duyabilecek hiçbir Kureyşli yok’ dedi. Ebu Cehil, Ahnes’e şu karşılığı verdi; `Yazıklar olsun sana! Vallahi, Muhammed doğru söylüyor. O hiç yalan söylemiş değildir. Fakat eğer Kusayoğulları sancağın, hacılara su sağlama ve onları ağırlama imtiyazlarının yanında şimdi de peygamberliği elde ederlerse geride kalan Kureyşliler’e başka ne kalır ki? `İşte aslında onlar seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorlar’ ayeti bunu anlatmak istiyor.”

Burada şu noktaya dikkat etmeliyiz: Bu sure bir Mekke suresi olduğu gibi bu ayetin de Mekke inişli olduğu kuşkusuzdur. Oysa şimdi okuduğumuz olay Bedir Savaşı günü Medine’de meydana gelmiştir. İlk bakışta okuduğumuz olayla bu ayet arasında ilişki kurmakta güçlük çekebilir, hatta böyle bir ilişki kurma girişimini garip karşılayabiliriz. Fakat tefsir bilginlerinin şöyle bir anlatım geleneği vardır: Onlar eğer bir ayetten söz eder de `Bu ayet, bunu anlatmak istiyor” derlerse bu ifade, anlatılan olay:n söz konusu ayetin iniş sebebini oluşturduğunu belirtmek istedikleri anlamına gelmez, sadece ayetin anlamının olayın içeriği ile uyuştuğu anlamını taşır; bu durumda ayetin o olaydan önce ya da sonra inmiş olması göz önüne alınmaz. işte eğer bu anlatım geleneğinin bilirsek az önce okuduğumuz rivayeti garip karşılamayız.

Tarihçi İbni İshak’ın Yezid b. Ziyad kanalı ile Muhammed b. Kaab Kuredî’ye dayandırarak bildirdiğine göre bir gün Kureyş kabilesinin şefi Utbe b. Rebia kabile ileri gelenlerinin toplantı düzenledikleri kulüpte şöyle dedi. O sırada Peygamberimiz Mescidde yalnız başına oturuyordu:

“Ey Kureyşliler, şimdi kalkıp Muhammed’e gideyim O’nunla konuşup kendisine bazı teklifler sunayım ister misiniz? Belki bu tekliflerimin bazılarını kabul eder, biz de O’na istediğini veririz de yakamızı bırakır.”

Bu olay Hz. Hamza’nın müslüman olduğu ve Peygamberimizin sahabelerinin çoğaldığının müşriklerce görüldüğü günlere rastlar. Kureyşli ileri gelenlerinin kendisine oldu, ya Ebu Velid, git O’nunla konuş diye karşılık vermeleri üzerine Utbe kalkıp Peygamberimize gitti, yanına oturduktan sora şunları söyledi:

“Ey kardeşim oğlu, ey yeğenim! Sen aramızda aşiretçe kalabalık ve soyca üstünsün. Bunu sen de biliyorsun. Ama sen kavminin başına büyük bir iş açtın. Kavminin birliğini bozdun, hayallerini sarstın, ilâhlarını ve dinlerini küçük düşürdün atalarını kâfir ilân ettin. Şimdi söyleyeceklerimi dinle ve üzerlerinde düşün. Sana belki bazılarını kabul edebileceğin birtakım teklifler sunacağım.”

“Peygamberimizin “Söyle, ya Ebu Velid, seni dinliyorum” şeklindeki karşılığı üzerine Utbe sözlerine şöyle devam etti:

“Ey kardeşim oğlu, eğer hu getirdiğin yeni din aracılığı ile elde etmek istediğin şey servet ise aramızda mal toplayıp sana verelim, böylece en zenginimiz sen olursun. Eğer bu din aracılığı ile elde etmek istediğin şey itibar ve prestij ise seni başımıza efendi yapalım, bundan böyle sensiz hiçbir şeye karar vermeyelim. Eğer bu din aracılığı ile elde etmek istediğin şey hükümdarlık ise seni üzerimize hükümdar yapalım. Yok eğer bir cin çarpmasına uğradın da bu dertten yakanı kurtaramıyorsan senin için doktor arayalım, bu yolda gereken her masrafı yaparak seni bu çarpılmadan kurtaralım. Çünkü insan bazı durumlarda kendisine musallat olan cinden gerekli tedaviyi görmedikçe yakasını kurtaramaz.”

Peygamberimiz, Utbe’nin sözlerini sonuna kadar dinledi. Utbe sözlerinin sonuna gelince kendisine “Tamam mı, ya Ebu Velid’?” diye sordu. Adam “Evet, tamam” deyince Peygamberimiz “Şimdi de sen beni dinle” dedi. Utbe’nin “Tamam, seni dinliyorum” demesi üzerine Peygamberimiz “Besmele” çekerek “Fussilet suresini şu şekilde okumaya başladı:

“Ha, Mim. Bu Rahman ve Rahim olan Allah katından indirilmiştir. Bilen bir toplum için ayetleri ayrıntılı olarak açıklanmış, Arapça okunan bir kitaptır. Müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmiştir. Fakat çoğunluğu ona yüz çevirdi, onların kulakları işitmiyor… (Fussilet Suresi: 1-4)

Peygamberimiz sureyi ona okumaya devam etti. Utbe ayetleri dinlerken kulak kesildi, ellerini arkaya götürerek dirseklerini yere dayadı ve sırtını avuçlarına dayayarak dinlemeye koyuldu. Peygamberimiz suredeki secde ayetine gelince okumayı keserek secdeye vardı. Arkasından Utbe’ye dönerek “Ya Ebu Velid. işiteceklerini işittin, artık ne yapacağına kendin karar ver” dedi.

Bunun üzerine Utbe kalkıp arkadaşlarının yanına gitti. Arkadaşları onu görünce birbirlerine “Allah’a yemin ederiz ki, Ebu Velid giderken taşıdığından farklı bir yüz ifadesi ile geri döndü” dediler. Yanlarına gelip oturunca arkadaşları “Ya Ebu Velid, anlat bakalım, ne oldu’?” Utbe de onlara şunları söyledi:

“Olup-bitenler şöyle. Öyle sözler işittim ki, vallahi, şimdiye kadar böylesini hiç duymamıştım. Vallahi, işittiklerim ne büyücü sözleri ne şiir ve ne de kâhin tekerlemeleri idi. Ey Kureyşliler beni dinleyin ve sözümden dışarı çıkmayın. Bu adamı bırakın, istediğini yapsın, işine karışmayın, vallahi o kendisinden dinlediğim sözleri ortalığı kesinlikle çalkalandıracaktır. Eğer Araplar karşısında yenik düşerse başkaları aracılığı ile O’nun ününü almış olursunuz. Yok, eğer, Araplar’a karşı üstünlük sağlarsa O’nun egemenliği sizin egemenliğinin, O’nun üstünlüğü sizin üstünlüğünüzdür. Böylece O’nun aracılığı ile en bahtiyar insanlar olursunuz.”

Kureyş ileri gelenleri bu sözleri işitince Utbe’ye “Ya Ebu Velid, Muhammed seni dili ile büyüledi” dediler. Bunun üzerine Utbe de onlara “Benim görüşüm budur, siz neyi uygun görüyorsanız onu yapınız” diye karşılık verdi.

Bağavî’nin Cabir b. Abdullah’a dayandırarak tefsirinde naklettiğine (Bu hadisin rivayet zincirinin bir halkasını oluşturan Abdullah Kindi Kufi hakkında İbn-i Kesir “Biraz Zayıftır” diyor.) göre Peygamberimiz, Utbe’ye “Fussilet suresini okurken sıra “Eğer onlar yüz çevirirler ise de ki; `Ben sizi Ad ve Semud kavimlerinin başlarına gelen yıldırıma benzer bir yıldırıma karşı uyardım.” Ayetine gelince Utbe, eli ile Peygamberimizin ağzını kapattı ve kendisinden merhamet dileğinde bulundu. Sonra da kalkıp ailesinin yanına döndü, Kureyşlilerin arasına çıkmadı, onlardan saklandı… Bir sure sonra kendisine bu olaydan söz açtıklarında “Elim ile ağzını kapattım, kendisinden merhamet dileyerek okumayı durdurmasını istedim. Çünkü Muhammed bir söz söylediğinde yalan söylemeyeceğini biliyordum, bu yüzden başınıza azap inecek diye korktum” dedi.

Öte yandan yani tarihçi İbn-i İshak bu konuda şöyle bir olay anlatıyor:.

– Bir defasında Kureyşli ileri gelenlerden oluşmuş bir heyet Velid b. Muğıre’nin yanına gitti. Velid, gelen heyetin yaşça büyüğü idi. O sırada hac mevsimine girilmek üzere idi. Velid, Kureyşli ileri gelenlere şöyle dedi.

“Ey Kureyşliler, hac mevsimine girmek üzereyiz. Bu mevsimde birçok Arap heyeti ülkenize gelecek. Hepsi şu arkadaşınızın (Muhammed’in) meselesini duymuştur. O’nun hakkında ortak bir görüşte birleşin, farklı sözler söyleyip birbirinizi yalanlamayın, birbirlerinizin sözlerini çürütmeyin.

Bunun üzerine Kureyş ileri gelenleri kendisine “Ey Ebu Abd-i Şems, sözü sana bırakıyoruz, bizim adımıza bir görüş belirle, biz de hep onu söyleyelim” dediler. Velid “Hayır, siz söyleyin, ben sizi dinliyorum” dedi. Kureyşli ileri gelenler “O (Muhammed) bir kahindir! deriz.” dediler. Velid “Hayır, olmaz. Vallahi, o bir kahin değildir. Kahinleri gördük. O’nun sözleri kahinlerin uyaklı tekerlemelerine benzemiyor” dedi. Kureyşliler “O bir delidir.’ deriz.” dediler. Velid “O bir deli değildir. Deliliği gördük, ne olduğunu biliyoruz. O’nda delilerin ne hırlamalarından ne çırpınmalarından ve ne de kuruntularından eser yok.” dedi. Kureyşliler “Peki `O bir şairdir’ diyelim.” dediler. Velid “Hayır, olmaz. O bir şair değildir. Şiiri recezi ile, hezeci ile, karıdası ile, Makbudası ile Mebsutası ile, kısacası bütün aruz kalıpları ile biliyoruz, O’nun sözleri şiir değildir.” dedi. Kureyşli ileri gelenler “O halde `O bir büyücüdür’ deriz.” dediler. Velid “Hayır, o bir büyücü değildir. Büyücüleri ve büyücülüğü gördük, ne olduğunu biliyoruz. O’nun yaptığı işin ne üfürükçülükle ve ne de iplik düğümleyip çözmekle ilgisi yok.” dedi. Bunun üzerine Kureyşli ileri gelenler “Ey Ebu Abdüşşems, peki sen söyle, ne diyelim?” dediler. Velid onlara şu cevabı verdi:

Vallahi, O’nun sözünde acayip bir tad var. Kökü hurma ağacıdır, dallarında hurmà taneleri sarkıyor. O sözler hakkında eğer bu tür bir şey söylerseniz, söylediğinizin asılsız olduğu mutlaka anlaşılır. Onun hakkında söyleyebileceğiniz en kabul edilebilir şey O’nun büyücü olduğudur. `O’nun getirdiği sözler evlâdı babasından, kardeşi kardeşten, karıyı kocadan ve insanları aşiretlerinden ayıran büyüleyici sözlerdir’ dersiniz.”

Kureyşli ileri gelenler Velid’in yanından bu kararla ayrıldılar. Arkasından hacca gelen kervanların yollarına adamlarını koydular, bu adamlar yanlarından geçen herkesi Peygamberimiz hakkında uyarıyorlar, herkese bu kararlaştırdıkları suçlamayı hatırlatıyorlardı.”

Bu arada İbn-i Cerir’in İbn-i Abdülâla, Muhammed b. Savra, Muammer ve Ubbade b. Mansur kanalı ile İkrime’ye dayandırarak bildirdiğine göre bir gün Velid b. Muğıre, Peygamberimize geldi, Peygamberimiz kendisine Kur’an okuyunca adam biraz yumuşar gibi oldu. Ebu Cehil b. Hişam bunu haber alınca Velid’e gelip kendisine “Amca, kavmin sana vermek üzere aralarında mal toplamak istiyorlar” dedi. Velid “Niçin?” diye sorunca Ebu Cehil “sana verecekler. Çünkü sen Muhammed’e varmış ve ileri sürdüğü görüşe karşı çıkmışsın” dedi… Böylece Ebu Cehil, Velid’in en çok gururlanacağı damarına basarak onu pohpohlamak istiyordu. Velid “Kureyşliler, benim en zenginleri olduğumu bilirler” deyince Ebu Cehil “Muhammed hakkında öyle bir söz söyle ki, kavmin O’nun söylediklerine karşı olduğunu, kendisinden hoşlanmadığını bilsin” dedi. Bunun üzerine Velid şunları söyledi:

“O’nun hakkında ne söyleyeyim ki? Vâllahi, içinizden hiç kimse şiirden benim kadar anlamaz; şiirin recez’ini, kasidesini, cin tekerlemelerini benim kadar iyi bileniniz yoktur. Vallahi, Muhammed’in söyledikleri bunlardan hiçbiri-ne benzemiyor. Vallahi, söylediklerinde acayip bir tad var, karşı durulmaz bir çekicilik taşıyor söyledikleri; altında kalan sözleri ezerek üste çıkan ve üzerlerine çıkılamayan bir güç taşıyor O’nun sözleri…”

Ebu Cehil “Vallahi, O’nun hakkında karşıtlık belirten bir söz söylemezsen kavmin senden hoşnut olmaz” deyince Velid “O zaman beni bırak da ne söyleyeceğimi düşüneyim” dedi. Bir süre düşündükten sonra “Olsa olsa bu sözlerin etkili bir büyü, diğer büyülerden daha etkileyici bir büyü oldukları söylenebilir.” dedi. Bunun üzerine “Muddessir” süresinin “Benim ile şu adamı yalnız bırak ki, ben onu tek başına yarattım, ona uzun boylu mal verdim” diye başlayıp “Üzerinde ondokuz korucu vardır’ diye biten bölümü indi. (Müddessir Suresi: 11-30)

Başka bir rivayete göre yukardaki olayın son kısmı şöyledir; “Kureyş ileri gelenleri `Eğer Velid dinini değiştirirse bütün Kureyşliler dinlerini değiştirirler” dediler. Ebu Cehil `Ben sizi onun derdinden kurtarırım” diyerek Velid’i görmeye gitti, o da uzun uzun düşündükten sonra `Muhammed’in sözleri etkili bir büyüdür. Baksanıza, bu sözler adamı ailesinden, çocuğundan, efendilerinden ayrı düşürüyor” dedi.

Bu tarihi belgeler açıkça kanıtlıyor ki, söz konusu “yalanlayıcılar” Peygamberimizin kendilerine yalan söylediğine, kendilerine duyurduğu mesajların asılsız olduğuna inanmıyorlardı. Müşriklikte ısrar etmelerinin başka sebepleri vardı, bu sebeplerin bir kısmına bu belgelerde değiniliyor. Bunların da ötesinde saklı duran asıl sebep ise ellerinde bulundukları çalınmış otoritenin bu çağrı aracılığı ile geri alınacağı korkusudur. Bu otorite İslâm’ın temel ilkesini oluşturan “lailâhe illellah (Allah’dan başka ilah yoktur).” Şahadet cümleciğinin de belirttiği üzere sırf yüce Allah’ın tekelindedir. Anadillerinin kelimelerinin ne anlama geldiklerini iyi bilen müşrik Araplar bu şahadet cümleciğinin içeriğine teslim olmak istemiyorlardı. Bu cümlecik, kulların hayatı üzerinde yüce Allah’ın otoritesi dışında egemen olan bütün otoritelere karşı kesin bir başkaldırı, tam bir “devrim” niteliği taşıyordu. Hiç kuşkusuz yüce Allah doğru söylüyor:

“Onların sözlerinin seni üzdüğünü biliyoruz. Aslında onlar seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorlar.”

Buradaki “zalimler” müşrikler anlamındadır. Bilindiği gibi Kur’an’da bu terim çoğunlukla bu anlamda kullanılır.

Bir önceki ayette Peygamberimizin gönlüne su serpilmişti; kendisini, çağrısını belirten, kendisinin ve getirdiği mesajın gerçeğe dayandığını kanıtlayan ayetleri yalanlayanların niçin böyle bir tavır takındıklarının gerçek sebepleri açıklanmıştı. Şimdi ki ayette ise aynı amaçla kendisine daha önceki peygamber kardeşlerinin başlarına neler geldiği hatırlatılıyor, onlara ilişkin bazı haberler kendisine Kur’an aracılığı ile verilmişti, ayrıca peygamberlerin başlarına gelen belâlara sabrederek bu yolda ilerlemeye devam ettikleri ve sonunda yüce Allah’dan gelen zaferin imdatlarına yetiştiği vurgulanıyor. Bu hatırlatmanın amacı, bu sürecin hakka çağrı misyonunun değişmez geleneğini oluşturduğunun peşin olarak bilinmesini sağlamaktır, bu süreci hiçbir öneri isteğinin değiştiremeyeceğinin bilincine varılmasını perçinlemektir; dâvetçiler ne kadar eziyete, baskıya ve yalanlamaya uğrasalar da bu sürecin adımlârının aceleye getirilemeyeceğinin kesinliğini kavratmaktır. Okuyoruz:

35- Eğer onların sırt çevirmeleri ağırına gitti ise elinden geliyorsa yerkürenin derinliklerine inen bir yarık ya da göğe çıkaracak bir merdiven bul da onlara bir delil getir. Eğer Allah dileseydi, onları doğru yolda biraraya getirirdi. O halde sakın cahillerden olma.

36- Ancak işitebilenler çağrıya karşılık verebilirler. Ölülere gelince onları .Allah diriltebilir, sonra hepsi O’nun huzuruna çıkarılırlar.

Bu yüce sözler insanın kalbine korkunç bir dehşet salıyor. insan bu sözlerin yüce Allah tarafından Peygamberimize yöneltildiğini tam anlamı ile kavrayınca bu gerçeği bütün varlığı ile hissedince bu durumun özünü iyice kavrayabilir. O ki, “ulul azm” peygamberlerden biridir ve son derece sabırlıdır. Öyle ki, uzun yıllar boyunca kavminin birçok eziyetlerine katlanmış, her hoşgörülü insanı çileden çıkarabilecek derecede kaba olan bu davranışları yüce Allah’a havale etmiş, hiçbir zaman bu kabalıkların sahiplerine Hz. Nuh gibi beddûa etmemiştir.

Yüce Allah demek istiyor ki; “Ey Muhammed! Bizim değişmez kanunumuz, sürekli geleneğimiz budur. Eğer onların sana yüz çevirmeleri ağırına gidiyorsa, eğer onların yalanlamaları zoruna gidiyorsa ve kendilerine bir mucize göstermeyi hararetle istiyorsan, o halde kendine yerin derinliklerine inen bir yarık ya da göğe çıkaracak bir merdiven bul da onlara bir mucize getir, bakalım!”

Onların doğru yola gelmeleri son kendilerine mucize göstermene dayanmıyor. Çünkü onların eksiği sözlerinin gerçek olduğunu kanıtlayacak bir mucize değildir. Eğer yüce Allah dileseydi onların tümünü doğru yolda biraraya getirirdi. Bunu yapmanın çeşitli imkânları yüce Allah’ın elinde idi. İsteseydi tıpkı melekeler gibi onların fıtratının kökünden doğru yoldan başkasını bilmeyecek biçimde yaratırdı; ya da kalblerini bu doğru yol mesajını kolayca algılayıp ona olumlu karşılık verecek yatkınlıkla yapardı; yahut da hepsinin boyun eğmelerini sağlayacak bir olağanüstülük meydana getirirdi; veya başka bir yöntemle onları doğru yola getirirdi. Yüce Allah’ın gücü bu söylediklerimizin hepsini yapabilirdi.

Fakat yüce Allah -tüm evreni kapsamına alan yüce hikmeti gereğince- insan denen şu canlıyı belirli bir görev için yarattı; bu görev -O’nun yüce ve kapsamlı tasarımına göre- insanın belirli yetenekle donanmasını ve bu yeteneklerin meleklerinkinden farklı olmalarını gerektirmiştir. Bu farklılığın sonuçları grafiğe şöyle yansımıştır. İnsanların yetenekleri farklıdır, doğru yol kanıtlarını ve iman mesajlarını algılama, bu kanıtlara ve mesajlara olumlu karşılık verme yatkınlıkları farklıdır, bu farklılık onlara yön ve doğrultu seçme serbestliği tanıyacak orandadır; bu serbestliğin derecesi de hidayet ve sapıklığa verilecek farklı karşılıkları, farklı ödül ve cezaları adil saydıracak boyutlardadır.

İşte bu gerekçe ile yüce Allah yapısal bir müdahale ile tüm insanları doğru yolda buluşturmayı uygun görmemiş, bunun yerine onlara doğru yoldan yürümeyi emretmekle yetinerek itaat ve isyan şıklarından birini seçmeyi özgür iradelerine bırakmış, kendilerini son aşamada tercihlerinin adil ve haklı karşılığı ile baş başa bırakmıştır. Ey Muhammed, bu gerçeği bil, sakın onun farkında olmayan cahillerden olma. Okuyoruz:

“Eğer Allah dileseydi, onları doğru yolda biraraya getirirdi. O halde sakın cahillerden olma.”

Aman Allah’ım, ne dehşetli sözler ve ne kesin bir direktif! Fakat dehşetli sözü ve kesin direktifi gerektiren bir nokta ile karşı karşıyayız.

Arkasından yüce Allah’ın insanları kalıplarına döktüğü fıtratın karakteristik özelliği belirtiliyor, doğru yol karşısındaki farklı konumları vurgulanıyor, bu konumların delil yetersizliğinden ya da belge eksikliğinden kaynaklanmadığı hatırlatılıyor:

“Ancak işitebilenler çağrıya karşılık verebilirler. Ölülere gelince onları ancak Allah diriltebilir. Sonra hepsi O’nun huzuruna çıkarılırlar.” Peygamberimizin yüce Allah katından getirdiği gerçeğe muhatap olan in

sanlar iki kesime, iki ana gruba ayrılırlar. Bu gruplardan birini diriler oluşturur. Bunların fıtri algılama cihazları canlıdır, İsler durumdadır ve dış etkilere açıktır. Böyleleri doğru yol çağrısına olumlu karşılık veriyorlar. Zaten bu doğru yol çağrısı fıtrat tarafından işitilecek ve olumlu karşılık görecek biçimde güçlü, belirgin, fıtratla barışık ve uyumludur. Tekrarlıyoruz:

“Ancak işitebilenler çağrıya karşılık verebilirler.”

Bu çağrıya muhatap olan insanların diğer grubu ise ölüdürler, fıtri mekanizmaları işlemez durumdadır, işitmezler, algılayamazlar. Bundan do(ayı çağrıdan etkilenip ona karşılık veremezler. Bu grubun eksikliğini duyduğu şey muhatabı olduğu gerçeğin delil yetersizliği değildir. Gerçeğin delili özünde saklıdır. Eğer gerçek yol bulup fıtrata ulaşabilse orada sağlamasını bulur ve fıtratın olumlu yaklaşımı ile karşılaşır. Bu grupta eksik olan şey fıtratın canlılığı ve oradaki algılama cihazının işlerliği, aldığı uyarıcılara tepki gösterme yeteneğidir. Peygamberlerin bu tür insanlar karşısında yapabilecekleri bir şey yoktur. Onlara delil göstermek de anlamsız ve yersizdir. Onların işi yüce Allah’a kalmıştır. Eğer dilerse onları diriltir, bunun için diriltilmeyi hakeden bir çaba göstermeleri, dirilmeye lâyık olduklarını yüce Allah’a kanıtlamaları gerekir. Dilerse de bu dünya hayatı süresince onları diriltmez, Ahirette O’nun huzuruna dönecekleri güne ölmüşlüklerini, cansızlıklarını devam ettirir. Tekrarlıyoruz:

“Ölülere gelince onları ancak Allah diriltebilir. Sonra hepsi O’nun huzuruna çıkarılırlar.”

İşte doğru yol çağrısına olumlu karşılık verip vermemenin hikâyesi budur. Bu hikâye durumu bütün yönleri ile açıklığa kavuşturur, peygamberlerin görevini ve davranış tarzını belirler ve işi bütünü ile meselenin asıl sahibine, O’nun dileği uyarınca vereceği hükme havale eder.

Açıkladığımız gerçek Peygamberimize anlatıldıktan sonra müşriklerin olağan-üstü mucize istekleri gündeme getiriliyor. Bu isteğin yüce Allah’ın değişmez kanununu bilmemekten kaynaklandığı belirtiliyor bu isteğe olumlu karşılık verilmemesinin yüce Allah’ın insanlara yönelik merhametini simgelediği vurgulanıyor. Çünkü eğer bu öneri gerçekleştirilse o takdirde insanların inanmazlıklarını kesin bir toplu-kırım cezası izleyecektir. Bunun yanısıra yüce Allah’ın tüm evreni çekip çeviren duyarlı takdirinin bir yönüne, bu takdirin bütün canlıları kapsayan yaygınlığına dikkat çekiliyor. Bu yaygın takdir, bütün canlıları içine alan ilâhi geleneğin gerisinde yatan hikmetin mesajını duyuruyor. Son olarak hidayetin ve sapıklığın ardında saklı duran sırlara ve kanunlara, yüce Allah’ın engel tanımaz dileği uyarınca işleyen sırlara ve kanunlara parmak basılıyor. Okuyoruz:
37- “Muhammed’e, Rabbinden bir mucize indirilseydi ya ” dediler. De ki; “Allah’ın böyle bir mucize indirmeye gücü yeterlidir, fakat onların çoğu bilgiden yoksundur.

38- Yerde kımıldayan bütün hayvan türleri ve kanatları ile uçan bütün kuş çeşitleri sizler gibi birer canlılar topluluğudurlar. Biz hiçbir şeyi o kitabın dışında bırakmadık. Sonra bunlar, Rabblerinin huzurunda biraraya getirirler.

39- Bizim ayetlerimizi yalanlayanlar karanlıklar içinde bocalayan sağırlar ve dilsizlerdir. Allah dilediği kimseyi şaşırtır, dilediği kimseyi de doğru yola iletir.

Müşrikler daha önceki peygamberler eli ile gösterilen somut olağanüstülükler gibi olağanüstü mucizeler istiyorlardı. Kur’an’da yeralan öbür ayetler ile yetinmiyorlardı. Oysa bu ayetler olgunluk düzeyine ermiş insan idrakine hitap ediyor, insanın olgunluk çağına erişini ilân ediyor, bu olgunlaşmaya saygı gösteriyor, ona bu yüksek düzeyden sesleniyordu. Üstelik Kur’an, somut olağanüstülükleri görmek isteyen insan kuşağının sahneden çekilmesi ile ortadan kalkacak geçici bir mesaj kitabı değildi. Tersine Kıyamet gününe kadar varlığını sürdürerek mucizevi anlatımı ile insan idrakini karşı karşıya bırakmakta devam edecekti.

Müşrikler olağanüstü somut mucizeler istiyorlardı. Fakat yüce Allah’ın bu konudaki kanunun farkında değillerdi. Yüce Allah olağanüstü somut mucizenin gelişinden sonra çağrının mesajını yalanlayanları derhal yakalıyor, onları dünyada helâke uğratıyordu. Yüce Allah’ın neden onların olağanüstü mucize isteklerini karşılamadığını kavrayamıyorlardı. Yüce Allah bu somut mucizelerinden sonra da onların inkârcılıklarını sürdüreceklerini biliyor -Nitekim kendilerinden önce gelip geçmiş bazı kavimler öyle yapmışlardı- o zaman da helâke uğramayı hakedecekler. Oysa yüce Allah onlara mühlet tanımayı diliyor ki, içlerinden inanacak olanlar inansın, inanmayanların da bellerinden ileride mümin olacak olan kuşakların tohumlarını, spermlerini çıkarsın. Buna rağmen bu adamlar yüce Allah’ın kendilerine mühlet verme nimetine, başka bir deyimle ne gibi sonuçlar doğuracağını bilmeden sundukları öneriyi kabul etmemekle kendilerine bağışladığı nimete karşı şükretmiyorlar, bu nimetin değerini bilmiyorlar!

Okuduğumuz ayette onların bu önerisi hatırlatılıyor, arkasından onların çoğunluğunun bu önerinin arkasından neler geleceğini bilmedikleri, yüce Allah’ın bu öneriyi neden karşılamadığını kavrayamadıkları vurgulanıyor; yüce Allah’ın böyle bir mucizeyi indirecek yeterli güce sahip olduğu, fakat hikmeti yüzünden bu öneriyi gerçekleştirmediği, kendi üzerine borç yazmış olduğu merhametinin bunun arkasından gelecek belâyı önlediği açıklanıyor. Tekrarlıyoruz:

“Muhammed’e Rabbinden bir mucize indirilseydi ya” dediler. De ki; `Allah’ın gücü böyle bir mucize indirmeye yeterlidir, fakat onların çoğunluğu bilgiden yoksundur.”

Arkasından ayet akışını değiştirecek müşriklerin kalblerine başka bir kanaldan girmeye çalışıyor. Bu kalblerde varolan irdeleyici ve araştırıcı yetenekleri uyararak onları çevrelerini kuşatan varlıklara yöneltmeyi deniyor, bu varlıkların barındırdıkları doğru yola iletici kanıtları, iman etmeye çağırıcı mesajları algılamalarını, bunların üzerinde durup düşünmelerini sağlamaya çabalıyor:

“Yerde kımıldayan bütün hayvan türleri ve kanatları ile uçan bütün kuş çeşitleri sizler gibi birer canlılar topluluğudur. Biz hiç bir şeyi o kitabın dışında bırakmadık. Sonra bunlar Rabblerinin huzurunda biraraya getirilirler.”

İnsanlar şu evrende yalnız değildirler ki, varlıklarının tesadüfi olduğu, ha-yatlarının başıboş olduğu söz konusu olabilsin. İnsanların çevresinde hepsi de belirli bir düzene bağlı olarak yaşayan başka birçok canlılar vardır. Bu düzen ortada bir amacın, bir ön-tasarının ve bir hikmetin olduğunu kanıtlar. Bunun yanısıra yaratıcının birliğini ve bütün yaratıkları etkisi altında tutan ön tasarlayıcılığın, çekip çevirici iradenin birliğini de yansıtır.

Yeryüzünde kımıldayan, hareket yolu ile yer değiştiren birçok canlılar vardır. Bu kategoriye böcek, dört ayaklı sürüngen, omurgalı gibi türlere ayrılan bütün canlılar girer. Yine yeryüzünde kanatları ile uçan birçok kuşlar vardır. Bu kategoriye de bütün kuş ve sinek türleri ile diğer uçabilen canlılar girer. Bütün bu canlı türleri kendi aralarında ortak özelliklere, ortak yaşama biçimine sahip ayrı bir toplum, ayrı bir aile oluştururlar. Tıpkı insan topluluğu, insanlık ailesi gibi. Yüce Allah hiçbir canlı türünü, hiçbir varlık kesimini ön-tasarlayıcı ve çekip çevirici iradesi dışında bırakmadığı gibi bu türlerin ve kesimlerin tek tek sayılarını hesaplayan bilgisinin kapsamı dışında da bırakmamıştır. Son aşamada bütün canlılar Rabblerinin huzurunda toplanacaklar ve yüce Allah haklarında dilediği kararı verecektir.

Bu kısa ayet hayat ve canlılara ilişkin gerçeği kesin bir dille açıkladığı gibi bunun yanısıra gözler önüne serdiği yüce Allah’a ait kapsamlı gözetime, yaygın tedbirliliğe, geniş bilgiye ve üstün kudrete ilişkin ufuklarla insanın kalbini ürpertiyor. Bu boyutlardan hangisi hakkında etraflı bir konuşmaya dalarsak bu tefsir kitabının boyutlarını aşmamız kaçınılmaz olur. O halde ayetlerin akışına bağlı kalarak bu konuyu geçiyoruz. Çünkü buradaki başlıca amacımız kalbleri ve kafaları böylesine iç-düzene göre yaşayan canlıların varlığına, bunların yüce Allah’ın çekip çevirici iradesinin etkisi altında bulunuşuna, bu canlıların Allah’ın bilgisinin kapsamı ve sayımı altında oluşuna ve son aşamada hepsinin Rabblerinin huzurunda biraraya geleceğine yöneltmektir. Dahası, kalbleri ve akılları bu baş döndürücü ve sürekli gerçeğin içerdiği kanıtlara ve ipuçlarına yöneltmektir. Çünkü bu kanıtları ve ipuçları sadece bir insan kuşağının görebileceği olağanüstülüklerden ve somut mucizelerden daha önemli ve daha ibret vericidirler.

Coşkun sele benzeyen bu surenin ayetlerinden oluşan bu dalga hidayetin ve sapıklığın ardında saklı duran yüce Allah’ın dileğini ve kanunu, bu dilek ile bu kanunun hidayet ve sapıklık durumlarında insan fıtratı karşısında taşıdıkları anlamları açıklayarak noktalanıyor. Okuyoruz:

“Bizim ayetlerimizi yalanlayanlar karanlıklar içinde bocalayan sağırlar ve dilsizlerdir. Allah dilediği kimseyi şaşırtır, dilediği kimseyi de doğru yola iletir.”

Bu ayet işitenlerin ilâhi çağrıya olumlu karşılık verdiklerine ve olumlu karşılık vermeyenlerin ölü olduklarına ilişkin, bir önceki ayette açıklanan gerçeği tekrar anlatıyor. Fakat bu ayet söz konusu gerçeği başka bir biçimde ve başka bir sahnede dile getiriyor. Gerek evrenin sayfalarına dağılmış v,. gerekse Kur’an-ı Kerim’in sayfalarında kayda geçmiş ilâhi ayetleri yalanlayanlar, algılama cihazları işlemez hale geldiği için bu yalanlama eylemine girişiyorlar. Onlar sağırdırlar, kulaklarına gelen sesleri işitemezler; dilsizdirler, konuşamazlar; karanlıklar içinde bocalıyorlar, göremezler.

Yalnız onların bu kusurları herhangi bir somut organik yapısı bozukluğundan kaynaklanmıyor. Çünkü onların gözleri, kulakları, dilleri vardır. Fakat idrak mekanizmaları dumura uğramıştır. Sanki bu organları algılama ve iletme fonksiyonlarını yitirmiş gibidir. Durum budur. Yoksa gerek evrendeki ve gerekse Kur’an’daki ayetler özlerinde etkileme ve mesaj verme gücü taşımaktadırlar. Ama bunun için önce algılanmaları ve idrak mekanizması tarafından benimsenmeleri gerekir. Bu ayetlerden yüz çeviren kimsenin mutlaka fıtratı bozulmuş, yozlaşmıştır, hidayet eşliğinde yaşamaya elverişli olma niteliğini yitirmiştir, böylesine yüksek düzeyli bir hayata artık lâyık değildir.

Bunların hepsinin gerisinde yüce Allah’ın özgür dileği vardır. Bu özgür dilek `insan” denen şu varlığın hem hidayete ve hem sapıklığa yatkın, ikizli yaratılışta olmasını kararlaştırmıştır. İnsan bu iki yönden birini kendi serbest iradesi ile seçiyor, bu konuda baskı ve zorlama altında değildir. Bunun yanısıra yüce Allah bu özgür dileği ile dilediğini saptırır ve dilediğini doğru yola erdirir. Yüce Allah doğru yolu bulmaya çalışana yardım eder, bu yola girmemeye inad edeni saptırır ve hiçbir kuluna haksızlık etmez.

İnsanın doğru yola ya da sapıklığa yönelişi yüce Allah’ın özgür dileği ile yarattığı fıtratından kaynaklanır. Gerek o tarafa ve gerekse bu tarafa doğru olan yöneliş işin başında yüce Allah’ın özgür dileğine göre yaratılmıştır. O tarafa ve bu tarafa yönelişin doğurduğu hidayet ve sapıklık biçimindeki sonuçlar da yüce Allah’ın özgür dileğinden kaynaklanır. Yüce Allah’ın dileği etkin ve mutlaktır. Hesap ve ceza insanın elinde olan yön seçme iradesinin sonucudur. Gerçi iki tarafa yöneliş yeteneği aslında yüce Allah’ın dileğine dayanır, ama bu durum kulun tercih etme yetkisini ortadan kaldırmaz.

EZİYETLERLE DOLU YOL

Bu ayetler gurubunu gözden geçirmeyi tamamladıktan sonra şimdi de bu ayetlerin her kuşaktan tüm İslâm dâvetçilerine yönelik direktifinin içerdiği ibret derslerini kısaca özetleyelim. Bu direktifin çapı belirli tarihi şartların özel çerçevesini aşar, bütün kuşakları ve tüm dâvetçileri kapsamı içine alır, böylece bu dinin yer ve zaman şartlarından bağımsız, genel dâvet metodunun esas!arını çizer. Burada bu metodun bütün yönlerini ayrıntılı biçimde incelememiz mümkün olmadığı için sadece ana hatları, önemli yol işaretleri üzerinde duracağız.

İnsanları Allah’a çağırma yolu çetindir; tersliklerle, sıkıntılarla kaplıdır. Gerçi yüce Allah’ın hakka yönelik desteği, zaferi mutlaka gerçekleşir, bunda kuşku yok. Ama bu destek, bu zafer yüce Allah’ın bilgisine ve hikmetine göre takdir ettiği zaman gelir. Bu “belirlenmiş zaman” bizim bilgimize kapalı bir “gayb” konusudur. O’nun yüce Allah’dan başka, -hatta peygamber bile- bilmez. Bu yolun çetinliği, sıkıntısı şu iki faktörden kaynak!anır:

1 ) Çağrının ilk plânda yöneltildiği kimselerin yalan!amaları, kârşı çıkışları, çağrının bayraktarlarına açtıkları savaş ve uyguladıkları baskılar.

2) Çağrının bayraktarlığını üstlenenlerin vicdanlarında be!iren insanları hemen hidayete erdirme arzusu. Bu kimseler tadını aldıkları, hazzını yaşadıkları gerçeğin bir an önce diğer insanlar tarafından da paylaşılması hususunda sabırsız bir arzu duyarlar içlerinde. Gerçeğe yönelik bir heyecan ve onu bir an önce başarıya ulaşma tutkusuna kapılırlar genellikle. Bu sabırsız arzu, bu tutku karşıtların yalanlamalarından, yüz çevirmelerinden, savaş açmalarından ve baskılarından daha az önemli bir sıkıntı değildir. Her ikisi de bu yolun zorluğuna sebep olan faktörlerdir.

Kur’an-ı Kerim’in yukarda okuduğumuz ayetlerinde dile gelen direktifi bu sıkıntıya çare ve çözüm getiriyor. Şöyle ki, sözünü ettiğimiz ayet!er bize anlatıyorlar ki, bu dini yalanlayan!ar, ya da ona ilişkin çağrıya karşı savaş açanlar, benimsemeye çağırıldıkları i!kelerin gerçek olduklarının ve bu mesajları yüce Allah katından getirmiş olan Peygamberimizin doğru söylediğini kesinlikle biliyorlar. Fakat onlar bu bilgilerine rağmen bu çağrıya olum!u karşılık vermiyorlar, inat!a ve ısrarla inkârcılıklarını sürdürüyorlar. Çünkü canları yalanlamak ve yüz çevirmek istiyor! Yoksa bu gerçek doğruluğunun kanıtını beraberinde taşıyor. O fıtrata hitap ediyor, fıtrat canlı oldukça ve algı!ama cihazları sağlıklı oldukça buna olumlu cevap verir. Yüce Allah’ın buyurduğu gibi “Ancak işitebilenler olumlu cevap verebilirler.”

İnkâr edenlere gelince onların kalbleri cansızdır, on!ar ölüdür!er, sağırdırlar, dilsizdirler ve karanlıklar içinde bocalamaktadırlar. Peygamber ölülere ve sağırlara mesajını duyuramaz. Bu çağrının bayraktarlığını üstlenenlere ölüleri diriltmek düşmez. Onu ancak yüce Allah yapabilir.

Bunların hepsi işin bir tarafını oluşturur. Diğer tarafına gelince yüce Allah’ın yardımı, zaferi mutlaka imdada yetişecektir, bunda şüphe yok. Bu yolda olup biten her şey yüce Allah’ın son aşamada zaferin gerçekleşmesine ilişkin kanunu nasıl aceleye getirilip öne alınamıyorsa, nasıl O’nun bu yoldaki kesinleşmiş hükmü değiştirilemiyorsa, aynı şekilde bu yardımın, bu zaferin gerçekleşme zamanı da öne alınamaz, bu zamana ilişkin kesin hükmü değişmez. Bu dâvanın bayraktarları eziyetlere uğruyorlar, ya;anlamalar ile karşılaşıyorlar diye yüce Allah belirlenmiş, zamana bağlanmış kararını öne almaz. Bu bayraktar Peygamber de olsa bu böyledir. Çünkü dâva bayraktarının sabırsızlığa kapılmadan kendini yüce Allah’ın takdirine teslim etmesi, mırın-kırın etmeden eziyetlere katlanması ve hiç kuşku duymadan son gülenin kendisi olacağına inanması gerekir. Yardımı ve zaferi belirli bir sürenin sonuna ertelemenin gerisinde yatan maksat bu gerekliliklerin dâvetçiler tarafından kavranmasıdır.

Kur’an’ın bu direktifi bu dinde Peygamber’in -ve O’nun arkasından gelen her kuşaktan dâvet bayraktarlarının- rolünü, fonksiyonunu belirliyor. Bu fonksiyon tanıtma, duyurma (tebliğ), yola devam etme ve yolda karşılaşılacak olan sıkıntılara sabırla katlanmadır. İnsanların hidayete ermelerine ya da sapıklığa düşmelerine gelince bu konu Peygamberin görev alanı ve gücü dışında kalır. Hidayet ve sapıklık yüce Allah’ın değişmez kanununa bağlıdır. Peygamberin sevdiğini hidayete erdirmeye ilişkin arzusu bu kanunda değişiklik yapamayacağı gibi çağrısına inatla karşı koyan, savaş açan bazı karşıtlarına yönelik can sıkıntısı da bu kanunun hükümlerini değiştiremez. Bu konuda O’nun şahsı önemli değildir. Ayrıca O’nun hesabı aracılığı ile hidayete erenlerin sayısına da bağlı değildir. O’nun hesabı görevini yapma, sabretme, bağlılık gösterme ve emredildiği yoldan da dosdoğru gitme derecesine göre tutulur. Bunun ötesinde insanların işi yüce Allah’a kalmıştır. Tıpkı yüce Allah’ın buyurduğu gibi:

“Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir.” (En’am Suresi: 39)

“Eğer Allah dileseydi onların tümünü doğru yolda biraraya getirirdi.” (En’am Suresi: 35)

“Ancak işitebilenler çağrıya olumlu cevap verebilirler.” (En’am Suresi: 36)

Daha önce yüce Allah’ın hidayet ve sapıklığa ilişkin özgür dileği ile insanların yönelişleri, çabaları arasındaki ilişkiyi yeterli derecede açıklamıştık.

Bundan dolayı bu dine çağrı bayraktarlığını üstlenenlerin çağrılarını yönelttikleri kimselerin önerilerine uyarak bu dinin çağrı yönteminin ilâhi karakterini yozlaştırmamaları, söz konusu kimselerin arzuları, keyifleri ve ihtirasları uyarınca bu dini şirin gösterme gayretkeşliğine yanaşmamaları gerekir. Vaktiyle müşrikler, o günün alışkanlıkları ve idrak düzeyleri uyarınca somut mucizeler istiyorlardı. Kur’an-ı Kerim, değişik yerlerinde bize bu durumu anlatıyor. Bu tür ayetlerin bazılarını bu surede okuyoruz ki, başlıca örnekleri şunlardır:

“Müşrikler `Muhammed’e bir melek indirilseydi ya’ derler.” (En’am Suresi: 8)

“Müşrikler `Muhammed’e Rabbinden bir mucize gelseydi ya’ derler.” (En’am Suresi: 37)

“Onlar kesin bir dille Allah adına yemin ederek eğer kendilerine bir mucize gelirse O’na mutlaka inanacaklarını söylediler.” (En’am Suresi: 109)

Başka surelerde bu önerilerin çok daha şaşırtıcı örnekleri ile karşılaşıyoruz. Meselâ İsra suresinde bize verilen şu örnek bunlardan biridir. Okuyoruz:

“Kâfirler dediler ki; `Bize yerden kaynaklar fışkırtmadıkça sana inanmayız.

Veya hurmalıkların, bağların olup aralarından ırmaklar akıtmalısın.

Yahud iddia ettiğin gibi göğü tepemize parça parça indirmeli, ya da Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin.

Veya altın bir köşkün olmalı, yahut göğe çıkmalısın, ama oradan okuyabileceğimiz bir kitap indiremezsen o yükselişine inanmayız.” (İsra Suresi: 90-93)

Bu tür önerileri içeren bir başka şaşırtıcı örnek de Furkan suresinde yer alıyor. Okuyoruz:

“Kâfirler dediler ki; `Bu ne biçim bir peygamber ki, yemek yer, sokaklarda gezer? O’na kendisi ile birlikte uyarma görevi yürüten bir melek indirilseydi ya! Yahud kendisine bir hazine verilseydi ve ürünleri ile beslenebileceği bir bahçesi olsaydı ya!” (Furkan Suresi: 7)

Surenin yukarda okuduğumuz ayetlerinde dile gelen dolaysız Kur’an direktifi, Peygamberimize ve müminlere, çağrıya muhatap olan insanların istedikleri mucizeleri gösterme arzusuna kapılmayı yasaklıyor. Bilindiği gibi bu konuda Peygamberimize şöyle buyuruluyor:

“Eğer onların sırt çevirmeleri ağırına gitti ise elinden geliyorsa yerkürenin derinliklerine inen bir yarık ya da göğe çıkaracak bir merdiven bul da onlara bir delil getir. Eğer Allah dileseydi, onları doğru yolda biraraya getirirdi. O halde sakın cahillerden olma.

Ancak işitebilenler çağrıya karşılık verebilirler. Ölülere gelince onları Allah diriltebilir, sonra hepsi O’nun huzuruna çıkarılırlar.” (En’am Suresi: 35-36)

Bunun yanısıra müşriklerin eğer kendilerine bir mucize gelirse ona kesinlikle inanacaklarına dair kesin bir dille yemin etmeleri üzerine müminler bu isteklere cevap verme arzusuna kapılınca yüce Allah’ın şu uyarısı ile karşılaştılar:

“De ki; `Mucizeler sırf Allah’ın tekelindedir! Hem bilmiyorsunuz ki, eğer o mucize gelse onlar yine inanmazlar.

Onların gönüllerini ve gözlerini ters çevirerek kendilerini iman etmekten kaçındıkları ilk durumlarına döndürür ve azgınlıkları içinde debelenmeye bırakırız.” (En’am Suresi: 109-110)

Yüce Allah, bu uyarıyı müminlere şunun için yöneltti. Her şeyden önce bilsinler ki, ilâhi mesajı yalanlayanların eksikliğini çektikleri şey gerçeği kanıtlayan mucize ya da kanıttır. Onların eksiği sesleri işitme yeteneğini yitirmeleri, ölü olmaları ve yukarda açıklamaya çalıştığımız hidayet ve sapıklığa ilişkin ilâhi kanuna göre hidayetten pay almamış olmalarıdır. Bunun hemen arkasından müminlerin öğrenecekleri diğer bir ilke de şudur: Bu din yüce Allah’ın değişmez kanunları uyarınca yoluna devam eder ve birtakım öneri heveslilerinin arzularına ve ihtiraslarına boyun eğmekten yüce bir konumdadır, böyle bir uzlaşmacılığa asla tenezzül etmez!

Bu bakış açısı bizi bu Kur’an direktifi ile ilgili daha geniş bir alana iletir. Bu direktif belirli bir zaman dilimine, belirli bir olaya özgü olmadığı gibi belirli bir öneriye de bağlı değildir. Zaman değişir, insanların arzuları da başka önerilerde somutlaşabilir. Buna göre yüce Allah’ın dininin çağrı bayraktarlığını üstlenenler insan arzularının baskısı altında gerçekten sapmamalıdırlar.

Nitekim günümüzde bazı İslâm dâvetçileri İslâm inancını “teorik bir doktrin”in kalıplarına dökerek yazıya geçirmeye kalkışıyorlar. Bu girişimin altında birtakım insanların önerilerine olumlu karşılık verme gayretkeşliği yatar. Böylece basit yeryüzü kaynaklı düşünce ekollerine özeniyorlar. İnsanlık bu ekollere bir süre için dört elle sarılıyor. Sonra zamanla görülüyor ki, bunların tüm içeriği kusur, saçmalık ve çelişkilerden ibaretmiş. Bazı İslâm dâvetçileri de İslâm düzenini, bir sosyal düzen programının ya da ayrıntılı bir hukuk programının kalıpları için sayfalara dökmeye kalkışırken aynı arzunun baskısı altında kalıyorlar. Bu kimseler İslâm’ın sosyal düzeninden türettikleri bu ayrıntılı sosyal ve hukuki programlar aracılığı ile cahiliye düzeninin İslâm’la ilgisiz problemlerini çözmeye, mevcut şartlarını düzene koymaya kalkışırlar. Çünkü cahiliye zihniyetinin taraftarları “İslâm, sadece bir inançtır, onun pratik hayata ilişkin genel bir düzeni yoktur” diyorlar ya, işte bu çözümler ile onların istekleri karşılanarak gözlerine girilecektir sözde! Oysa onlar cahiliye zihniyetinden kaynaklanan tutumlarını devam ettirerek tağutun, yüce Allah dışı kaynakların yargısına dayanmayı sürdürüyorlar. Yüce Allah’ın şeriatın ı ne uyguluyorlar ve ne de bu şeriatın yargısına teslim oluyorlar.

Bütün bunlar onur kırıcı girişimlerdir. Hiç bir müslüman değişken düşünce modalarının arzularına uyayım diye, Allah yoluna çağırma yöntemlerini geliştirme adı altında bu girişimlere başvurmamalı, bu oynak ve sebatsız isteklerin peşine takılmamalıdır.

Bundan daha onur kırıcı bir girişim var ki, o da İslâm’a başka kılıklar giydirmek isteyenlerin, ona herhangi bir zaman diliminde geçerli olan yabancı bir sıfata yakıştırmaya kalkışanların girişimidir. Sosyalizm, demokrasi ve benzerleri gibi. Böyleleri İslâmı bu onur kırıcı takdimleri ile ona hizmet ettiklerini sanıyorlar. “Sosyalizm, insan yapısı bir sosyoekonomik doktrindir, doğru ve yanlış olma ihtimallerine açıktır. “Demokrasi” de insan yapısı bir sosyal düzen ya da rejim biçimidir. O da insan yapısı olmanın doğal sonucu olarak doğru da olabilir, yanlış da. İslâm ise inanca dayalı düşünceyi, sosyoekonomik sistemi, yürütme ve örgütlenme sistemini içeren bir yaşama tarzıdır. Allah yapısı olması açısından kusurdan, eksiklikten arınmıştır. Acaba yüce Allah’ın sistemine, kullar katında insan yapısı bir sıfatla aracılık etmek isteyen kimsenin İslâm karşısındaki durumu nedir? Daha doğrusu yüce Allah’a kullar katında kulların sözleri ile aracılık yapmaya girişen kimsenin İslâm karşısındaki durumu nedir?

Arapların cahiliye döneminde müşriklerin bütün müşrikliği, bazı yaratıkları yüce Allah ile kendileri arasında aracı olarak tanımaları, onları dost ve dayanak edinmeleridir. Tıpkı yüce Allah’ın buyurduğu gibi:

“Allah’ı bırakıp da putları dost edinenler `Onlara, sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz’ derler.” (Zümer Suresi: 3)

İşte şirk budur. Peki, bir de şöylelerini düşünelim: Bunlar kendileri ile yüce Allah arasında kullardan aracı tutmuyorlar da kullar katında yüce Allah’a kulların sistemlerinden ya da doktrinlerinden birini aracı olarak tutuyorlar. Aman Allah’ım, ne çirkin ve ne iğrenç bir girişim!

İslâm İslâm’dır, sosyalizm sosyalizmdir, demokrasi de demokrasidir. İslâm yüce Allah’ın sistemidir, onun yüce Allah’ın taktığı addan başka bir adı, yüce Allah’ın yakıştırdığı sıfattan başka bir sıfatı yoktur. Diğer ikisi ise insan yapısı, insan deneyimlerinin ürünü birer beşeri sistemdir. İnsanlar İslâmı seçeceklerse bu, ilke uyarınca seçsinler. İnsanları yüce Allah’ın dinine çağırma görevini üstlenen bir müslümanın yüce Allah’ın dinine yararlı olacağını sanarak insanların gelip geçici heveslerini tatmin etmeye kalkışması, değişken düşünce modalarına ayak uydurmaya girişmesi doğru değildir.

Üstelik bu dinlerini küçük görenlere, yüce Allah’ın ululuğunu gerektiği gibi anlamamış olanlara soruyoruz. Siz bugün İslâmı insanlara “sosyalizm” ya da “demokrasi” yaftası altında sunuyorsunuz. Çünkü bu iki sistem “çağımızın modalaşmış iki sosyal ve politik akımıdır. Peki bir zamanlar da insanlar tarafından en çok tutulan sistem “kapitalizm” idi, bu sisteme tutunarak derebeylik (feodalite) düzeninden çıkıyorlardı. Başka bir zamanlarda gözde olan moda sistem monarşi (mutlakiyet) rejimi idi. Çünkü bu sistem sayesinde dağınık eyaletler bir bayrak ve tek otorite altında birleştirilebiliyordu. Meselâ Bismark dönemi Almanya’sı ile Mazzini dönemi İtalya’sında olduğu gibi. Kim bilir yarının moda sistemleri, tutulan sosyo-ekonomik sistemleri, gözde kul-işi rejimleri neler olacak? Acaba bu modaya ayak uydurmaya çalışanlar yarın İslâmı insanlara sempatik gelecek bir kılık içinde sunma gayretkeşliği uğruna İslâmdan ne ad altında söz edecekler, onun hakkında nasıl konuşacaklar?

İşte gerek incelemekte olduğumuz yukardaki ayetler ve gerekse Kur’an’ın diğer ayetlerinin direktifi bütün bu söylediklerimizi içerir. Bu direktif çağrı bayraktarının dinini yüksekte tutmasını, şunun bunun önerilerine cevap verme gayretkeşliğine kapılmamasını, başka bir isimle veya başka bir yafta ile onu süslemeye kalkışmamasını, insanlara onu tanıtırken kendi yönteminden, kendi üslubundan başka bir yöntem ve üslup kullanmamasını istiyor. Yüce Allah’ın varlıklara ihtiyacı yoktur. Kulluğu sırf Allah’ın tekelinde görerek, O’nun dışındaki her şeyin kulluğundan sıyrılarak bu dini kabul etmeyenlere bu dinin ihtiyacı yoktur. Tıpkı yüce Allah’ın ne itaatkârlara ve ne de asilere ihtiyacı olmadığı gibi.

Bir de şunu unutmamak gerekir. Bu din, yüce Allah’ın insanlar tarafından benimsenmesini istediği ilkeleri ve özellikleri bakımından orijinal olduğu gibi uygulama yöntemi ve insan fıtratına hitap etme üslubu bakımından da orijinaldir, kendine özgü bir kimliğe sahiptir. Bu dini bu ilkeleri ile, bu özellikleri ile, bu uygulama yöntemi ve bu üslubu ile yeryüzüne indiren, insanı yaratan ve onun iç dünyasında ne gibi duyguların cirit attığını bilen yüce Allah’tır.

İncelemekte olduğumuz bu ayetler grubunda Kur’an’ın insan fıtratına asıl hitap ettiğini somutlaştıran bir örnek vardır. Bu örnek birçok benzerinin sadece bir tanesidir. Bu örnekte insan fıtratı ile evrensel varlık arasında bağ kuruluyor, evrensel mesajlar insan fıtratına yansıtılıyor, insan varlığı bu mesajları algılasın diye uyandırılmaya çalışılıyor. Çünkü yüce Allah, eğer bu mesaj insan fıtratının derinliklerine güçlü bir frekansla ulaşırsa fıtratın ona da karşılık vereceğini iyi biliyor. Nitekim O bize “Ancak işitebilenler çağrıya olumlu karşılık verirler.” buyuruyor.

Bu ayetler grubunda karşılaştığımız örnek şudur:

“Muhammed’e, Rabbinden bir mucize indirilseydi ya” dediler. De ki; “Allah’ın böyle bir mucize indirmeye gücü yeterlidir, fakat onların çoğu bilgiden yoksundur.”

Bu ayette önce yüce Allah’ın ayetlerini yalanlayanların, onlara karşı çıkanların ve kendi kuşakları tarafından görülüp sona erecek nitelikte somut mucize isteyenlerin sözleri naklediliyor. Arkasından kalblerine oturacak etkinlikte bir üslupla bu önerilerinin gerisinde ne olduğu, eğer bu önerileri kabul edilse arkasından ne geleceği açıklanıyor. Arkasından gelecek olan akibet kıskıvrak yakalanma ve toplu-kırıma uğramadır. Yüce Allah’ın mucize göndermeye gücü yeterlidir. Fakat onun gönderilmemesini gerektiren faktör, O’nun kullarına yönelik merhametidir; bu öneriye olumlu karşılık vermemesi O’nun hikmetinden kaynaklanıyor.

Daha sonraki ayette sözün akışı ansızın değiştiriliyor. Müşrikler içinde sıkışıp kaldıkları dar düşünce kalıbından çıkarılarak uçsuz-bucaksız evrenin enginliklerine iletiliyor, dikkatleri çevrelerini kuşatan büyük mucizelere çekiliyor. Bu mucizelerin yanında kendi istedikleri somut mucize sönük ve önemsiz kalıyor. Evrenin dayanıklı yapısında yeralan ve gerek kendilerinden önce gerek kendilerinden sonraki tüm insanlârın iyi bakınca görebildikleri ve görebilecekleri sürekli mucizelere bakışları yöneltiliyor. Okuyoruz:

“Yerde kımıldayan bütün hayvan türleri ve kanatları ile uçan bütün kuş çeşitleri sizler gibi birer canlılar topluluğudurlar Biz hiçbir şeyi o kitabın dışında bırakmadık. Sonra bunlar, Rabblerinin huzurunda biraraya getirilirler.”

Bu baş döndürücü bir gerçektir. O günün müşrikleri bu gerçeğin müthişliğini sadece gözlemleri ile fark edebilirlerdi. Çünkü onlarda henüz sistematik bilgi gelişmemişti. Bu gerçek onların çevrelerinde yaşayan canlıları, kuşları ve böcekleri bağımsız aile toplulukları halinde bütünleştiriyor. Bu ailelerin herbirinin ayrı karakteristikleri, ayrı özellikleri ve ayrı örgütlenme sistemleri vardır. İnsanoğlunun bilgi düzeyi yükseldikçe bu gerçeğin görüş alanı genişler. Fakat insan bilimi gerek bu gerçeğin özüne ve gerekse bu özün uzantısı olan bilgimize kapalı gayb bölümüne başka bir şey ekleyemez. Bu gerçek yüce Allah’ın ledünni (kendine özgü) bilgisinin ve çekip çevirici iradesinin her şeyi kuşattığı gerçeğidir ki, evrende gözle görülebilen deminki gerçek bu gerçeğe tanıklık ediyor onu kanıtlıyor. ‘

Şimdi düşünelim. Müşrikler somut mucize istiyorlardı. Gözlerini açtıkça, gözlemlerini sürdürdükçe, evrenin geçmiş ve gelecek olaylarının sürecini kavradıkça görebilecekleri büyük olağanüstüler karşısında daha önce istedikleri somut mucizeler nerede kaldı, acaba?

Bu örnekte gözlediğimiz Kur’an yöntemi sadece şunu yapıyor. insan fıtratı ile evren arasında bağlantı kuruyor, evren ile fıtrat arasındaki irtibat kanallarını açıyor, sonra da bu şaşırtıcı ve baş döndürücü evrenin ve derin boyutlu mesajlarını insan varlığına akıtmasını sağlıyor.

Kur’an yöntemi insan fıtratına teorik, zihni nitelikte birtakım teolojik tartışmalar sunmuyor, ona “Tevhid” biliminde görüldüğü gibi İslâm sistemine yabancı birtakım “kelâmi (sözel)” tartışmalar da sunmuyor. Ona rasyonel ya da materyalist felsefe spekülasyonları hiç sunmuyor. Ona sunduğu tek şey görünür ve görünmez kesimleri ile bu gerçek evrendir. Onu onunla karşılıklı iletişime, karşılıklı etkileşime ve karşılıklı mesaj alış-verişi düzenleyen yöntemden ayrılıp çıkmazlara ve kuytu lâbirentlere dalmamalıdır.

Daha sonraki ayette bu müthiş mucizeleri, bu olağanüstü büyük ayetleri yalanlayanların durumlarını açıklayan bir yorumla mesele noktalanıyor. Okuyoruz:

“Bizim ayetlerimizi yalanlayanlar karanlıklar içinde bocalayan sağırlar ve dilsizlerdir. Allah dilediği kimseyi şaşırtır dilediği kimseyi de doğru yola iletir.”

Görüldüğü gibi ayet, ayetleri yalanlayanların durumunu ve karakteristik özelliklerini anlatıyor. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler ve karanlıklar içinde bocalıyorlar. Ayrıca yüce Allah’ın hidayete ve sapıklığa ilişkin kanunu da açıklıyor. Bu kanun yüce Allah’ın hidayete veya sapıklığa ilişkin dileğini kulların yaratılış sözünü oluşturan fıtratın temel niteliğine bağlıyor.

Böylece bu meseleye ilişkin İslâm düşüncesinin tüm tarafları bütünleşiyor, kaynaşmış oluyor. Ayrıca hem çağrının yöntemi belirginlik kazanıyor hem de bu inanç sistemini hareket plânına yansıtan, değişik şartlarda, değişik kuşaktan insanlar ile yüzyüze gelen İslâm davetçisinin durumu anlatılıyor.

Öyle umuyorum ki, çağrının yöntemine ilişkin bu açıklamalar bu surenin tanıtma yazısında verilen konu ile ilgili bilgiler ile birlikte gidilecek yolu aydınlatır niteliktedir. Hiç şüphesiz başarı yüce Allah’dandır.

PUTPEREST MANTIĞI

Burada -peş peşe gelen ayet dalgalarının bu aşamasında- Kur’an’ın akışı müşriklerin fıtratlarını Allah’ın korkunç azabı ile yüzyüze getiriyor. Daha doğrusu Allah’ın korkunç azabıyla karşı karşıya getirirken korkunun etkisiyle tüm cahiliye birikintilerinden soyutlanan, dehşetin sarsıntısıyla bu birikintilerin birer birer döküldüğü, artık sahte tanrılar hikayesini unutan ve zaman kaybetmeden özünde tanıdığı, kurtuluş ve esenliği yalnızca O’ndan beklediği gerçek Rabbine yönelen fıtratlarıyla yüzyüze getiriyor.

Kur’an’ın akışı daha sonra kendilerinden önce geçen kavimlerin yok edildikleri yerler üzerinde düşünmelerini sağlamak için ellerinden tutuyor ve yol boyunca Allah’ın kanunun nasıl gerçekleştiğini, O’nun takdirinin ne şekilde işlediğini gösteriyor. Allah’ın peygamberlerini yalanlamalarının ardından yüce Allah’ın onları nasıl yavaş yavaş helâke sürüklediğini bakışlarına ve basiretlerine sunuyor. Nasıl imtihan üstüne imtihana -azap ve sıkıntıyla imtihanın ardından bolluk ve nimetlerle imtihana- tabi tutulduklarını, gafletten uyanmaları için nasıl fırsat verildiğini gözler önüne seriyor. Bütün bu fırsatları kaçınmaları, zorluk karşısında uyanmamalarının ardından nimetlere aldanmaları üzerine yürürlükteki ilahî kanun uyarınca Allah’ın takdirinin gerçekleşmesini, şiddetli azabın ansızın gelip çatmasını anlatıyor. “Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun ki, zalimler güruhunun arkası kesildi, soyu kurudu.”

Gönülleri derinden sarsan bu sahne henüz bitmemişken diğer bir sahne yer alıyor. Burada da onlar Allah’ın korkunç azabı ile karşı karşıya kalıyor, işitme ve görme organları iş görmez hale getiriliyor, kalplerinin üzerine mühür vuruluyor. Sonra da işitme, görme ve kavrama organlarını geri verebilecek Allah’dan başka bir ilah bulamaz oluyorlar.

Göz kamaştırıcı olduğu kadar dehşet verici olan bu iki sahneyle karşı karşıya getirilmişlerken onlara peygamberlerin görevinden söz edilmektedir: Peygamberlerin görevi müjdeleme ve korkutmadır. Bunun dışında bir görevleri söz konusu değildir. Ne olağan-üstü şeyler göstermek ne de birtakım isteklerde bulunanların isteklerine cevap vermek zorundadırlar. Onlar sadece tebliğ ederler. Müjdeleyip korkuturlar. Ardından bir grup insan inanır, yararlı iyi davranışlarda bulunur, dolayısıyla korkudan emin olur, üzüntüden kurtulur. Bir grup da yalanlar, karşı çıkar. Bu yalanlama ve karşı çıkmanın sonucunda da korkunç azabı tadar. O halde dileyen inansın, dileyen kâfir olsun.
40- De ki; “Eğer başınıza Allah’ın azabı kıyamet ile yüzyüze gelseniz, doğru konuşacaksanız söyleyin bakalım acaba (bu durumda) Allah’dan başkasına mı yalvarırsınız?

41- “Hayır, sırf O’na yalvarırsınız, O da dilerse feryadınıza konu olan belayı başınızdan aldırır, o zaman O’na koştuğunuz ortakları unutuverirsiniz.

ALLAH’IN AZABI

Bu ilahi sistem bu inançla insan fıtratına hitab ederken başvurduğu yöntemlerin bir yanını oluşturmaktadır. Bu da geçen bölümde, onun öncesinde ve surenin akışı içinde sonradan ele alınacak bölümlerde açıklananların diğer yanına eklenmektedir.

Orada canlılar alemindeki ilahî tedbirin ve düzenlemenin eserleri ve Allah’ın bilgisinin, kuşatıcılığı ve kapsayıcılığıyla insan fıtratına hitap edilmişti. Burada ise Allah’ın korkunç azabı ve insan fıtratının gönülleri derinden sarsan dehşet verici şekillerinden biri karşısındaki konumu ile hitap ediliyor. Bu esnada şirkin birikintileri ortadan kalkıyor. Fıtrat, gerçek Rabbini bilmek ve aynı zamanda, O’nu birlemek gibi temel özelliklerini örten bu birikintilerden soyutlanıyor.

“De ki; Eğer başınıza Allah’ın azabı kıyamet ile yüzyüze gelseniz, doğru konuşacaksanız söyleyin bakalım acaba (bu durumda) Allah’dan başkasına mı yalvarırsınız?”

Bu, insan fıtratını dehşet düşüncesiyle karşı karşıya bırakmaktır. Yüce Allah’ın yeryüzündeki azabı, mahfolma, yok olup gitme ya da Kıyametin beklenmediği bir sırada gelip çatması düşüncesi… Fıtrat bu şekilde uyarıldığı, bu dehşeti düşünmeye başladığı zaman, bu düşüncenin gerçek mahiyetini kavrar, -ki yüce Allah kavrayacağını biliyordu- bu gerçek karşısında titremeye başlar. Çünkü bu aynı zamanda kendi içinde gizli olan gerçeği açığa çıkarmaktadır. Yüce Allah bu gerçeğin fıtratın derinliklerinde gizli olduğunu bildiğinden dolayı ona düşünce yoluyla hitap etmektedir. Dolayısıyla fıtrat sarsılıyor, titriyor ve üzerine çullanmış birikintilerden kurtuluyor.

Yüce Allah onlara soruyor ve fıtratlarına yer eden doğruyu ifade etmesi için kendi dilleriyle doğru cevap vermelerini istiyor.

“Hayır, sırf O’na yalvarırsınız. O da dilerse feryadınıza konu olan belayı başınızdan aldırır, o zaman O’na koştuğunuz ortakları unutursunuz.”

Hayır sadece O’na yalvarırsınız. Şirkinizi tümden unutursunuz. Çünkü bu esnada- korku, fıtratlarını aslına döndürmüştür. Artık fıtrat kurtuluş için sadece Allah’a yönelecektir. Herhangi birini O’na ortak koştuğunu unutur. Hatta bu şirk olayını da unutur. Çünkü fıtratın gerçek Rabbini bilip tanıması özünde yer eden kalıcı bir gerçektir. Şirk ise, yüzeysel ve alışılmadık bir örtüdür. Yabancı etkenlerin ürünü bir olgudur. Fıtratın üzerine çullanmış birikintilerde yer alan yüzeysel bir örtüdür. Şiddetli bir korku sonucu insan fıtratı sarsılınca üzerine çullanmış cahiliyenin birikintileri birer birer dökülür, örtü uçuşur gider. Fıtratın gerçek yapısı ortaya çıkar. Artık yaratıcısına yönelik fıtri hareketini ortaya koyar. Hiçbir müdahalesinin, hiçbir etkinliğinin söz konusu olmadığı bu şiddetli korkuyu gidermesi için O’na yalvarır.

Dehşet karşısında insan fıtratının tavrı bundan ibarettir. Kur’an’ın akışı da müşrikleri bu gerçekle yüzyüze getiriyor. Yüce Allah’ın durumu ise, Kur’an’ın akışında karşılaşma anında açıklanmaktadır. Yüce Allah, yalvardıkları şeyi gideriyor. -ancak dilerse eğer- Çünkü O’nun iradesi serbesttir. Hiçbir şekilde bağlanamaz. Dilerse onlara cevap verir, gidermesini istedikleri şeyin tümünü ya da bir kısmını giderir. Aynı şekilde şayet dilerse takdiri, hikmeti ve bilgisi uyarınca onlara karşılık vermez.

Çeşitli etkenlerin sonucu ortaya çıkan sapmalar nedeniyle kimi zaman baş gösteren ve insanın özünde gizli bulunan, gerçek Rabbine yönelişi ve O’nu birleyişi gerçeğini örten şirk karşısında fıtratın tutumu bu olursa, acaba dinsizlik ve Allah’ın varlığını temelden inkâr etme karşısındaki tavrı ne olacaktır?

Ateistlik mücadelesini bu şekliyle sürdürenlerin buna kesinlikle inandıklarını ileri sürmelerinde -daha önce de söylediğimiz gibi- samimi oldukları konusunda derin şüphelerimiz vardır. Allah tarafından yaratılmış bir yaratığın, oluşumunun planında bu mühür bulunduğu, her hücrede ve her atomda somutlaşıp bünyesine karıştığı halde yaratıcı elin mührünü tamamen silecek bir duruma geleceğinden kuşku duyuyoruz.

Ancak, iğrenç eziyetlerden, kiliseyle girişilen barbar çatışmalardan, baskı ve zulümden, kendisi sapıkça zevklere daldığı halde, kilisenin, insanların fıtri isteklerini inkâr etmesi gibi Avrupa’nın uzun çağlar boyu yaşadığı bu uğursuz tarih… Evet, en sonunda Avrupalıları şaşkınlıktan ve iğrenç ortamdan kaçışın ifadesi olarak bu ateistlik, Allah tanımazlık akımına sürükleyen şey, işte bu tarihsel süreçtir.

Bu durum, yahudilerin bu tarihsel olguyu istismar etmelerine ve hıristiyanları dinlerinden uzaklaşmaya sürüklemelerine neden olmuştur. Amaç, rahatlıkla onları yönlendirmek, kolaylıkla içlerinde çözülme ve bunalımı yaygınlaştırmak ve “Talmud” ve “Siyon protokollarının” deyimiyle -eşek gibi- kullanmaktır. Yahudi, kiliseden kaçış sonucu insanları ateistliğe sürüklemek için Avrupa’nın şu uğursuz tarihini istismar etmenin dışında amacına ulaşamazdı.

Yahudi doktrinlerinden biri olan komünizmde somutlaşan dinsizliği, (ateizmi) yaygınlaştırmaya ilişkin yarım yüzyıldan beridir devletin sağladığı tüm imkânlarla sürdürülen zorlu çabalar boşa çıkmıştır. Çünkü bizzat Rus halkı halâ Allah inancına olan arzuyu fıtratının derinliklerinde taşımaktadır.

Kendisinden sonra devlet başkanı olan Kruşçev’in nitelendirdiği gibi, bar-bar Stalin II. Dünya Savaşı yıllarında kiliseyle anlaşmak ve önde gelen piskoposlarını serbest bırakmak zorunda kalmıştı. Çünkü savaşın baskısı, O’nu Allah inancının insan fıtratının temel özelliği olduğunu kabullenmeye zorlamıştı. Kendi görüşü ve çevresinde yer alan bir avuç iktidar sahiplerinin görüşü ne olursa olsun.

Yahudiler -Haçlılar için kullandıkları `eşeklerin yardımıyla- İslâmi inanç ve din olarak duyurulan milletlerin ruhlarında dinsizlik akımını yaygınlaştırma çabalarına girişmişlerdir. Bununla beraber İslâm bu ulusların gönüllerinde zaten silik ve soluk bir görünüm arz etmekteydi. Kitaplar aracılığıyla başlattıkları hakeret ve kahramanı hakkında yüceltme ve yardım konusunda sarf ettikleri tüm çabalara ve gerekse öncülük yaptığı akım hakkın-da yazdıkları, tüm kitaplara rağmen başarısızlığa uğramıştır. Bu nedenle yeni girişimlerinde, bu deneyiminden yararlanarak öncülük hareketlerinde laiklik, Allah tanımazlık bayrağını yükseltmeme yolunu seçmişlerdir. Aksine bu tür girişimlerin üstünde İslâm bayrağını yükseltmişlerdir. Böylece, Türkiye örneğin-de olduğu gibi, fıtratla çatışmanın önüne geçmiş oluyorlar. Sonra da bu bayrağın altında istedikleri çirkefi, pisliği, ahlâki çözülmeyi ve İslâm bölgesinde insanlığın kökünü tümden kurutma yöntemlerini gerçekleştirmeye koyulurlar.

Bununla beraber tüm bunların ötesinde kalıcılığını sürdüren ibret, zamanın birikimleri üstünden silindiği zaman fıtratın Rabbini iyice tanıması ve O’nu birlemek suretiyle boyun eğmesidir. Çünkü korku sonucu sarsıldığı zaman bu birikintiler birer birer dökülür, fıtrat bütünüyle onlardan soyutlanır ve kendisini ilk defa mü’min, itaatkâr ve sakınan bir kul olarak yarattığı şekliyle yüce yaratıcısına döner. Bütün bu tuzaklar içinde temelini sarsacak ve fıtratı yüce yaratıcısına döndürecek bir hak haykırışı yeterlidir. Yeryüzünde bu haykırışı gerçekleştirenler bulunduğu sürece batıl kurtulamayacak ve ne kadar çaba sarf etseler de yeryüzünden bu haykırış silinmeyecekdir.
GEÇMİŞ ÜMMETLER

42- Senden önceki birçok ümmetlere peygamberler gönderdik, dinlemediler. Bunun üzerine ola ki, bize yalvarırlar diye kendilerini sıkıntılara ve belâlara çarptırdık.

43- Bari sıkıntılarımız başlarına gelince bize yalvarsalardı ya! Fakat kalbleri katılaştı ve şeytan yaptıkları her şeyi olara cazip gösterdi.

44- Onlar kendilerine yapılan uyarıları unutunca bütün nimetlerin kapılarını yüzlerine açtık, nihayet sahip oldukları nimetler yüzünden şımarıklığa kapıldıklarında kendilerini ansızın, kıskıvrak yakalayıverdik de bütün ümitleri suya düştü!

45- Böylece, alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun ki, zalimler güruhunun arkası kesildi, soyu kurudu.

Bu yüce Allah’ın korkunç azabından bir örnekle karşılaştırmadır. Tarihsel olgudan bir örnek. İnsanların ne şekilde Allah’ın azabıyla karşı karşıya kaldıklarını, bu azapla karşı karşıya kalmalarının sonunun nasıl olduğunu, yüce Allah’ın onlara nasıl fırsat üstüne fırsat verdiğini, nasıl peş peşe uyarıda bulunduğunu gözler önüne seren ve yorumlayan bir örnek… Kendilerine bildirilenleri unuttukları, şiddet onları yüce Allah’a inanmaya ve O’na boyun eğmeye yöneltmediği, kendilerine verilen nimetler onları şükretmeye ve fitneden sakınmaya sevk etmediği, fıtratları bir daha düzelmeyecek kadar bozulduğu, hayatları artık düzelmeyecek kadar kokuştuğu zaman, onlar hakkındaki yüce Allah’ın sözü gerçekleşir ve üzerlerine hiçbir yurdun kurtulmasının söz konusu olmadığı yok edici azap indirilir.

“Senden önceki birçok ümmetlere peygamberler gönderdik, dinlemediler. Bunun üzerine ola ki, bize yalvarırlar diye kendilerini sıkıntılara ve belâlara çarptırdık.”

“Bari sıkıntılarımız başlarına gelince, bize yalvarsalardı ya! Fakat kalpleri katılaştı ve şeytan yaptıkları her şeyi onlara cazip gösterdi.”

Daha insan yapısı tarih bilimi doğmadan, Kur’an-ı Kerim’in insanlığa birçok olaylarını haber verdiği bu ulusların çoğu, insanlığın pratiğince bilinmektedir. İnsanoğlunun yazıya geçirdiği tarih, sonradan meydana gelmiş, daha yeni doğmuştur. Yaşı küçüktür. İnsanın yeryüzündeki gerçek tarihinin çok az bir kısmını kapsamaktadır. İnsan yapısı olan bu tarih -kısalığının yanında- yalan ve yanılmalarla doludur. İnsanlık tarihini ortaya çıkaran ve yönlendiren etkenlerin tümünü kuşatmaktan acizdir, yetersizdir. Bu etkenlerin bazısı ruhların derinliklerinde, bazısı da çok az bir kısmı görülebilen gayb perdesinin ötesinde yer alabilir. Görülebilen bu kısmın derlenmesinde, yorumunda, gerçeğin sahteden ayırd edilmesinde -pek azı müstesna- insan hep yanılmıştır. Herhangi bir insanın bilgi açısından insanlık tarihini kuşattığını, tarihi bilimsel olarak yorumlayabileceğini, aynı şekilde olabilecek zorunlu sonuçları kesin şekilde belirleyebileceğini iddia etmesi, bir insanın ortaya atabileceği en büyük yalandır. İşin garip tarafı bazısının böyle iddialarda bulunmasıdır, bundan çok daha garibi de bazısının bu iddiaları doğrulamasıdır. Bu iddiada bulunan kişi şayet, birtakım olabilecek şeylerden söz ettiğini, yoksa kesin şeylerden söz etmediğini söyleseydi bu daha normal olacaktı. Artık iftiracı kendisini doğrulayan aptallar bulunduğunda, neden iftira etmesin ki?

Yüce Allah gerçeği söylüyor. Neyin olacağını ve niçin olacağını o bilir. Rahmetinin ve kullarına yönelik lütfunun sonucu olarak, sünnetinin ve kaderinin ötesinde gizli sırların bir yönünü sakınmaları, öğüt almaları ve tarihsel olguların gerisindeki gizli etkenleri ve görülen nedenleri kavramaları için kullarına anlatmaktadır. Böylece bu tarihsel olguyu eksiksiz ve doğru bir şekilde yorumlayabilirler. Bu bilginin ötesinde yüce Allah’ın değişmez yasasına dayanarak olabilecek olaylar hakkında görüş belirtebilirler. Bu yasayı, yüce Allah onlar için açığa çıkarmıştır.

Bu ayetlerde değişik toplumlarda yinelenen bir örnek tasvir edilmekte, gözler önüne serilmektedir. Kendilerine peygamberler gelen ve peygamberleri yalanlayan bu toplumlar sonuçta malları ve canları, durumları ve konumları açısından Allah tarafından felâkete ve sıkıntıya uğratılmaktadır. Bu felâket ve sıkıntı, geçen ayetlerde söz konusu edilen “Allah’ın azabı”nın düzeyinde değildir. Yok etme ve yeryüzünden silme azabıyla eş düzeye ulaşamamıştır.

Kur’an-ı Kerim bu toplumlara ve uğratıldıkları felâket ve sıkıntılara Firavun ve kavminin ileri gelenlerinin hikâyesinde belirgin bir örnek vermektedir.

“Andolsun ki, biz Firavunoğulları’nı, ola ki akılları başlarına gelir diye, yıllarca süren kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık.” (A’raf suresi: 130)

-Onlar bir iyilikle karşılaşınca “Bu kendimizden kaynaklanıyor” derler. Fakat eğer başlarına bir kötülük gelecek olursa bunu Musa ile arkadaşlarının uğursuzluğuna yorarlar. Oysa onların kaderlerini belirleme yetkisi sırf Allah’ın . tekelindedir, fakat çoğu bunu bilmiyor.

-Musa’ya “Bizi büyülemek üzerine ne mucize gösterirsen göster, sana kesinlikle inanmayacağız” dediler.

-Biz de onlara, ayrı ayrı birer mucize olarak su baskını, çekirge sürüsü, zararlı böcek salgını, kurbağalar ve kan gönderdik. Yine de burun kıvırarak günahkâr bir toplum oldular. A’raf: 131-133

Bu, ayetin işaret ettiği örneklerden bir tanesidir…

Kendilerine gelmeleri, vicdanlarını ve pratik hayatlarını denetlemeleri için yüce Allah onları felâket ve sıkıntıya uğratmıştır. Şiddetin baskısı altındà Allah’ın huzurunda eğilsinler, O’na boyun eğsinler, inatlarından ve büyüklenmelerinden vazgeçsinler, samimi kalplerle felâketi gidermesi için Allah’a yalvarsınlar diye. Yüce Allah da felâketi giderip üzerlerine rahmet kapılarını açsın diye. Ancak onlar kendilerinden beklenen tavrı göstermiyorlar. Şiddet akıllarını başlarına getirmeye, gözlerini açmaya, taşlaşmış kalplerini yumuşatmaya yetmiyor. Şeytan arkalarında yer alıp içinde bulundukları sapıklık ve serkeşliği süslü gösteriyor:

“Fakat kalbleri katılaştı ve şeytan her şeyi onlara cazip gösterdi.”

Şiddetin, Allah’a yöneltmediği kalp taşlaşmıştır. İçinde şiddetin sıkabileceği bir yumuşaklık kalmamış demektir. Artık ölüdür bu kalp, şiddetin bir etkisi söz konusu olamaz. İçindeki fıtri alıcı cihazları iş görmez hale gelmiştir. Canlı gönülleri algılamak ve karşılık vermek için uyaran, bu uyarıcı iğneleme de etkili olamaz. Şiddet yüce Allah tarafından kullara yönelik bir sınamadır. Diri olanları uyandırır, gönlünün kapılarını açar ve o’nu Rabbine döndürür. Bundan sonra o’na rahmet etmek yüce Allah’ın üzerine aldığı rahmetin bir parçasıdır. Ölülere gelince, bu onların aleyhindedir. Hiçbir yararı olmaz O’na. Sadece mazeretini ve bahanesini geçersiz kılar. Onun için bu, mutsuzluk kaynağı olur. Azaba çarptırılmasına neden teşkil eder.

Yüce Allah’ın peygamberine -salât ve selâm üzerine olsun- onun ardından ümmetine haberlerini anlattığı bu toplumlar şiddetten hiçbir şekilde yararlanmamışlar. Allah’ın huzurunda eğilmemiş, şeytanın kendilerine çekici gösterdiği karşı çıkışlarından ve serkeşliklerinden dönmemişler. Burada yüce Allah onlara süre tanıyor ve bolluk içinde kendilerini yavaş yavaş acı sonlarına yaklaştırıyor:

“Onlar kendilerine yapılan uyarıları unutunca bütün nimetlerin kapılarını yüzlerine açtık, nihayet sahip oldukları nimetler yüzünden şımarıklığa kapıldıklarında kendilerini ansızın, kıskıvrak yakalayıverdik de bütün ümitleri suya düştü.

Böylece alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun ki, zalimler güruhunun arkası kesildi, soyu kurudu.

Bolluk da şiddet gibi bir tür imtihandır. Aynı zamanda şiddetin derecesinden daha zordur ve daha üstündür. Yüce Allah kullarını şiddetle imtihana tabi tuttuğu gibi bollukla da imtihan etmektedir. Emrine uyanları ve isyan edenleri aynı düzeyde, hem bununla hem de onunla denemektedir. Mü’min şiddetle sınandığı zaman sabreder. Bollukla sınandığı zaman da şükreder. Her halı iyiliktir onun. Bir hadiste şöyle denmektedir: “Ne güzel, mü’minin her halı iyilikten ibarettir. Ve bu durum sadece mü’min için geçerlidir. Kendisine bolluk isabet ederse şükreder, bu onun için iyiliktir. Bir sıkıntıyla karşı karşıya kalırsa sabreder. Aynı şekilde bu da “Onun için iyiliktir.” (Müslim)

Peygamberi yalanlayan ve yüce Allah’ın burada onlara ilişkin haberleri anlattığı bu toplumlara gelince, kendilerine yapılan uyarıları unuttuklarında ve yüce Allah onların yok olacaklarını, bolluk ve sıkıntıyla sınamanın onları Allah’a yakarmaya yöneltmeyeceğini bildiğinden, her şeyin kapısını üzerlerine açmış, böylece onları imtihandan sonra yavaş yavaş sonlarına yaklaştırmıştır.

“Bütün nimetlerin kapılarını yüzlerine açtık.”

İfade hiçbir engel veya kayıtla karşılaşmaksızın coşan seller gibi üzerlerine akan rızıkları, iyilikleri, nimetleri ve egemenliği tasvir etmektedir. Tüm bunlara hiçbir yorgunluk çekmeden emek sarf etmeden ve hatta en ufak bir çaba bile göstermeden kavuşmuşlardır.

Bu olağan-üstü bir sahnedir. Kur’an’ın harikulâde tasvir yöntemi uyarınca söz konusu olan durumu bir hareket gibi gözler önüne getirmektedir.

“Nihayet sahip oldukları nimetler yüzünden şımarıklığa kapıldıklarında…”

İyilikler ve rızıklar her taraftan bürümüştür onları. Oyun ve eğlenceye daldılar. Ne şükrediyorlar ne de öğüt alıyorlar. Kalpleri nimetleri vereni anmak, ondan korkup sakınmak duygusundan soyutlanmış. Bütün ilgilerini zevk ve sefaya özgü kıldılar ve tamamen ihtiraslara teslim oldular. Oyun ve eğlenceye dalanların adeti olduğu üzere yaşamlarını büyük hedeflerden soyutladılar. Bu durumu, kalplerin ve ahlâkların bozulmasından sonra, düzen ve sistemlerin bozulması takip etti. Bunlar da, hayatın tümden bozulması gibi doğal sonuçları doğurdular. Bu noktada, değişmez yasanın uygulama zamanı geldi:

“Kendilerini ansızın kıskıvrak yakalayıverdik de bütün ümitleri suya düştü.”

Derin bir gaflet ve sarhoşluk içinde oldukları bir sırada ansızın yakalanıverdiler. Bu yüzden onlar son derece şaşkın durumdadırlar. Tüm kurtuluş ümitleri suya düşmüştür. Ne tarafa yöneleceklerini düşünmekten bile acizdirler. Bir de bakıyoruz tek bir kişi kalmaksızın tümden yok oluvermişler:

“Zalimler güruhunun arkası kesildi, soyu kurudu.”

Kavmin arkası, en sonda geleni anlamındadır. Bu kesilince öncekiler zaten kesilmiş demektir. Burada “zalimlerden maksat, müşriklerdir. Nitekim Kur’an-ı Kerim genellikle şirki zulüm, müşrikleri de zalimler olarak ifade etmektedir.

“…Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun…”

İlahi hikmet uyarınca kendilerine süre verilmesinin ve kendilerine hazırlanan sağlam tuzağın ardından zalimlerin -müşriklerin- köklerinin kurutulmasının değerlendirilmesi konumundadır bu ifade. Acaba burada bir nimetinden dolayı mı Allah’a hamd edilmektedir? Evet, yeryüzünün zalimlerden temizlenmesi nimetine karşılık olarak… Ya da bir rahmetten dolayı mı hamd edilmektedir? Evet bu temizlik sayesinde beliren kullarına yönelik rahmetinden dolayı hamd edilmektedir Allah’a.

Yüce Allah bu kanun uyarınca Nuh (a.s) kavmini, Hud (a.s) kavmini, Salih ve Lut (a.s) kavimlerini tıpkı uygarlıklarının parlayıp yok olmasının ardından Firavunlar’ı, Grek ve Romalıları kıskıvrak yakaladığı gibi yakalayıvermiştir. Bu nokta Allah’ın kaderine ilişkin bilinmez bir sırdır. İşte görüldüğü kadarıyla O’nun evrensel kanunu. Ve işte bilinen tarihsel olaylara ilişkin ilahi yorum.

Bazı açılardan ileri düzeylerde olmasalar bile bugünkü toplumların sahip olduklarından az olmayacak şekilde, o toplumların uygarlıkları, yeryüzünde kurulu düzenleri, yerleşik hayatları, bolluk ve zenginlikleri vardı. Egemenlik, bolluk ve zenginliğe dalmış, içinde bulundukları duruma aldanmışlardı. Kendilerinin dışında yüce Allah’ın zorluk ve refaha ilişkin evrensel yasasından habersiz olanları da aldatmışlardı.

Bu toplumlar, ortada bir ilahi kanunun varlığını kavrayamıyorlardı. Yüce Allah’ın bu kanun uyarınca onları yavaş yavaş helake sürüklediğinin farkında değillerdi. Bu yörüngede dönüp duranlar da göz alıcı nimetlerin güzelliğine kapılmışlardı. Yaşanılan bu bolluğu ve bu görkemli iktidarı, gözlerinde büyütüyorlardı. Yüce Allah’ın bu toplumlara süre tanımasına aldanıyorlardı. Oysa bunlar Allah’a kulluk etmiyorlardı ya da O’nu bilmiyorlardı. O’nun egemenliğine karşı çıkıyor, ilahlık özelliklerini kendileri için iddia ediyorlardı. Yeryüzünde bozgunculuğu yaygınlaştırıyorlardı. Allah’ın egemenliğine tecavüz ettikten sonra insanlara zulmediyorlardı.

Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunduğum sırada yüce Allah’ın “Onlar kendilerine yapılan uyarıları unutunca, bütün nimetlerin kapılarını yüzlerine açtık.” sözünün kanıtlarını gözlerimle gördüm. Çünkü bu ayetin çizdiği tablo… Nimetlerin ve rızıkların hesapsızca akışı sahnesi burada olduğu kadar yeryüzünün hiçbir yerinde somutlaşmamıştır.

Bu toplumun içinde bulundukları bollukla övünmelerini, bunların “Beyaz adam”a özgü olduğunu düşünmelerini, farklı renkten insanlara aşağılık bir büyüklenme, iğrenç bir barbarlıkla muamele edişlerini görüyordum. Irk ayırımının sembolü olacak kadar yahudilerin tüm dünyada ifşa ettikleri Nazi ırkçılığıyla mukayese edilmeyecek düzeyde yeryüzünün diğer uluslarına karşı ırk ayırımı yaptıklarını gördüm. Nazilerin yahudilere yaptıklarından daha şiddetlisini, daha zorbacasını, Beyaz Amerikalılar Zencilere karşı yapıyordu. Özellikle de bunlar müslüman iseler…

Tüm bunları görüyor ve bu ayeti düşünüyordum. Allah’ın evrensel kanununun gerçekleşmesini bekliyor, neredeyse gafillere doğru adım atışını görür gibi oluyordum.

“Nihayet sahip oldukları nimetler yüzünden şımarıklığa kapıldıklarında kendilerini ansızın kıskıvrak yakalayıverdik de bütün ümitleri suya düştü.”

“Böylece alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun ki, zalimler güruhunun arkası kesildi, soyu kurudu.”

Yüce Allah Hz. Peygamberin -salât ve selâm üzerine olsun- gönderilişinden sonra kökten yok etme azabını kaldırmışsa da geride birçok azap türü kalmıştır. İnsanlık, -özellikle her şeyin kapıları yüzlerine açılan toplumlar- geniş üretim imkânlarına ve bol rızık ortamına rağmen bu azapların birçoğunu tadmaktadır.

Psikolojik azap, ruhsal mutsuzluk, cinsel sapıklık ve ahlâksal çöküntü gibi günümüzde toplumların karşı karşıya kaldığı hastalıklar üretime, refaha ve zenginliğe baskın çıkacak gibi. Neredeyse hayatı bütünüyle uğursuzluk, bunalım ve mutsuzluğun kıskacına sokacaklar. Bunların yanında, şehvet ya da sapıkça eğilimler karşılığı satılan devlet sırları ve ulusal ihanet gibi siyasal ahlâk sorunlarına işaret eden ön belirtiler. Evet bu belirtiler, hedefe varıncaya kadar hiç yanılmazlar.

Bütün bunlar sadece yolun başlangıcadır. Kuşkusuz Allah’ın peygamberi -salât ve selâm üzerine olsun- doğruyu söylemektedir. Şöyle buyuruyor Hz. Peygamber:

“Ona isyan etmesine rağmen yüce Allah’ın bir kula dünya nimetlerinden sevdiği şeyleri verdiğini görürsen, bu, O’nu yavaş yavaş sana yaklaştırma amacına yöneliktir” buyuruyor. Ardından şu ayeti okuyor: “Onlar kendilerine yapılan uyarıları unutunca bütün nimetlerin kapılarını yüzlerine açtık, nihayet sahip oldukları yüzünden şımarıklığa kapıldıklarında kendilerini ansızın kıskıvrak yakalayıverdik de bütün ümitleri suya düştü. (İbn-i Cerir ve İbn-i Ebi Hatem)

Bununla beraber şu noktaya dikkat etmek lâzımdır. Yüce Allah’ın batılı yok etmeye ilişkin kanunu, yeryüzünde hakkın bir ümmet tarafından yaşanması şartına bağlıdır. Bundan sonra yüce Allah hakkı batılın üzerine atar, onu paramparça eder. Dolayısıyla batıl yok olup gider. O halde hak taraftarları tembelce oturup hiçbir iş yapmadan hiçbir çaba göstermeden Allah’ın kanununun gerçekleşeceğini beklememelidirler. Çünkü onlar bu durumda hakkı temsil edemezler. Aynı zamanda hakkın taraftarları da sayılamazlar. Onlar sadece yerlerinde oturan uyuşuk tembellerdirler. Yeryüzünde Allah’ın hakimiyetini yerleştirmek kendileri için ilahlığın özelliklerini iddia edenlerin ilahi hakimiyeti gasp etmelerini önleyen bir ümmet meydana gelmedikçe hak gerçekleşmez. Başta gelen ve vazgeçilmez temel “hak” budur. “Eğer Allah bazı insanların şerrini diğerleri aracılığı ile savmasaydı, yeryüzünü kargaşa kaplardı.” (Bakara, 251)

Bundan sonra Kur’an’ın akışı Allah’a ortak koşanları, kendi şahıslarına, işitme ve görme organlarına, kalplerine yönelik Allah’ın korkunç azabıyla karşı karşıya getiriyor. Onlar bu azabı geri çevirmekten acizdirler. Şayet yüce Allah işitme ve görme organlarını, kalplerini işlevsiz hale getirecek olursa, bunları kendilerine geri verebilecek Allah’dan başka bir ilâh da bulamazlar.
46- De ki, `Eğer Allah kulaklarını sağır, gözlerini kör etse ve kalplerinize mühür vursa, acaba Allah’dan başka hangi ilâh bunları size geri verebilir? Nasıl ayetlerimizi çeşitli açılardan açıkladığımızı ve sonradan onların nasıl yüz çevirdiklerini görüyor musun?”

Bu bir açıdan onların Allah’ın azabı karşısındaki çaresizliklerini somutlaştıran tasvirin bir sahnedir. Bir diğer açıdan da Allah’a ortak koştukları şeylerin gerçek mahiyetlerini son derece ciddi bir şekilde tasvir etmektedir. Ancak bu sahne onları oldukça derinden sarsıyor. Kuşkusuz insan fıtratının yaratıcısı onun şu tasvir sahnesindeki ciddiyeti ve O’nun ötesindeki gereği kavrayacağını biliyordu. Fıtrat, yüce Allah’ın bunları kendisine yapabileceğini, işitme ve görme organlarını işlevsiz hale getirebileceğini, kalpleri mühürleyebileceğini, bu organlarını artık işlevlerini yerine getiremeyeceklerini algılıyor. Fıtrat biliyor ki, yüce Allah, bunu yapacak olursa O’nun azabını geri çevirecek bir ilâhın varlığı söz konusu değildir.

Gönüllerde ve bedenin diğer organlarında titremeye neden olur, aynı zamanda şirk inancının tutarsızlığını ve Allah’dan başka dostlar edinmenin sapıklığını ortaya koyan bu sahnenin gölgesinde… Evet bu sahnenin ışığında, kendilerine ayetler, çeşitli yollarla açıklanmasına rağmen tıpkı kendisine isabet eden bir hastalıktan ötürü yabancı yönlere, dışarıya eğilim gösteren deve gibi yan çizmeleri şaşkınlık yaratıyor.

“Nasıl ayetlerimizi çeşitli açılardan açıkladığımız ve sonra da onların nasıl yüz çevirdiklerini görüyor musun?”

Bir tarafa eğilimli olarak yürüme, yan çizme sahnesiyle birlikte dile getirilen hayret ifadesidir bu. Bu sahne Araplarca bilinmektedir. Tıpkı hep bir tarafa eğilimli olarak yürüyen devenin sahnesini hatırlatmaktadır. Ayrıca insanın gönlünce horlama, küçümseme ve alaya alma duygularını uyandırmaktadır.

ANSIZIN VE AÇIK AZAB

Beklenen bu sahnenin etkisinden kurtulmadan önce onları ilerde olacak yeni bir olguyla karşılamaktadır. Bu da Allah için uzak değildir. Burada zalim oldukları -yani müşrik oldukları- halde yok olacakları ortam gösterilmektedir. Ansızın gelip çattığı ya da karşı karşıya kaldıkları, habersizken ya da uyanıkken meydana geldiği zamanki zalimlerin yerle bir edilişleri çizilmektedir.
47- “De ki, “Ne sanıyorsunuz, eğer ansızın ya da açık bir şekilde size Allah’ın azabı gelse, zalimler güruhundan başkası mı helâk olur?”

Allah’ın azabı ne şekilde ve ne durumda gelirse gelsin, azap, ister onlar gafilken ve beklemedikleri bir sırada ansızın gelsin, ister feryad ettikleri ve hazırlıklı oldukları bir sırada açıktan açığa gelsin zalimler güruhu -yani Kur’an’ın genel ifadesiyle müşrikler- yok olacaklardır. Azap başkasına değil, sadece onlara ulaşacaktır. İster ansızın gelsin, ister açıktan açığa gelsin bu azabı kendilerinden uzaklaştıramazlar. Çünkü onlar karşı koysalar bile azabı uzaklaştıracak güce sahip değildirler. Allah’a ortak koşup yöneldikleri hiç kimse de bu azabı savacak durumda değildir. Hepsi de Allah’ın zayıf kullarıdır.

İMAN EDENLER VE YALANLAYANLAR

Ayetlerin akışı olması beklenen bu olguyu sakınmalarına meydana gelmeden önce sebeplerinden korunmaları için sunmaktadır. Yüce Allah’ın beklenen bu olguyu insan bünyesine hitap eden bu sahnede sunması, insana sorunu olduğu gibi öğretmekte, bunun da ötesinde kalpleri titreten gerçeği göstermektedir.

Ayet dalgaları şu peş peşe gelen sahneleri, çeşitli ilhamları bahşeden değerlendirmeleri ve ruhların derinliklerini uyarıp taşıyan melodiyi sunmakla ulaşabilecekleri en son noktaya ulaşınca, kan soydaşlarının kendilerinden olağan-üstü şeyler istedikleri peygamberlerin görevlerini açıklamakla son buluyor. Peygamberler sadece tebliğ ederler, müjdeler ve korkuturlar. Bundan sonra insanların konumları, peygamberlere karşı takındıkları ve ahirette karşılığını görecekleri tavır uyarınca belirlenecektir.
48- “Biz peygamberleri müjdeleyici ve uyarıcı olarak göndeririz. Kim iman eder ve kendini İslah ederse onlar için korku söz konusu değildir, onlar hiç üzülmezler de. ”

49- “Ayetlerimizi yalanlayanlar ise fasıklıklarından, yoldan çıkmalarından ötürü azaba çarpılırlar. “

Kuşkusuz bu din insanlığı akli olgunluğa hazırlıyordu. Yüce Allah’ın insana bağışladığı bu büyük cihazı, işaretleri varlık bütününün aşamalarından, hayatın değişik alanlarından ve yaratılışın sırlarından fışkıran gerçeğin kavranmasında eksiksiz bir şekilde kullanmaya alıştırıyordu. Nitekim Kur’an bu gerçeği ortaya çıkarmak, iyice belirginleştirmek ve insanın kavrayışını ona yöneltmek için gelmiştir.

Bütün bunlar, insanlığı gözle görülen maddi harikaların zorlaması karşısında boyunları büken, karşı çıkanları kabullenmeye zorlayan somut mucizeler evresinden insan anlayışını varlık bütünündeki ilahı sanatın güzelliklerini düşünmeye yöneltme aşamasına getirmeyi gerektiriyordu. Bu da bizzat bir harika, bir mucizedir. Ancak varlığın dayandığı ve temellerini yükselttiği sürekli bir mucize… Aynı zamanda insanın kavrayışına Allah katından gelen erişilmez kitapla hitap etmeyi gerektiriyordu. Bu kitap, ifade bakımından, metot açısından bir mucizedir. Eşsiz bir şekilde oluşturmaya çalıştığı hareket halindeki, organik toplumsal yapısında bir olağan-üstülük vardır. Bundan sonra hiçbir örnek onun düzeyine ulaşamaz.

İnsanın kavrama yeteneği bu tür bir değişime, bu boyutta bir ilerleme alışına ve insanlar ilahı direktiflerin, Kur’an’ı kontrolün ve peygamberi eğitimin ışığında beşeri kavrayışlarıyla varlık bütününün sayfalarını okumaya yönelene kadar bu iş uzun bir eğitim ve sürekli bir yönlendirmeyi gerektirmişti. Bu sayfaları okuma tarzı, bir anda gerçekleşen gaybi, realist ve yapıcı bir okuma tarzıdır. Bu tarz, bir kısım Yunan felsefesine ve hristiyan teolojisine egemen soyut zihinsel düşüncelerin yöntemlerinden farklı, bir de hem bu felsefelerin bir kısmında, hem de bazı Hind, Mısır, Budist ve Mecusi felsefelerinde yaygın somut ve maddi yöntemlerinden uzak, aynı zamanda cahiliye döneminin Arap inançlarına egemen basit ve somut metodun dışında bir tarzdır.

Bu eğitimin ve bu yönlendirmenin bir yönü peygamberin görevinin ve şu iki ayetin belirttiği şekliyle -nitekim surenin akışı içinde yeralan aşağıdaki bölümde de belirtilecektir- peygamberlikteki rolünün gerçek mahiyetinin açıklanmasında somutlaşmaktadır. Peygamber bir insandır. Allah onu müjdelemesi ve uyarıda bulunması için gönderir. O’nun görevi burada biter. Bundan sonra insanların karşılık vermesi gelir. Bu karşılık vermeyle birlikte yüce Allah takdir ve irade fonksiyonunu yerine getirir. İş insanların tavrına uygun verilen ilahi cezayla sonuçlânır. Kim inanır ve imanı somutlaştıran iyi davranışlarda bulunursa, gelecek için bir endişesi, geçmiş için de bir üzüntüsü söz konusu değildir. Çünkü geçmişi için bağışlanma ve işlediği iyilikler için sevap vardır. Aynı şekilde kim peygamberlerin getirdiği ve varlık safhalarında dikkat çektiği Allah’ın ayetlerini yalanlarsa, burada “fasıklıklarından ötürü” şeklinde ifade edilen kâfirliklerinden dolayı azaba çarpılırlar. Nitekim Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde şirk ve küfür genellikle zulüm ve fısk (yoldan çıkma) olarak ifade edilir.

Bir karmaşıklık, bir kapalılık söz konusu olmayan açık ve sade bir düşünce… Peygambere, görevine ve dindeki fonksiyonunun sınırına ilişkin sağlam bir açıklama… Yüce Allah’ı ilahlıkta ve ilahlığın özelliklerinden birleyen, her şeyi Allah’ın iradesine ve kaderine bağlayan, bundan sonra insana yöneliş ve yönelişin sorumluluğunu yüklenme özgürlüğü tanıyan, gayet net bir şekilde Allah’ın emirlerine itaat edenlerle isyan edenlerin sonlarını açıklayan ve cahiliye toplumlarında yaygın olduğu şekliyle peygamberin tabiatına ve işlevine ilişkin efsaneleri ve kapalı düşünceleri bertaraf eden bir düşünce… Böylece insanlık zihinsel felsefelerin ve nesiller boyu insanın kavrama yeteneğini boşu boşuna tüketen teolojik tartışmaların şaşkınlığına dalmaksızın akli olgunluk aşamasına geliyor.

PEYGAMBERİN MAHİYETİ

Okuyacağımız bölüm -surenin akışı içinde yeralan geçen bölümde kimi örneklerini sunduğumuz- mucize istemeleri münasebetiyle müşrikleri peygamberliğin gerçek mahiyeti ve peygamberin tabiatıyla karşı karşıya getirmenin devamı niteliğindedir. Hem Arap cahiliyesi hem de çevrelerindeki toplumlar bu düşüncelerle boşu boşuna oyalanıyorlardı. Bunların yüzünden risalet ve nübüvvetin vahiy ve peygamberin gerçek mahiyetini unutup, peygamberlik sihir ve kahinlikle, vahiy de cin ve cinnetle karıştırılmıştı. Böylece bu toplumlar efsane, kuruntu ve sapıklıkların girdabına dalmışlardı. İşte bu ders peygamberlikler ve peygamberler konusunda -tüm insanlık bazında- cahiliye düşüncelerinin düzeltilmesini ele alan geçen konunun devamı mahiyetindedir. Nitekim bu tür cahili düşüncelerin etkisiyle gaibten haber vermesi, olağan-üstü şeyler meydana getirmesi ve cinlerle ilişkisi bulunan kimselerin ve sihirbazların alışılagelen numaraları yapması istenirdi peygamberden. Sonra gerçeği batılın üzerine vurmak, batılı paramparça edip yok etmek, insanları imanî düşünceye, onun açıklığına, sadeliğine, doğruluğuna, realistliğine döndürmek, peygamberlik ve peygamberin görüntüsünü tüm cahiliye toplumlarında yaygınlık kazanan hurafelerden, efsanelerden, kuruntu ve saplantılardan kurtarmak için İslâm inancı gelmiştir. Aralarındaki inanç ve doktrin farklılığına rağmen Arap müşriklerine en yakın cahiliye toplumları yahudi ve hıristiyanlardan oluşan ehl-i kitap idi. Bunlar peygamberlik ve peygamberin görünümünü en kötü bir şekilde çirkinleştirmede ortak tavır içindeydiler.

Peygamberlik ve peygamberin gerçek durumu açıklandıktan, bunlar nübüvvet ve nebi olgularının görünümünü bulandıran, asılsız kuruntu ve saplantılardan arındırılmış bir şekilde insanların dikkatlerine sunulduktan sonra Kur’an-ı Kerim kendi tabiatının dışında kalan tüm aldatmacalardan ve kendi gerçeğine sonradan iliştirilmiş her türlü süsten soyutlanmış inanç sistemini sunmaktadır. Buna göre Kur’an’ı insanların ilgisine sunan peygamber -salât ve selâm üzerine olsun- bir insandır. Allah’ın hazinelerine sahip değildir. Gaybi bilemediği gibi “Ben bir meleğim” de demez. O söylediklerini ve hareket tarzını Rabbinden edinir. Rabbinin kendisine vahyettiğinin dışında herhangi bir şeye uyamaz. O’nun çağrısını benimsemezler, Allah katında insanların en üstünüdürler. Peygamber de onların hak yolunda kalıcı olmalarını sağlamak, onları yönlendirmek ve yüce Allah’ın onlara yönelik olarak üzerine aldığı rahmet ve bağışlamayı duyurmak zorundadır. Aynı şekilde ahiret korkusuyla gönülleri titreyenleri takva derecesine ulaştırmak için gerekli uyarıyı yapmak da peygamberin görevidir. Görevi bu iki hususta sınırlıdır. Nitekim gerçek konumu da “insan olma” ve “vahiy” olmakla sınırlıdır. Bu şekilde peygamberin düşüncelerde yer eden görevi ve gerçek konumu bütünüyle düzeltilmiş oluyor. Sonra, bu düzeltme ve uyarı sayesinde, yol ayırımında suçluların yolu iyice belli olmuş, hak ve batıl açığa kavuşmuş, peygamberin tabiatı ve peygamberliğin gerçek mahiyeti etrafındaki kapalılık ve vehim giderilmiş oluyor. Hidayet ve sapıklığın çevresindeki kapalılık giderildiği, mü’minlerle mü’min olmayanlar arasındaki ayrılık son derece aydınlık bir ortamda ve katışıksız bir inançla tamamlandığı gibi.

Bu gerçeklere ilişkin olarak yapılan açıklama sırasında ayetlerin akışı ilahlık gerçeğinin bir yönünü, gerek peygamberin, gerekse -itaat edeni ve isyan edeniyle- tüm insanların bu gerçekle ilgisini gözler önüne sermekte, hem hidayet hem de bu gerçekten sapmanın tabiatından söz etmektedir. Buna göre bu gerçeğe ilişkin olarak doğru yolda olmak basirettir. Ondan sapmak ise körlüktür. Yüce Allah, tevbe ettikleri, bundan sonra da doğru yolda hareket ettikleri zaman kullarına yönelik olarak tevbede somutlaşan rahmeti ve bilmeden işledikleri günahları bağışlamayı üzerine almıştır. Yüce Allah suçluların yolunun belli olmasını dilemektedir. Bundan sonra inanan bir kanıta dayanarak inansın, sapıtan da bir kanıta dayanarak sapıtsın. İnsanlar asılsız hurafelerin ve sanıların baskısından uzak bir açıklıkla konumlarını belirlesinler..
50- “De ki; “Ben size Allah’ın hazineleri elimin altındadır” demiyorum. Size meleğim de demiyorum. Sadece bana indirilen vahye uyuyorum. Hiç kör ile gören bir olur mu? Düşünmüyor musunuz?”

Kureyş’ten iman etmemekte inat edenler, peygamberi doğrulamak için bir mucize göstermesini istiyorlardı. Oysa daha önce de söylediğimiz gibi onun doğru olduğunu biliyor ve O’nun hakkında kuşku duymuyorlardı. Bazen bu mucizenin Safa ve Merve tepelerinin altına dönüşmesi şeklinde gerçekleşmesini, bazen de her iki tepenin Mekke’den uzaklaşmasını, yerlerinin ekin ve meyvelerle yeşillenmiş verimli bir alan olmasını istiyorlardı. Bu istek, kimi zaman başlarına gelerek gaybin kapsamındaki olayların önceden haber verilmesi şeklinde gerçekleşiyordu. Kimi zaman kendisine bir meleğin indirilmesini, gökten sayfalara yazılı olarak indiğini gördükleri bir kitabın gelmesini taleb ediyorlardı. Karşı çıkışlarına ve inatlarına perde yaptıkları daha nice istek…

Ancak bütün bu istekler, çevrelerindeki cahiliye toplumlarında peygamberlik ve peygamber gerçeğinin görünümünü kuşatan asılsız hurafe ve efsanelerden besleniyordu. En yakınları da, peygamberleri bu konulara ilişkin gerçeği açık bir şekilde kendilerine getirdikten sonra yoldan çıkan ehl-i kitabın peygamberlik gerçeği etrafında uydurduğu vehim ve efsaneler oluşturuyordu.

Değişik cahiliye toplumlarında çeşitli şekillerde “gaibten haber verme” iddiaları yaygınlaşır. Bu iddiada bulunan yalancı kahinleri birtakım aldanmışlar da doğrular. Bunlar arasında sihir, kehanet, müneccimlik ve delilik yer alıyordu. Bu yalancı haberciler efsun ve muskalarla ya da dua ve niyazlarla veya bunların dışında yöntem ve araçlarla gaybı bilmek gücüne sahip olduklarını, cinler ve ruhlarla ilişki kurduklarını, tabiat kanunlarını kontrolleri altına aldıklarını iddia ediyorlardı.

“Sihir aracılığıyla gaibten haber verme, genel kanıya göre, bilinmeyenden haberdar olmak ya da olaylara ve eşyaya egemen olmak için emrine aldığı kötü ruhlara dayanıyordu. Kehanet yoluyla gaibten haber verme olayı ise, “tanrılar”la ilişkili olduğu düşünülüyordu. Tanrılar kahinin emrine girmezlerdi. Yalnızca dua ve yakarışlarına cevap verir, gerek uyanıkken, gerekse uyurken onun için bilinmezliğin kapılarını açarlardı, çeşitli işaretler ve rüyalarla ona yol gösterirlerdi. Bunun dışında diğer çağrı ve yakarışlara cevap vermezlerdi. Ancak sihir ve kehanet aracılığıyla gaibten haber verme, cezbe ve kutsal delilik aracılığıyla gaibden haber vermede farklılık arz ediyordu. Çünkü hem sihirbaz hem de kahine istedikleri, büyü ve dualarla istedikleri şeyle amaçlarının ne olduğunu biliyorlardı. Buna karşılık cezbeye tutulmuş kişi ya da kutsal deli, edilgen bir konumdaydı. Doğrudan doğruya kastetmediği ve belki de hiç anlamadığı halde dilinden birtakım kapalı ifadeler dökülürdü. Cezbe halinde gaibden haber verme olaylarının yaygınlaştığı toplumlarda meczupla birlikte çoğu zaman onun sözlerinin amacını, sembol ve işaretlerinin anlamını bildiğini ileri süren bir yorumu da bulunurdu. Nitekim Yunan’da Meczub’a “mantı”, yorumcuya da “porphet” (yani başkasının adına konuşan) derlerdi. Avrupalılar tüm anlamlarıyla nübüvvet kelimesini, bu kelimeyle karşılamışlar. Meczubun kastettiklerini, sembol ve işaretlerinin içeriklerini, yorumlamak ve ifade etmekle görevlendirilmiş olması dışında, kahin ve meczupların birleştikleri pek görülmezdi. Çoğu zaman ihtilafa düşer, çekişirlerdi. Çünkü toplumsal işlevleri, yaratılışlarının ve konumlarının tabiatı bakımından farklı özelliklere sahiptirler. Meczup isyancıdır. Herhangi bir törene, genel kabul görmüş bir kuruma bağlı değildir. Kahin ise tutucudur. Kendisine miras kalmış bilgiyi çoğu zaman babasından ve dedesinden edinir. Kehanet, içinde uzak-yakın köşelerden yönelinen puthane ve tapınakların bulunduğu çevreyle sınırlıdır. Cezbe ise, bu ortamda sınırlı değildir. Çünkü cezbe, çölde insanın başına gelebildiği gibi memleketin her tarafında, bilinen bir yerleşme biriminde de gelebilir.”

Üstad Akkad’ın “İslâm’ın gerçekleri ve düşmanlarının saçmalıkları” kitabından… Bu konuda kanıt oluşturması için kitaptan alıntı yapmakla beraber -aralarında semavi dinler de olmak üzere- İslâm’la mükemmelliğe ulaşana kadar dinlerdeki ilahlık ve peygamberlik gerçeğinin görünümünün gelişim sürecine ilişkin, yazarın yöntemini benimsemiyoruz. Çünkü bu görünüm, gerçek semavi dinlerinin tümünde birdir. Mensuplarının cahiliyeye geri dönmelerinden, peygamberlerin kendilerine getirdiği gerçekleri tahrif etmelerinden ve kendi cahiliye düşüncelerine alet etmelerinden sonra baş gösteren sapmalar ölçü alınmamalıdır. En doğru kaynak olan Kur’an-ı Kerim bu sözlerimizi doğrulamaktadır. Bu konuda Avrupalı dinler tarihi bilginlerinin ileri sürdükleri varsayım ve sanıların hiçbir değeri yoktur.

“Yahudi kabileleri arasında yalancı peygamberlerin sayısı oldukça fazlaydı. Bundan anlaşılıyor ki, birbirini takip eden çağlar ile yeni çağların zikir ehli ve tarikat sofuları birbirine benziyorlardı. Çünkü bazı dönemlerde sayıları yüzü aşardı. Kimi zaman bedene eziyet etmek, kimi zaman da çalgı aletlerini dinlemek suretiyle cezbe haline kapılmak gibi dervişlerin başvurduğu egzersizlere, toplantılarında başvururlardı.

Birinci Samuel’in kitabında şöyle denir:

Şaul Davud’u yakalamak için elçiler gönderdi. “Yalancı peygamberler topluluğunun gaibden haber verdiklerini gördüler. Şaul da başkanları olarak aralarında bulunuyordu. Bu sırada Allah’ın ruhu Şaul’un elçilerini bürüdü, onlar da gaibden haber vermeye başladılar. Bunun üzerine Şaul başkalarını gönderdi. Onlar da öncekiler gibi gaibden haber vermeye başladılar. Sonunda o da elbiselerini çıkarıp, aynı şekilde Samuel’in önünde gaibden haber verdi. Bütün gün ve gece boyunca çıplak kaldı.”

Yine Samuel’in kitabında şöyle denir:

“Bir tepe üzerinde oturmuş bir grup, peygambere rastlayacaksın. Önlerinde ruhab, davul, ney ve ud olduğu halde gaibden haber verirler. Rabbin ruhu onların içine girerek birlikte gaibden haber verir. Ardından diğer bir adamın bedenine girer.”

“…Peygamberlik, ikinci bölümünde belirtildiği gibi veraset yoluyla babadan oğula geçen bir sanat olarak kabul ediliyordu. Peygamberlerin çocukları `Ya Yuşa’a’ dedikleri zaman: İşte senin karşında durduğumuz yer burasıdır. Ve bize dar gelmektedir. Artık Ürdün’e gidelim.”

“Kimi zaman orduya katılan birtakım hizmetkârları olurdu. Nitekim ilk günler bölümünde şöyle denmektedir. “Davud ve askeri erkan udlar, rubab ve zillerle gaibden, haberler veren Esaf oğullarını ve başkalarını hizmet için ayırmışlardı.”

Aralarında semavi risaletlerin getirdiği doğru düşünceden sapma sonucu ortaya çıkan cahiliye düşüncelerini de olmak üzere cahiliye, peygamberlik ve peygamberin tabiatına ilişki bu tür batıl düşüncelerle bu şekilde dolup taşmıştı. Bu yüzden insanlar peygamberlik iddiasında bulunan birinde bu tür davranışlar beklerdi. Bazen gaibden haber vermesini, bazen de kehanet ya da sihir yoluyla evrensel tabiat kanunlarını etkilemesini isterlerdi. İşte müşriklerin Hz. Peygambere yaptıkları teklifler buradan kaynaklanıyordu. Asılsız hurafeleri bertaraf etmek için peygamberlik ve peygamberin tabiatına ilişkin olarak Kur’an-ı Kerim’de yinelenen bütün bu açıklamaların nedeni buydu. Aşağıdaki açıklama da bunlar arasında yer almaktadır.

“De ki; `Ben size Allah’ın hazineleri elimin altındadır’, ya da “gaybi bilirim” demiyorum. Size “Meleğim de” demiyorum. Sadece bana indirilen vahye uyuyorum. Hiç kör ile gören bir olur mu? Düşünmüyor musunuz?”

Hz. Peygamber -salât ve selâm üzerine olsun- Rabbi tarafından kendisi, peygamber ve peygamberliğin tabiatına ilişkin olarak cahiliye toplumlarını saran her türlü asılsız hurafeden soyutlanmış bir insan olarak sunmakla emr olunmaktadır. Aynı şekilde bu inanç sistemini her türlü aldatmacadan arındırılmış bir şekilde sunmakla emr olunmuştur. Ortada ne bir veraset ne de iddia söz konusudur. Bu peygamberin yüklendiği bir inanç sistemidir. Allah’ın yol göstericiliğinden başkası da yolunu aydınlatamaz.

Bilmediği şeyleri kendisine öğreten Allah’ın vahyinden başka bir şeye uyamaz peygamber… Kendisine uyanları bol bol rızıklandırmak üzere Allah’ın hazinelerinin üzerine oturmuş değildir. Takipçilerine olacak şeyleri göstermek için gaybın anahtarları da elinde değildir. Yüce Allah’dan indirmesini istedikleri bir melek de değildir. O, yalnızca bir insan ve peygamberdir. Son derece kesin, açık ve sade şekliyle inanç sistemi de bundan ibarettir.

Bu inanç şu fıtratın yansıması, şu hayatın dayanağı, ahirete ve Allah’a giden yolun kılavuzudur. Bu inanç sistemi, bizzat her türlü gösterişten uzaktır. Kim ona kendisi için layık olur ise bu inanç onun yanında her türlü değerin üstündedir. Kim de onu çıkar pazarında bir ticaret eşyası olarak isterse, tabiatını kavrayamaz, değerini bilemez. Bu sayede bir zenginlik elde edemez.

Bütün bunlardan dolayı peygamber -salât ve selâm üzerine olsun- bu inanç sistemini bu şekilde, her türlü gösterişten uzak olarak sunmakla emir olunmaktadır. Çünkü onun hiçbir süse, gösterişe ihtiyacı yoktur. Böylece onun gölgesine sığınanlar; mal hazinelerine, dünyevi makamlara ve takva dışında insanlar arasında herhangi bir ayrıcalığa kavuşamayacaklarını, aksine Allah’ın yol göstericiliğine yöneldiklerini bilmiş olurlar. Kuşkusuz bu çok daha üstün ve daha zengin bir duygu.

“De ki; `Ben size Allah’ın hazineleri elimin altındadır’ ya da “gaybı bilirim” demiyorum. Size meleğim de demiyorum. Sadece bana indirilen vahye uyuyorum.

Bu arada karanlıktan ve körlükten kurtulup aydınlık ve basirete sığındıklarını bilmiş olurlar:

“De ki; Hiç kör ile gören bir olur mu? Düşünmüyor musunuz?”

Sonra… Yalnızca vahyin takipçisi olmak basirettir, görmektir. Bu yol göstericiden yoksun bırakılan körlüğe terk edilmiş demektir. Bu gerçeği şu ayeti kerime gayet net ve kesin bir şekilde dile getirmektedir. Şu halde bu alanda insan aklının fonksiyonu nedir?

Bu sorunun cevabı İslâm düşüncesinde oldukça açık ve basittir. Yüce Allah’ın insanoğluna bahşettiği akıl, vahyi algılama ve anlamlarını kavrama gücüne sahiptir. Onun görevi budur… Sonra bu, ona aydınlık ve hidayet içinde, hiçbir yönden batılın etkileyemediği, koruyucunun kontrolünde tanınmış bir fırsattır.

Ancak, insan aklı vahiyden uzak bağımsız bir konuma gelirse, bu durumda sapıklığın, bozulmanın, kötü bir bakış açısının, eksik bir görüşün, yanlış değerlendirme ve planlamanın mahkûmu olur.

Bütün bunlarla, varlıklar alemini bir bütünden ziyade parça parça görme hususundaki oluşumunun tabiatından dolayı karşı karşıya kalır. İnsan aklı, üst üste deneyler, peş peşe olaylar, ardarda görüntülerle varlık bütününü algılamaya çalışır. Dolayısıyla varlığı bir bütün olarak görmesi, bu eksiksiz görüşe dayanarak hükümler koyması, kapsayıcılık ve denge unsurları göz önünde bulundurulmuş şekilde bir sistem oluşturması onun için imkânsızdır. Bu nedenle -Allah’ın hayat metodundan ve yol göstericiliğinden kopuk olduğu zamanlarda sık sık deneylerde bulunur, hükümleri değiştirir, hayat düzenini yeni baştan şekillendirir, aksiyon ve reaksiyon arasında çalkalanıp durur. Sağ uçtan sol uca yuvarlanır gider. Bu şekilde de insanlığın tüm üstün taraflarını, yüce özelliklerini yok eder. Şayet insan aklı vahyin takipçisi olsaydı, insanlık bütün bu kötülüklerden korunmuş olurdu. Denemeler, değişiklikler `eşya’, `madde’, “araç’ ve cihazlara özgü kılınırdı. İşte burası insan aklının bağımsız olabileceği doğal bir alandır. Bu alandaki zarar en sonunda madde ve eşyalarla ilgili olurdu, nefis ve ruhlarla değil.

Tüm bu durumlarla -yapısının tabiatından sonra- insanın yapısında yeralan ihtiraslar, arzu ve eğilimler nedeniyle karşı karşıya kalır. Kuşkusuz bu duyguların kontrol altına alınmaları zorunludur. Böylece insan hayatının sürüp gelişmesine ilişkin görevini yerine getirmesi garanti altına alınmış olur. Aynı şekilde hayatın yok olmasına ya da altüst olmasına neden olacak şekilde güvenlik sınırını aşmamalıdır. Bu kontrolü tek başına insan aklı alması mümkün değildir. Çeşitli arzuların, ihtiras ve eğilimlerin baskısı altında bocalayan bizzat in-san aklı için başka bir kontrol gereklidir. Bu kontrol, insan aklını denetimi altına aldıktan sonra onu bozulmalardan da korur. Deneyim ve hükmünü onunla güçlendirmesi, yöneliş ve hareketini onunla kontrol altına alması için insan aklı insan hayatıyla ilgili- her deneyimde, verdiği her hükümde ona başvurur.

“Her ikisi -akıl ve vahiy- Allah yapısıdır, bu yüzden uyuşmaları gerekir”, savından hareketle doğruyu bulma açısından vahiy kadar bir sağlamlık derece-sini insan aklı içinde öngörenler, insanoğlunun kimi filozoflarının insan aklının değerine ilişkin yaptıkları açıklamalara dayanmaktadırlar. Yüce Allah bu görüşü doğrulayacak hiçbir ayet indirmemiştir.

Aklı ne kadar büyük olursa olsun bir tek insan için bile, aklın vahye ihtiyacının olmadığı görüşünü benimseyenler, bu konuda yüce Allah’ın söylemediğini söylüyorlar. Çünkü yüce Allah, vahiy ve peygamberliği insanlar için bir delil kılınıştır. Bu delili insan aklı olarak belirlememiştir. Hatta insanları yarattığı ve biricik Rabbini bilme ve O’na inanma özelliğiyle donattığı fıtratı dahi insanlar için delil kılmamıştır. Çünkü yüce Allah, tek başına olan aklın, sapıtacağını, yalnız olan fıtratın bozulacağını biliyordu. Kılavuzu, yol göstericisi, aydınlık ve basireti vahiy olmadığı sürece aklın ve fıtratın korunmasının mümkün olmadığını biliyordu.)

Felsefenin aklı, dine muhtaç olmaktan kurtardığı ya da aklın ürünü bilimin, insanlık için Allah’ın yol göstericiliğine ihtiyaç bırakmadığını ileri sürenler, gerçeğe ve realiteye dayanmayan sözler söylemektedirler. Çünkü realite, hayat düzenlerini felsefi ekollere ya da bilime dayandıran insanlık hayatının üzerine, her şeyin kapılarının açılmış olmasına, üretim ve gelirin kat kat artmış olmasına, hayat koşullarının rahat olmasına ve en geniş çerçevede konfor imkânlarının artmış olmasına rağmen insanı mutsuz kılan bir hayat şekli olduğuna tanıklık etmektedir. Ancak bunun karşıtı olarak hayatın bilgisizliğe ve başıboşluğa dayanması mümkün değildir. Sorunu bu şekilde ortaya koyanlar art niyetlidirler. Çünkü İslâm, insan aklını bizzat kendi yapısından kaynaklanan ayıplardan, bu şekilde arzuların, ihtiras ve eğilimlerin baskısıyla baş gösteren kusurlardan koruyacak güvenceleri içeren bir hayat sistemidir. Sonra insan aklı için, bilim, marifet ve deneyim alanındaki hareketinde doğru yolda olmasını sağlayan esasları belirler, gerekli kuralları koyar. Nitekim İslâm’ın belirlediği bu esaslar ve kurallar, insanın -Allah’ın şeriatı doğrultusunda- gölgesinde yaşadığı pratik hayatın dengeli bir şekilde sürmesini de garantilemektedir. Dolayısıyla realite düşünce ve hareket tarzını bozmasına neden olacak düzeyde baskı yapamaz olur.

Allah’ın vahyi ve yol göstericiliğinin eşliğinde insan aklı yolunu görür, basireti açık olur. Allah’ın vahyini ve yol göstericiliğini terk etmesi durumunda da kör olur. Peygamberin sırf vahye başvurmasına değinmek suretiyle düşündürmek için teşvik mahiyetindeki soru ile körlük ve basirete işaret etmeyi bir arada sunmanın, “Sadece bana indirilen vahye uyuyorum. Hiç kör ile gören bir olur mu? Düşünmüyor musunuz?”

Evet işaretleri bu şekilde bir arada ve Kur’an’ın akışı içinde peş peşe sunmanın Kur’an’ın ifade tarzı içinde bir anlamı vardır. İstenen şey düşünmedir. Bunu teşvik etmek de Kur’an’ın başvurduğu yöntemdir. Ancak düşünme, vahyin denetimi altındadır. Çünkü ancak bu durumda doğruyu görüp aydınlık bir ortamda hareket edebilir. Yoksa bir kılavuz, bir yol gösterici ve aydınlatıcı bir kitap olmaksızın, körlüğün karanlıklarında yuvarlanıp duran kayıtsız düşünme değildir istenen.

İnsan aklı vahyin çerçevesinde hareket ettiği zaman dar bir alana kıstırılmış olmaz, aksine gerçekten de son derece geniş bir ortamda hareket etme imkânı bulur. Şu varlık bütününden oluşan geniş bir alanda hareket eder. Nitekim varlık bütünü görülen ve görülmeyen alemleri içerdiği gibi nefislerin derinliklerini, olayların dünyasını ve tüm hayat alanını da içermektedir. Vahiy metodda sapmanın, kötü düşüncenin, arzu ve ihtirasların eğilimlerinin dışında insan aklını herhangi bir şeyden alıkoymaz. Bundan sonra onu, hareket etmek ve faaliyet göstermek üzere serbest bırakır. Yüce Allah insanoğluna bahşettiği bu büyük aracı… aklı… İlahi vahiy ve yol göstericiliğin kontrolünde çalışıp, hareket etmesi için bahşetmiştir. Ancak bu durumda sapıtıp azgınlaşmaz.

Başa dön tuşu
Kapalı