FİZİLAL'İL KUR'AN TEFSİRİ

En’am Suresi’nin 135-165.Ayet Tefsiri – Fizilal’il Kur’an – Seyyid Kutub

135- “De ki; Ey kavmim, tutumunuzu devam ettiriniz, ben de kendi tutumumu devam ettireceğim. Dünya yurdunun sonunun kimin lehinde olacağını ilerde anlayacaksınız. Hiç kuşkusuz zalimler kurtuluşa eremezler. “

Bu beraberindeki ve arkasındaki gerçeğe, gerçeğin kendisinde ve ötesinde yeralan kuvvete güvenmeden kaynaklanan bir tehdittir. İşlerine karışmayacağına, çünkü kendisinin bağlı bulunduğu gerçekten, hareket metodu ve yolundan emin olduğuna, aynı şekilde kendilerinin içinde bulundukları sapıklıktan ve en sonunda varacakları sonuçtan emin olduğuna ilişkin Hz. Peygamberden -salât ve selâm üzerine olsun- gelen bir tehdittir:

“Hiç kuşkusuz zalimler kurtuluşa eremezler.”

Bu, değişmeyen bir kuraldır. Buna göre Allah’dan başka dostlar edinen müşrikler kurtuluşa eremezler. Çünkü Allah’dan başka dost ve yardımcı yoktur. Allah’ın yol göstericiliğine uymayanlar da… O’nun yol göstericiliğinin dışında koyu sapıklıktan, apaçık zarardan başka bir şey yoktur.

Surenin akışıyla birlikte yeni bir bölüme geçmeden, üzerine Allah’ın adı anılarak ve anılmayarak kesilen hayvanların hükmüne ilişkin konuyla meyvelerden, hayvanlardan ve çocuklardan adanan adaklara ilişkin konu arasında yeralan bu bölüm üzerinde seri bir şekilde bazı gerçeklere değinelim. Saf inancın temel gerçeklerinden bunca gerçeği içerdiği gibi, iman ve küfrün tabiatına, insanlardan ve cinlerden şeytanlarla Allah’ın peygamberleri ve onlara inananlar arasındaki savaşın mahiyetine ilişkin sahneleri, tabloları ve açıklamaları da kapsamaktadır bu bölüm. Nitekim geniş boyutlarıyla büyük akide gerçeklerini karşılayan ve gözler önüne seren surenin akışında yeralan benzerleri gibi bunca duygulandırıcı mesajı da içermektedir.

Bu arada bölümün üzerinde kısaca durmamız; Kur’an’ın sunuş yönteminin bu pratik olgulara ve insan hayatındaki bu uygulamalı ayrıntılara ne kadar önem verdiğini, bunların Allah’ın şeriatına uygunluğuna ve dayanmaları gereken temeli belirlemeye, yani Allah’ın hakimiyetini ya da diğer bir ifadeyle O’nun Rabblığını açıklamaya ne kadar özen gösterdiğini görmemiz içindir.

O halde Kur’an’ın sunuş yöntemi bu soruna neden bu kadar önem veriyor?

Önem veriyor, çünkü ilke açısından İslâm’da “inanç sistemi” sorununu özetlemektedir, “Din” sorununu özetlediği gibi, İslâm’da “inanç sistemi” `Allah’dan başka ilâh olmadığına tanıklık etme” temeline dayanmaktadır. Bu tanıklıkla birlikte müslüman, kullardan herbirinin ilâhlık iddiasını kalbinden söküp atar ve ilâhlığı Allah’a özgü kılar. Dolayısıyla herbirinin hakimiyetini reddedip, hakimiyeti tümden Allah’a verir. Küçük bir konuda hüküm belirlemek, büyük bir konuda hüküm vermek gibi hakimiyet hakkını iddia etmektir. Dolayısıyla ilâhlık hakkını iddia etmektir. Müslüman Allah’ın dışında herkesin bu iddiasını red eder. İslâm’a göre din, -kalpteki inanç konusunda olduğu gibi- kulların pratik hayatlarında tek bir ilâhlığa, yani Allah’ın ilâhlığına boyun eğmeleri ve pratik hayatlarında Allah’dan başka ilânlık taslayan kullara uymaktan kaçınmalarıdır. Herhangi bir konuda hüküm verme, ilâhlık iddiasında bulunmaktır. Bu hükme boyun eğmek de ilâhlık iddiasını benimsemektir Bu nedenle müslüman, bu konuda ilâhlığı tek başına Allah’a özgü kılar. Allah’ın dışında ilâhlık taslayan kulların dinine boyun eğmeyi reddeder, bundan kaçınır.

Kur’an-ı Kerim’in tümünde bu inanç temellerinin belirlenmesine bu kadar önem verilmesi ve Mekke’de nazil olan bu surenin akışında gördüğümüz şekilde konuya bu denli ağırlık verilmesi bu yüzdendir. Yedinci cüzde bu surenin tanıtım kısmında da değindiğimiz gibi, Kur’an’ın Mekke’de indirilen kısmı, müslüman kitlenin hayatındaki düzen ve yasalar sorununa değinmiyordu. Sadece inanç ve düşünce sorununu ele alıyordu. Bununla beraber hakimiyet konusundaki inanç temellerinin belirlenmesine surenin bu kadar önem vermesinin derin ve büyük bir anlamı vardır.

Önceki bölüm ve onun üzerine yapılan değerlendirmelerle birlikte Kur’an’ın Mekke’de indirilen kısmında yeralan bu Mekki surenin akışında sunulan önümüzdeki bu uzun bölümün tümü… (Bilindiği gibi Kur’an’ın Mekke’de inen kısımının konusu inançtı. İnançla ilgili temellerini yerleştirmenin dışında, şeriatla ilgili herhangi bir şey sunmuyordu. Çünkü o zaman İslâm şeriatını uygulayacak bir devlet henüz yoktu. Böylece yüce Allah, bütünüyle İslâm’a girmiş, kendilerini tamamen Allah’a teslim etmiş, şeriatına uymak suretiyle Allah’a kullukta bulunan bir toplum oluşmadan, bir toplumun insanlar arasında pratik olarak şu şeriatla hükmeden, bu dinin tabiatında ve hareket metodunda olduğu gibi hükmü bilmeyi uygulamayla eş anlamlı kılan, bu şekilde İslâm’a ciddiyet, canlılık ve vakar kazandıran egemen bir devlet kurulmadan bu şeriatı konuşma malzemesi ve etüd konusu olmaktan korumuştu…

Biz diyoruz ki, Mekke’de indirilen bu surede yeralan bu uzun bölümün tümü kanun koyma ve hakimiyet konusunu ele almaktadır, bu konunun mahiyetine işaret etmektedir. Çünkü bu bir inanç sorunudur. Bu sorunun dindeki önemini göstermektedir, çünkü bu, en başta gelen sorundur.

Ayetleri ayrıntılı biçimde karşılamaya girişmeden önce, konunun içeriğini, anlam ve işaretlerini özet bir şekilde görebilmemiz için genel anlamda Kur’an’ın gölgesinde yaşayalım istiyoruz.

Konu meyveler, hayvanlar ve çocuklar konusunda -yani ekonomik ve toplumsal konularda- ileri sürdükleri cahiliye düşünce ve iddialarını sunmakla başlıyor. Bu düşünce ve iddiaların şu şekilde örneklendiğini görebiliriz:

1- Allah’ın kendilerine verdiği rızıkları, kendileri için yarattığı ekin ve hayvanları iki kısma ayırmaları: Bir kısmını Allah’a ayırıyorlardı. -Üstelik Allah’ın bu şekilde hükmettiğini iddia ediyorlardı.- Diğer kısımını da Allah’a ortak koştukları tanrılarına ayırıyorlardı. -Bunlar, Allah’ın dışında canlarına, mallarına ve çocuklarına ortak ettikleri sahte tanrılardı.

“Onlar Allah’a, O’nun yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan sınırlı bir pay ayırdılar. Asılsız saplantıları uyarınca “Bu Allah’ın, bu da O’na koştuğumuz ortakların payıdır” dediler.”

2- Bundan sonra onlar Allah için ayırdıkları paya tecavüz ederek bir kısmını alıp ortak koştukları tanrıların payına katıyorlardı, tanrılarına ayırdıkları kısım üzerinde böyle bir şeye asla girişmezlerdi:

“Fakat koştukları ortakların payı Allah’a geçmezken, Allah’ın payı ortaklara geçebiliyor.”

3- Ortak koştukları tanrıların çekici göstermeleri sonucu çocuklarını öldürüyorlardı. Bunu yapanlar, kâhinler ve kendi aralarında hükümler koyan fertler, bir taraftan toplumsal baskı diğer taraftan dinsel hurafelerin etkisiyle boyun eğerlerdi. Bu, çocukları öldürme olayı, fakirlik korkusu ve namus nedeniyle kız çocuklarını ilgilendirirken kimi zaman da adak amacıyla erkek çocuklarını da ilgilendiriyordu. Nitekim Abdulmuttalip şayet Allah, kendisini koruyacak on erkek çocuk verirse, birini kesmek üzere tanrılara adamıştı.

“Tıpkı bunun gibi, bu düzmece ortaklar çoğu müşriklere öz evlatlarını öldürmeyi çekici göstermişlerdir ki, böylece hem fıtratlarını yozlaştırsınlar ve hem de dinlerini bozsunlar.”

4- Bazı hayvanları ve ekinleri yasaklamışlardı. Allah’dan özel bir izin olmadan bunların yenilmeyeceğini iddia ediyorlardı. -Evet aynen böyle iddia ediyorlardı.- Nitekim bazı hayvanlara binmeyi de yasaklamışlardı. Keserken ya da binerken bazılarının üzerinde Allah’ın adını anmayı yasaklamışlardı. Hac’da Allah’ın adı anılıyor gerekçesiyle o sırada bu hayvanlara binmezlerdi. Üstelik tüm bunların Allah tarafından emredildiğini ileri sürüyorlardı:

“Onlar saçma inançları uyarınca “Bu hayvanlar ve ekinler dokunulmazdır, bizim istediklerimizden başka hiç kimse onları yiyemez, bunlar da sırtlarına yük vurulması ve binilmesi yasak hayvanlardır” dediler. O’na iftira ederek…”

5- Ana karnındayken bazı hayvanları erkekleri için ayırıyorlardı ve bunları kadınlarına haram kılıyorlardı. Ancak yavru ölü doğacak olursa, kadınları ve erkekleri ortak kabul ediyorlardı. Bu arada böylesine gülünç bir hükmü Allah’a dayandırmaktan da geri kalmıyorlardı:

“Yine onlar, “Bu hayvanların karınlarındaki yavrular sadece erkeklerimize aittir, kadınlarımıza ise yasaktır. Eğer hayvanın yavrusu ölü doğarsa, her ikisi de O’na ortak olur, dediler. Allah bu yakıştırmalarının cezasını verecektir. Hiç kuşkusuz, O hikmet sahibidir ve her şeyi bilir.”

İşte cahiliye döneminde Arap toplumunu kaplayan ve bu konudaki hükmü vermek, ruhları ve gönülleri onlardan arındırmak, aynı şekilde toplumsal hayatta geçersiz kılmak için Mekke’de inmiş bir surede Kur’an’ın uzun akışında ele aldığı düşünceler, iddialar ve geleneklerden bir demet…

Kur’an-ı Kerim ağır, uzun ve titiz adımlarını atarken, şu metodu takip etmiştir.

a) Önce bilgisizcé ve ahmakça çocuklarını öldürenlerin ve Allah’a iftira ederek kendilerine verdiği rızıkları haram kabul edenlerin büsbütün kaybettiklerini belirtmiş ve hiçbir bilgiye dayanmaksızın Allah’a dayandırdıkları bu düşünce ve iddialarıyla kesin sapıklıkta olduklarını duyurmuştur.

b) Sonra üzerinde bu tür bir tasarrufta bulundukları malları yüce Allah’ın kendileri için varettiğine dikkatleri çekmiştir. Çardaklı ve çardaksız bahçeleri var eden, onlar için bu hayvanları yaratan O’dur. Rızıkları veren, tek başına verdiklerinin sahibidir de. Aynı zamanda insanları rızıklandırdığı bu mallara ilişik hükmü de sadece O verebilir. Bu aşamada ekinlerin, meyvelerin, çardaklı ve çardaksız bahçelerin sahnelerinden, kimisine bindikleri, yüklerini vurdukları, etlerini yedikleri, derisinden, yününden ve kılından yararlandıkları hayvanlar aracılığıyla verdiği nimetlerden oluşan son derece duygulandırıcı, etkileyici mesajlar kullanılmıştır. Nitekim, Ademoğulları’yla şeytan arasındaki köklü düşmanlığın hatırlatılması da bir etken olarak kullanılmıştır. O halde nasıl şeytanın adımlarını takip ederler? Açıktan açığa düşman olduğu halde vesveselerini dinlerler?

c) Bundan sonra, özellikle hayvanlara ilişkin düşüncelerinin saçmalığı ve tümden mantık dışılığı ayrıntılı biçimde sunulmuştur. Olanca tutarsızlıkları, saçmalıkları ve tuhaflıklarıyla ortaya çıkarmak için düşüncelerindeki karanlıklar üzerine ışık tutulmuştur. Bu. sahnenin sonunda da, her türlü kanıttan ve mantıktan yoksun bu hükümleri verirken neye dayandıklarına ilişkin bir soru yöneltilmektedir: “Yoksa Allah’ın size bu direktifi verdiğinin somut tanıkları mısınız?” Bu sadece sizin bildiğiniz bir sır mıdır? Sırf söze yönelik bir direktif midir? Bu arada Allah’a iftira etmek suçu ve insanları bilgisizce saptırma girişimi son derece çirkin bir davranış olarak belirmektedir. Ayrıca bu olay konu içinde kullanılan değişik etkileyici mesajlardan biri haline dönüştürülmektedir.

d) Burada kanun koyma hakkına sahip otorite belirtilmektedir. Bu arada bu otoritenin müslümanlara, özellikle de yahudilere haram kıldığı ve müslümanlara helal kıldığı yiyecekler açıklanmaktadır.

e) Sonra, her ikisi de anlam ve yasama niteliğiyle Allah katında diğerinin düzeyinde olan Allah’a ortak koşma ve Allah’ın helal kıldığını haram sayma eylemlerinde somutlaşan cahiliyeye dayalı hayatlarını Allah’ın iradesine bağlamaları ile “Eğer Allah dileseydi ne biz ve atalarımız O’na ortak koşar ve ne de bir şey yasaklardık” demeleri tartışılıyor. Ayrıca bu söylenenlerin daha önce gelmiş geçmiş tüm kâfir yalancılar tarafından söylendiği de belirtilmektedir. Yalancılar böyle söylemişlerdi, Allah’ın azabı gelene kadar. “Onlardan öncekiler de bu şekilde peygamberlerini yalanladılar da azabımızın acısını tattılar.” Allah’a ortak koşmak, O’nun şeriatına dayanmaksızın bir şeyi haram kılmak gibidir. Her ikisi de Allah’ın ayetlerini yalanlayanların ayırıcı özellikleridir. Bu arada belirlediğiniz bu prensipleri neye dayandırıyorsunuz? şeklinde ayıplayıcı bir soru yeralıyor:

“Onlara de ki; “Önümüze koyacağınız bir bildiğiniz var mı? Siz sadece yakıştırmaların peşinden gidiyorsunuz, sırf tahminlere dayanıyorsunuz.”

f) Bu konuda onlarla girişilen tartışma, onları şahit getirmeye ve kesin ayrılığa çağırmakla son buluyor. -Tıpkı surenin başlarında inancın temeline ilişkin konuda yapıldığı gibi- Sorunun aynı sorun olduğunu vurgulamak için aynı ifadeler, aynı nitelemeler, hatta aynı sözcükler kullanılıyor:

“De ki; Allah’ın bu yasakları koyduğuna şahitlik edecek tanıklarınızı getiriniz bakalım. Eğer onlar bu yolda şahitlik ederlerse sakın şahitliklerini onaylama. Ayetlerimizi yalanlayanların, ahirete inanmayanların ve rabblerine eş koşanların keyfi arzularına uyma.” Ayeti kerimede sahne, ifade ve sözcük birliğinin yanında bu hükümleri koyanların keyfi arzularına uyduklarını, Allah’ın ayetlerini yalanladıklarını, ahiret gününe inanmadıklarını görüyoruz. Çünkü şayet, Allah’ın ayetlerini onaylamış, ahiret gününe inanmış ve Allah’ın yol göstericiliğine uymuş olsalardı, Allah’ın hükümleri dışında hem kendileri, hem de insanlar için hüküm koymaya kalkışmazlardı. Allah’ın izni olmadan haramlar ve helaller belirlemeye yeltenmezlerdi.

g) Bölümün sonunda Allah’ın gerçekten neleri haram kıldığını açıklamak için onlara bir çağrı yapılmaktadır. Burada toplumsal hayatın temel ilkelerinden bir kısmını görüyoruz. En başta da tevhit yer alıyor. Gerisi da birtakım emirler ve yükümlülükler. Ancak haramlar çoğunlukta ve tüm saydıklarımızın başlığı durumunda…

Allah, kendisine ortak koşulmasını yasaklamıştır. Anne ve babaya iyilikle davranılmasını emretmiştir. Fakirlik korkusuyla çocukların öldürülmesini yasaklamış, bunun yanında rızıklarının verileceği güvencesini vermiştir. Kötülüğün gizlisine-açığına yaklaşmasını yasaklamıştır. Haksız yere, Allah’ın haram kıldığı cana kıymayı yasaklamıştır. Erginlik çağma erişmeden, iyilikle almanın dışında yetimlerin mallarına dokunmayı yasaklamıştır. Tartı ve ölçüyü adaletle yerine getirmeyi emretmiş, konuşmada -tanıklık ve hüküm vermede- yakınları hakkında da olsa, adil davranmayı emretmiştir. Allah için verilen tüm sözleri. yerine getirmeyi emretmiştir. Surenin akışı bunların tümünü, emir ve yasakla ilgili her cümlenin sonunda tekrarlanan Allah’ın direktifi haline getiriyor.

Ayetlerin akışında bu şekilde biraraya gelen, adeta birbirleriyle kaynaşan ve tek bir cümlede sunulan inanç temeli ile şeriat ilkelerini kapsayan bu emir ve yasaklar yığını bir kütle konumundadır. Açıkladığımız metod uyarınca Kur’an’a inceleyenlerin gözünden kaçmaz bu anlam. Uzun bölümün sonunda bu emir ve yasaklar bütününe ilişkin olarak şöyle denmektedir:

“İşte benim dosdoğru yolum budur, bu yola uyunuz. Sakın sizi Allah’ın yolundan ayrı düşürecek yollara girmeyiniz. İşte Allah, kötülüklerden sakınasınız diye size bu direktifi veriyor.”

Bunun nedeni, bu bölümün tüm akışında gözetilen anlamı iyice açığa kavuşturmak; tek, açık ve kesin bir ifadede şekillendirmektir.

Şirk ya da İslâm sıfatının belirginleşmesi noktasında bu din nazarında şeriat da inanç gibidir. Hatta bu anlamda bu dinin şeriatı inançtan bir parçadır. Hatta ve hatta bizzat şeriat inançtır. Çünkü şeriat inancın realitedeki tercümanıdır. Nitekim bu temel gerçek Kur’an metodu uyarınca sunulan Kur’an ayetlerinde gayet net bir şekilde belirginleşmektedir.

İğrenç, cehennemi yöntemlere başvurularak asırlardan beri süregelen bir şekilde bu dine mensup kişilerin gönlünde dinin anlamından çekip koparılmak istenen gerçek budur işte. Öyle ki-dinlerine gereken özeni göstermeyen laubaliler ve düşmanları bir yana- bu dine sağlam sarılanların çoğunluğu dahi hakimiyet sorununu inanç sorunundan ayırır olmuşlardır. İnanç konusunda olduğu gibi, bu konuda galeyana gelmiyorlar. İnanç veya ibadette olduğu gibi hakimiyet konusunda Allah’ın buyruklarını çiğneyenleri, dinden çıkmış saymıyorlar. Oysa bu din inanç, ibadet ve şeriatı birbirinden ayrı kabul etmez. Fakat bu, uzun asırlardır bilinen araçlara başvurularak meydana getirilen bir ayırımdır. Öyle ki, bu dinin en hareketli savunucularının düşüncesinde bile hakimiyet sorunu böylesine şaşılacak bir duruma gelmiştir. İşte -konusu düzen, şeriat olmadığı, yalnızca inanç konusuyla ilgilendiği halde- Mekke’de inmiş bu surenin bunca üzerinde yoğunlaştığı, bu kadar etkenleri devreye soktuğu ve bütün bu açıklamaları yaptığı sorun budur. Oysa konusu, toplumsal hayatın uygulamalı basit, bir alışkanlığı ortadan kaldırmaya yönelikti. Çünkü bu sorun en büyük temelle ilgilidir. Hakimiyet temeli… Çünkü bu büyük temel bu dinin temeli ve gerçek varlığıyla ilgilidir.

Puta tapan hakkında şirk hükmünü verip de tağutun hükmünü benimseyenlere bu hükmü vermeyenler, birinciden tiksindikleri halde ikinciden tiksinmeyenler… Bunlar Kur’an-ı okumuyorlar. Bu dinin tabiatını bilmiyorlar. O halde Allah’ın indirdiği şekliyle Kur’an-ı okumalı ve Allah’ın şu sözünü ciddiye almalıdırlar:

“Eğer onlara uyarsanız, şüphesiz siz de müşrik olursunuz.”

Bu dini koruma çabasında olan kimi insanlar da hem kendi kafalarım, hem de insanların kafalarını uygulanan şu kanunların, ya da uygulamaların veya söylenenlerin İslâm şeriatına uyup uymadığını ortaya çıkarmakla uğraştırıyorlar. Orada burada göze çarpan kimi aykırılıklara karşı amansız bir saldırıya geçiyorlar. Sanki İslâm bütünüyle ayaktaymış da, bu varlığını ve egemenliğini gölgeleyen birtakım aykırılıkları ortadan kaldırmaktan başka yapılacak iş yokmuş gibi.

Bu dinin şu gayretkeş koruyucuları, aslında bilmeden bu dini incitiyorlar. Bu gülünç ve yararsız özenleri sonucu insanların içinde yer eden inanç enerjisinin kalıntılarını yok ediyorlar. Onlar bu halleriyle cahiliye sistemleri lehine tanıklık etmiş oluyorlar. Cahiliye toplumunda İslâm’ın ayakta olduğunu ve birtakım aykırılıkların düzeltilmesinden başka bütünlüğü bozucu bir durumun söz konusu olmadığına tanıklık etmiş oluyorlar. Oysa din bütünüyle hayattan koparılmış demektir. Kulların dışında hakimiyeti tek başına Allah’a veren düzen ve sistemde temsil edilmediği sürece…

Kuşkusuz bu dinin varlığı Allah’ın hakimiyetinin varlığına bağlıdır. Bu temel ortadan kalkınca bu din de kendiliğinden ortadan kalkar. Bu dinin günümüzde yeryüzünde karşılaştığı problem, Allah’ın ilâhlığına tecavüz eden, O’nun otoritesini ele geçiren, can, mal ve çocuklar hakkında serbestler ve yasaklar koymak suretiyle kendilerinde kanun koyma hakkını gören tağutların ortaya çıkmasıdır. İşte bu, Kur’an-ı Kerim’in bunca etken, prensip ve açıklama yığınıyla ele aldığı, sonra ilâhlık ve kulluk sorununa bağladığı, iman veya küfrün belirtisi, cahiliye ya da İslâm’ın ölçüsü kabul ettiği problemin aynısıdır.

İslâm’ın varlığını duyurmak, gerçekleştirmek için giriştiği savaş, dinsizlikle girişilen savaş değildir. Ta ki, bu dini koruyanların çabaladığı gibi salı `dine girmek”ten ibaret olsun. Toplumsal veya ahlâki bozulmalara karşı başlatılan savaş da değildir. Bunlar bu dinin varlığı açısından sonradan gelen savaşlardır. İslâm’ın varlığını gerçekleştirmek için giriştiği ilk savaş “hakimiyet” ve hakimiyetin kime ait olacağı savaşıdır. Mekke’de bunun için böyle bir savaşa girişmişti. Daha inancın temellerini atarken ve henüz düzen ve şeriata değinmezken bu savaşı başlatmıştı. Hakimiyetin Allah’a ait olduğunu vicdanlara yerleştirmek için girişmişti bu savaşa. Müslüman hakimiyeti kendisi için iddia etmez. Böyle bir iddiada bulunanın müslümanlık iddiasını da kabul etmez. Mekke’deki müslüman topluluğun gönüllerinde bu inanç iyice yerleşince yüce Allah Medine’de pratik uygulamasının yollarını açtı. O halde bu dini korumaya çalışanlar bir kendi durumlarına bir de olmaları gereken duruma baksınlar. Tabii bu dinin gerçek anlamını kavradıktan sonra…
136- Onlar Allah’a, O’nun yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan sınırlı bir pay ayırdılar. Asılsız saplantıları uyarınca “ßu Allah’ın bu da O’na koştuğumuz ortakların payıdır” derler. Fàkat koştukları ortakların payı Allah’a geçmezken, Allah’ın payı bu ortaklara geçebiliyor. Ne kötü hüküm veriyorlar. “

Ekin ve hayvanlara ilişkin cahiliyenin düşünce ve geleneklerini anlatırken ayetlerin akışı, kendileri için bu ekin ve hayvanları var edenin yüce Allah olduğunu belirtiyor. Dolayısıyla Allah’ın dışında insanları yerden ve gökten rızıklandıracak bir kişinin varlığı söz konusu değildir. Bu açıklamanın ardından yüce

Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği şeylere ne yaptıkları anlatılıyor. Bunlardan bir payı Allah’a ayırıyorlar, put ve totemlerine de bir pay ayırıyorlar. (Doğal olarak bu son pay put bekçilerine gidiyor)… Bundan sonra onlar, ayetin belirttiği gibi Allah için ayırdıkları paya tecavüz ediyorlar…

İbn-i Abbas şöyle diyor: Yiyecekleri topladıkları zaman deste yaparlardı ve iki kısma ayırırlardı. Bir payı Allah’a, birini de tanrılarına ayırırlardı. Şayet rüzgâr, tanrılarına ayırdıkları taraftan eser de bir kısmını Allah’a ayırdıkları paya katsaydı, bunu geri alıp tekrar yerine koyarlardı. Yok eğer rüzgâr Allah için ayırdıkları payın tarafından esip bir kısmını tanrılarının payına katsaydı bunu olduğu gibi bırakır, eski yerine bırakmazlardı. Bu nedenle yüce Allah şöyle buyurmuştur. “Ne kötü hüküm veriyorlar.”

Mücahid diyor ki; ekinlerden Allah için bir pay, put ve tanrıları için bir pay ayırırlardı. Rüzgârın Allah’a ayırdıkları paydan alıp tanrılarının payına kattığını bırakır, tanrılarının payından Allah’ın payına götürdüğünü de geri alırlardı ve şöyle derlerdi. “Allah’ın buna ihtiyacı yoktur.” Hayvanlardan ayırdıklarına da Saibe ve Bahire adını verirlerdi.

Katade şöyle der! Sapıklık taraftarlarından bazısı ekin ve hayvanlarından bir payı Allah’a, birini de ortak koştukları tanrılara ayırırlardı.

Allah’ın payından bir şey tanrılarının payına karıştığında olduğu gibi bırakırlardı, tanrılarının payından bir şey Allah’ın payına karışacak olursa hemen geri alırlardı.

Kuraklık olduğu sene, Allah’ın payından yararlanır ortak koştukları tanrılarının payına el sürmezlerdi. Bunun için yüce Allah “Ne kötü hüküm veriyorlar” buyurmuştur.

Süddî’den şöyle rivayet edilir: Mallarından bir pay ayırıp, bu Allah’ındır derlerdi. Bir ekin eker, Allah’a ayırırlardı. Bunun benzerini ortak koştukları tanrıları için de yaparlardı. Ortak koştukları tanrılarının payını onlar için harcarlardı. Allah’ın payından da sadaka verirlerdi. Sahte tanrılarının payı biter de Allah’ın payı fazla olursa, “Tanrılarımıza infak etmek zorundayız” derlerdi. Allah’ın payından alıp sahte tanrılarına infak ederlerdi. Allah’ın payı tükenip, ortak koştukları tanrılarının ki çok olursa, o zaman da “Şayet Allah dilese kendisine en güzelini ayırırdı” der ve tanrılarının payından bir şey Allah için vermezlerdi. Bu nedenle yüce Allah “Ne kötü hüküm veriyorlar” derken, şunu demek istiyor: Şayet paylaştırmada doğruysalar, o zaman çok kötü hüküm veriyorlar. Çünkü benden alıyorlar ama bana vermiyorlar.

İbn-i Cerir şöyle der! Yüce Allah’ın “Ne kötü hüküm veriyorlar” sözüne gelince; burada yüce Allah nitelikleri belirtilen bu müşriklerin davranışlarını şu şekilde haber vermektedir: Benim payımdan ortak koştukları tanrılara verdikleri halde onların payından bana vermemekle çok kötü hüküm veriyorlar. Aslında yüce Allah, bununla onların bilgisizliklerini, sapıklıklarını, doğru yoldan sapmalarını haber vermektedir. Kendilerini yaratan, besleyen ve sayılmayacak kadar çok nimet veren yüce Allah’ı kendilerine hiçbir zarar ve yarar dokunduramayanlara denk tutmaları, öyle ki kendi kafalarına göre yaptıkları paylaşmada sahte tanrılarını ondan üstün tutmalarını dile getirmektedir.

Hayvanlar ve ekinler konusunda müminlerle tartışmaları için insanlardan ve cinlerden şeytanların dostlarına telkin ettikleri bunlardı. Şeytanların dostlarına çekici kıldıkları bu tür düşünce ve uygulamalarda çıkarları söz konusu olduğu gayet açıktır. Kâhinlerden, mabet bekçilerinden ve liderlerden oluşan beşeri şeytanların çıkarına gelince; öncelikle takipçilerin ve yardakçıların gönüllerine egemen olmada, batıl düşünceler ve bazı inançların çekiciliği uyarınca keyfi arzularına uymalarını sağlamada somutlaşmaktadır. İkinci olarak, bu çekiciliğin ve insan toplumlarının aldatılmışlığın ötesinde gerçekleşecek maddi çıkarda somutlaşmaktadır. Bu da ahmak ve cahil kimselerin ortak koştukları tanrılara ayırdıkları kısımdan kendilerine düşen kazançtır. Cinlerden şeytanların çıkarına gelince; Ademoğulları’na yönelik aldatma ve vesvesede somutlaşmaktadır. Hayatlarının bozulması, dinlerinin karmaşaya dönüşmesi, sonuçta onları dünyadayken aşağılık bir yokolmaya, ahirette de ateşe sürüklemesidir, onların beklentileri.

Arap cahiliyesinde görülen bu olayın benzerleri diğer cahiliye toplumlarında, Yunan-İran-Roma toplumlarında da görülmüştür. Hindistan’da, Afrika ve Asya’da görülmektedir. Sözkonusu edilen konular, malı uygulamalara ilişkindir sadece. Ancak cahiliye sırf bunlardan ibaret değildir Modern cahiliye de Allah’ın izin vermediği şekilde mallar üzerinde birtakım uygulamalarda bulunmaktadır. Bu durumda eski cahiliye düşünceleriyle şirk noktasında buluşmaktadır. O temel ve kural açısında buluşmaktadır. Çünkü cahiliye, insanların işlerinde Allah’ın şeriatına dayanmaksızın birtakım uygulamalarda bulunan her sistemin adıdır. Bundan sonra bu tür uygulamanın somutlaştığı şekillerin farklılığının hiçbir önemi yoktur. Bu farklılıklar yalnızca şekilden ibarettir:
137- “Tıpkı bunun gibi, bu düzmece ortaklar çoğu müşriklere öz evlatlarını öldürmeyi çekici göstermişlerdir ki, böylece hem fıtratlarını yozlaştırsınlar ve hem de dinlerini bozsunlar. Eğer Allah dileseydi bunu yapamazlardı. O halde onları asılsız uydurmaları ile başbaşa bırak. “

Yüce Allah şöyle buyuruyor: Ortak koştukları sahte tanrılar ve şeytanlar malları üzerindeki bu tür uygulamaları kendilerine çekici gösterdikleri gibi öz çocuklarını öldürmeyi de onlara çekici göstermişlerdir. Bu durum, kimi zaman rızık korkusu (-ya da esirlik ve kız babası olmaktan dolayı utanç duyma duygusu)- ile kız çocukları diri diri toprağa gömmek, kimi zaman da erkek çocukları sahte tanrılara adamak şeklinde meydana geliyordu. Nitekim Abdulmuttalip’in şayet Allah, kendisini koruyacak ve saldırılarda yardım edecek on erkek çocuk verecek olursa, birini kesmeyi adadığına ilişkin rivayetler vardır.

Bu ve ötekini emredenin cahiliye geleneği olduğu açıktır. Bu geleneği insanlar yine insanlar için koymuşlardır. Burada anılan şeytanlar, kâhinlerden, tapmak bekçilerinden ve başkanlardan oluşan insanlar ve vesveseci cinlerden oluşan şeytanlardır. Bunların arasında sıkı bir yardımlaşma ve dostluk vardır.

Ayet bu çekici göstermenin arka planında gizli hedefi şöyle açıklamaktadır:

“Fıtratlarını yozlaştırsınlar ve hem de dinlerini bozsunlar diye…”

Onları yok etmeyi, dinlerini bozmayı ve ondan kaynaklanacak net bir düşünceye dayanmayacakları şekilde karmaşık hale getirmeyi amaçlamışlardır. Bu yok oluş, öncelikle öz çocuklarını öldürmelerinde somutlaşmaktadır. Son olarak sosyal hayatın tümden bozulmasında ve insanların yolunu yitirmiş sürülere dönüşüp keyfi arzuları ve çıkarları uyarınca diledikleri gibi güden bozguncu çobanların eline düşmelerinde somutlaşmaktadır. Öyle ki, canları, çocukları ve malları hakkında ölüm ve yok olma hükmünü verebilecek duruma gelirler. Bu şaşkın koyunlar boyun eğmekten başka seçenek bulamazlar. Çünkü din, inanç -ve bunlara ilişkin konulardaki karmaşık düşünceler- tüm ağırlıkları ve derinlikleri ile birlikte, yine bu düşüncelerden kaynaklanan toplumsal geleneklerle bir dayanışma içine girerler. Böylece son derece açık dine bağlanan ve tüm işlerini kalıcı ölçüye göre düzenleyenlerin dışında hiç kimsenin karşı duramadığı ezici bir baskı meydana gelmiş olur.

Bu kapalı ve karmaşık düşünceler ve bunlardan kaynaklanan dayanılmaz baskısıyla kitleleri ezen şu toplumsal gelenekler, sırf eski cahiliye toplumların= da bilinen şekliye sınırlı değildir. Çağdaş cahiliyede daha açık bir şekilde görebiliyoruz bugün. İnsanların hayatında korkunç bir ağırlık olan ve kimsenin bir kaçış yolu bulamadığı gelenekler, töreler… İnsanların bir zorunluluk olarak gördükleri ve kimi zaman altından çıkılmaz harcamalarda bulundukları, hayatlarını ve değer yargılarını yiyip bitiren, ahlâklarını ve yaşayışlarını altüst eden, bununla beraber boyun eğmekten başka bir şey yapamadıkları şu moda ve törenler… Sabah, öğleden sonra ve akşam modaları… Kısa, dar ve gülünç giysiler… Çeşitli süsleme, güzelleştirme ve makyaj yöntemleri… Daha nice aşağılatıcı kölelikler… Tüm bunları kim yapıyor? Kimdir bunların arkasında? Bunların arkasında moda evleri bulunuyor. Üretici firmalar yer alıyor. Faizini almak için paralarını sanayiye yatıran banker kuruluşları ve bankalar yer alıyor. Dünyaya hükmetmek için insanlığı mahvetmeye çalışan yahudiler vardır bunların arkasında. Ancak bunlar görülen silahlar ve ortada ordularla bulunmuyorlar. Kendilerinin geliştirdiği düşünceler ve değerler, yerleştirdikleri görüşler ve kültürlerle meydanda yer alıyorlar. Sonra da bunları toplumsal örf adı altında baskı aracı olarak insanların üzerine salıyorlar. Onlar, egemen düzende, sosyal kurumlarda ve birbirine girmiş dalları ve kökleri ile birlikte karmaşık hale gelmesinden dolayı insanların tartışma konusu yapmadıkları toplumsal geleneklerde temsil edilmedikleri sürece görüşlerin tek başına yeterli olmayacağını biliyorlar.

Bunlar şeytanların işidir… İnsanlardan ve cinlerden oluşan şeytanların… Bu, değişen görünüm ve şekillerine rağmen, kökleri ve kaynakları aynı, temelleri ve kuralları benzeşen cahiliyedir…

Biz Kur’an-ı okuduğumuzda onun sadece geçmişte yaşanmış cahiliye toplumlarının hikâyecilerini aktardığını anlıyorsak, onu çarpıtmış oluruz. Oysa Kur’an hayatın sürdüğü tüm çağlarda yaşanan her türlü cahiliye düzeninden söz etmekte, her zaman için bozulmuş realiteyi ele alıp Allah’ın doğru yoluna yöneltmektedir.

Komplonun ürkütücü boyutlarda olmasına, realitenin baskısına rağmen, Kur’an’ın akışı cahiliyeyi küçümsemekte ve bu dış görünümün örttüğü büyük gerçeği ortaya çıkarmaktadır. Dolayısıyla şu şeytanlar ve dostları Allah’ın kontrolü ve otoritesi altındadırlar. Onlar işledikleri şeyleri kişisel güçleriyle yapmıyorlar. Ancak uzun ipin kendilerine bırakılmış az bir tarafı ile Allah’ın iradesi ve takdiriyle yapıyorlar. Tabii ki, yüce Allah’ın kullarının sınanmasına ilişkin hikmetini gerçekleştirmek için. Şayet yüce Allah yapmalarını istemese hiçbir şey yapamazlar. Ancak yüce Allah denemek için bunların yapılmasını istiyor. Dolayısıyla bu konuda peygambere -salât ve selâm üzerine olsun- ve müminlere bir sorumluluk söz konusu değildir. O halde yollarına devam edip şeytanları, Allah’a yönelik iftiraları ve komplolarıyla Allah’a bırakmalıdırlar.

“Eğer Allah dileseydi bunu yapamazlardı. O halde onları asılsız uydurmaları ile başbaşà bırak.”

Bunların “bu düşünceler ve uygulamaları biz kendimiz belirledik” demeye cesaret edemediklerini belirtmemiz gerekir. Tersine Allah’a iftira ederek bu hükümleri Allah’ın belirlediğini iddia ediyorlardı. İddialarına göre, bu düşünce ve uygulamaları İbrahim ve İsmail’in (selâm üzerlerine olsun) şeriatından almışlardı.

Çağdaş cahiliyenin şeytanları da bugün aynı şeyi yapıyorlar. Bunların çoğunluğu ateist komünistler gibi kafa tutamıyor, dolayısıyla Allah’ın varlığını kökten inkâr edip dini açıkça reddetmeye yeltenmiyorlar. Arap cahiliyesindeki şeytanların sığındıkları yöntemin aynısına sığınıyorlar. Dine saygılı olduklarını söylüyorlar ve insanlar için koydukları kanunların temelde bu dine dayandığını ileri sürüyorlar. Kuşkusuz bu ateist komünistlerin yönteminden daha aşağılık ve daha iğrenç bir yöntemdir. Böyle bir şey, son derece karmaşık olmakla ve aslında İslâm’la hiçbir ilgisi bulunmamakla beraber henüz ruhların derinliklerinde yaşayan dinsel duyguyu uyuşturmaktır. Kuşkusuz İslâm son derece açık,. pratik ve realist bir hayat sistemidir. Bu duygunun kapalı ve karmaşık bir tarafı yoktur. Ayrıca fıtri dinsel enerji cahiliye kalıpları içinde sönüp gider ama, İslâmda değil… Bu da komploların en iğrenci, yöntemlerin en çirkinidir kuşkusuz.

Sonra bu dini koruduklarını sanan birtakım kişiler gelip, İslâm gerçeğinin yanında oldukça önemsiz olan yanlışlıklara karşı koymak uğruna emeklerini harcarlar. Bu konuda, Allah’ın ilâhlığını ve otoritesini tümden ele geçiren müşrik cahiliye sistemleri fazla ilgilendirmemektedir onları. Böylece bu ahmakça gayretleriyle bu müşrik cahiliye sistemlerine İslâm süsünü vermiş oluyorlar. Bu sistemlerin gerçek dinin esasına dayandığına, sadece bu tür basit konularda ayrı düştüğüne ilişkin oldukça téhlikeli ve fiili bir tanıklık yapmış oluyorlar.

Bu gayretkeşler, cahiliye rejimlerinin iyice yerleşmesi ve tehlikelerden uzaklaşması uğrunda rollerini başarıyla oynuyorlar. Din simsarlarının karmaşık hale getirdiği bozuk dini araçlar da aynı rolü üstlenmişlerdir. Oysa İslâm bu simsarları veya kâhin ve tapınak bekçilerini hiçbir zaman kabul etmemiştir.
138- “Onlar saçma inançları uyarınca `Bu hayvanlar ve ekinler dokunulmazdır. Bizim istediklerimizden başka hiç kimse onları yiyemez, bunlar da sırtlarına yük vurulması ve binilmesi yasak hayvanlardır’, dediler. Bazı hayvanları keserken de Allah’ın adını anmazlar, bunu yaparken `Allah’ın emri böyledir, diye O’na iftira ederler. Allah onları yaptıkları bu iftiralardan ötürü cezalandıracaktır. “

Ebu Ca’fer b. Cerir et-Taberi şöyle der: Bu, yüce Allah’ın şu müşrik cahillerin durumuna ilişkin verdiği bir haberdir. Onlar, kendi kendilerine ve bu konuda Allah tarafından kendilerine verilmiş bir izin söz konusu olmaksızın haramlar ve helaller belirliyorlardı.”

Yasaklamak, haram kılmaktır. Allah’ın otoritesine tecavüz eden, buna rağmen koydukları kanunların Allah’ın şeriatı olduğunu iddia eden bu adamlar, bazı ekinleri ve hayvanları kastederek bunları -daha önce açıkladığımız gibi- ortak koştukları tanrılarına ayırarak şöyle derlerdi: “Şu hayvanların ve meyvelerin yenmesi yasaktır. -Asılsız iddialarına göre- Allah’ın dilediğinden başkası bunları yiyemez.” Tabii bu konudaki hükümleri belirleyenler, kâhinler, tapınak bekçileri ve kabile başkanlarıydı. Bazı hayvanları kastedip (bu hayvanlar Maide suresinde belirtilen hayvanlardır denilmişti. `Allah Bahire, Saibe, Vesile ve Hami diye bir şey koymamıştır) (Maide Suresi: 103) Bunlara binilmesini haram kabul ederlerdi. Nitekim bazı hayvanları da belirleyip “Bunlara binerken, sağarken ve keserken Allah’ın adı anılmaz” derlerdi. Ortak koştukları tanrılarının adlarını anıp onlara ayırırlardı. Kuşkusuz tüm bunlar “Allah’a iftira etmektir.”

Ebu Ca’fer b. Cerir şöyle der: Yüce Allah’ın “Allah’a iftira ediyorlar” (“Allah’a İftira Ediyorlar” ifadesi daha önceki bir ayette geçmişti. Bu ayette “Ona iftira ederler” şeklinde bir ifade geçmektedir.) sözüne gelince; burada yüce Allah şöyle diyor: Bu müşrikler yaptıkları şeylerle, belirledikleri haramlarla ve söyledikleri sözlerle Allah adına yalan söyleyip, batılı ona mal ediyorlardı. Çünkü onlar, yüce Allah’ın kitabında belirttiği gibi, bunu haram kılan Allah’dır” diyerek bu konudaki yasakları belirliyorlardı. Yüce Allah bu iddialarını reddedip onları yalanlamıştır. Peygamberine -salât ve selâm üzerine olsun- ve müminlere onların iddialarının yalan olduğunu haber vermiştir.

Burada cahiliye toplumlarının büyük çoğunluğunda yinelenen cahili yöntemler böylece gözümüzün önünde belirmektedirler. Bu durum bazı insanların varlığın maddeden oluştuğu iddiasını ileri sürmelerinden, bazısının Allah’ın varlığını tümden inkâr etmeye yeltenmesinden, din yalnızca bir “inanç” işidir, hayata hükmeden toplumsal, ekonomik veya siyasal bir düzen değildir” gibi sözler söylemeden öncesi için geçerliydi.

Kuşkusuz, yeryüzünde hakimiyetin Allah’a ait olmayıp insanlara ait olduğu bir sistem meydana getiren sonra da dine saygılı olduğunu ileri süren ve cahili sistemin dinden kaynaklandığını iddia eden cahiliyenin her zaman böyle yöntemlere başvurduğunu iyice kavramamız gerekmektedir. Bu yöntemin, başvurulan yöntemler arasında en iğrenç ve en kurnazcası olduğunu bilmemiz zorunludur. Sözde kahramanların eliyle gerçekleşen, bir zamanlar İslâm’ın egemen olduğu bazı ülkelerdeki deneyimlerin başarısızlığı ortaya çıktıktan sonra evrensel haçlı ve siyonistler, bir zamanlar Allah’ın Kitabıyla yönetilen bölgenin geri kalan ülkelerinde bu yönteme başvurmuşlardır. Kuşkusuz bu deneyim yeryüzünde İslâm toplumunun belirtisi konumundaki diğer birtakım kurumlar gibi halifeliğin kaldırılmasında onlar için son derece önemli bir görev başarmıştır. Ancak bu deneyim lâiklik açısından bölgenin geri kalanına etkin bir örnek oluşturamamıştır. Çünkü dinden tamamen kopmuş, görünümüyle ruhlarının derinliklerinde karmaşık dinsel duygular taşıyan kimselere büsbütün yabancı gelmiştir. Bu yüzden evrensel haçlılar ve siyonistler, aynı hedefe yönelik diğer deneyimlerinde dinsizliği bayraklaştırmak gibi bir hatayı işlememeye özen göstermişlerdir. Bu deneyimlerinin üzerine dinsel perdeler germiş, bu niteliklere ek olarak dinsel araçlara başvurmuşlardır. Gerek propagandalarla gerekse -Bunun dışındakiler sağlamdır- düşüncesine hizmet edecek tarzda sıradan yanlışlıkların bertaraf edilmesi çalışmaları teşvik edilmiştir. İşte bu, insanlardan ve cinlerden şeytanların bu dine karşı hazırladıkları komploların en iğrencidir.

Bununla beraber, tüm ağırlıklarıyla bütün dayanışma ve birleşmeleriyle tüm deneyim ve bilgi birikimleriyle bu dönemde etkin olan Haçlılar’ın ve siyonistlerin güdümündeki iletişim araçları Türkiye deneyiminde işlenen hatayı örtme çabası içine girmiş, böylece bu deneyimin İslâmi diriliş hareketi olduğunu iddia etmiş, dolayısıyla onun kendi kendini lâik ilân etmesini, dini bir kenara atıp, hayattan tamamıyla kopardığını doğru kabul etmemizin gerektiğini ileri sürmüşlerdir.

Oryantalistler -ki bunlar Haçlı ve siyonist emperyalizmin fikir ajanlarıdır Türkiye’deki girişimleri dinsizlik töhmetinden kurtarmak için büyük çabalar sarfediyorlar. Çünkü bu deneyimin dinsizliğinin ortaya çıkması sınırlı bir işlev görecektir. Gerçi bu girişimler yeryüzündeki İslâm toplumunun en son işaretini ortadan kaldırmıştır. Ancak bunun dışında başka bir başarı kazanamamıştır. Oysa bölgede daha başka deneyimlerin başarması gereken işler vardır. Cahili rejim ve görünümlerle dini kavramları ve dini koruma duygularını saptırmak, din adına dini değiştirmek, aynı şekilde din adına ahlâkı ve fıtratın temel dayanaklarını bozmak, içinde dini duygu bulunan her bölgede görevini yerine getirmesi için cahiliyeye İslâm kisvesini giydirmek, bu halkları yularlarından tutup Haçlı ve siyonistlerin kucağına atmak, bu üç yüz senedir İslâm’a komplolar kurup saldırılarda bulunan Haçlı ve siyonistlerin yapamadığını gerçekleştirmek gibi…

“Allah onları yaptıkları bu iftiralardan dolayı cezalandıracaktır.”
139- “Yine onlar `Bu hayvanların karınlarındaki yavrular sadece erkeklerimize aittir, kadınlarımıza ise yasaktır. Ëğer hayvanın yavrusu ölü doğarsa her ikisi de O’na ortak olur, dediler. Allah bu yakıştırmalarının cezasını verecektir. Hiç kuşkusuz Allah hikmet sahibidir ve her şeyi bilir. “

Şirk ve putperestlik sapıklığından, helâl ve haram kılma yetkisini erkeklere bırakmaktan kaynaklanan düşünce ve uygulama kuruntularının içinde bocalıyorlardı. Bununla beraber erkeklerin koyduğu bu hükümlerin Allah’ın hükmü olduğunu ileri sürüyorlardı. Bu asılsız kuruntular içinde yüzüyor ve bazı hayvanların karnındaki yavrular için -belki de bunlar Bahire, Saibe ve Vesile dedikleri hayvanlardır- bunlar doğdukları zaman erkeklere özgüdürler, kadınlara haramdırlar derlerdi. Ancak yavru ölü doğacak olursa `kadın, erkek ortakdır’ derlerdi. İşte böyle, hiçbir sebep, hiçbir kanıt, hiçbir neden olmaksızın… Sadece birtakım kuruntulara bulaşmış, karmaşık bir din edindikleri erkeklerin keyfi arzuları…

Kur’an’ın akışında bu hükümleri koyanlara, Allah’a iftira ederek bu hükümleri Allah koymuştur diyenlere yönelik tehdit dolu bir değerlendirme yer alıyor:

“Allah bu yakıştırmalarının cezasını verecektir.”

“Hiç kuşkusuz O hikmet sahibidir ve her şeyi bilir.”

Durumların içerdiği gerçekleri bilir ve bir hikmete göre uygulamada bulunur, cahil müşriklerinki gibi değil.

İnsan hayret ediyor, Kur’an’ın akışıyla birlikte yaşanan bu sapıklıkları, bunların taraftarlarına yüklediği ağırlıkları, tahribat ve fedakârlıkları gördükçe… Allah’ın şeriatından ve O’nun hayat sisteminden sapmanın doğurduğu ve doğru yoldan sapanlara yüklediği yükümlülüklere, sapıkların uyduğu hurafe, anlaşılmaz duygular ve kuruntuların ağırlığına, toplum ve vicdanda yer eden bozuk inancın insanlara vurduğu kayıtlara baktıkça dehşete düşüyor. Evet insan, sapık inancın hayatı bir bunalım, bir sıkıntı ortamına dönüştürmesinin sadece keyfi arzulara, çeşitli kuruntulara ve körü körüne uyulan geleneklere göre hareket eder duruma getirmesinin yanında ciğerlerinin köküne kadar insanlara ağır yükümlülükler yüklemesi karşısında hayrete düşüyor. Oysa karşılarında son derece sade ve açık tevhid inancı duruyor. Bu inanç, insan vicdanı, asılsız kuruntulardan ve efsanelerden kurtarır. İnsan aklını kör taklitçiliğin tutsağı olmaktan, insan topluluklarını cahiliye düzeni ve yükümlülüklerden, insanı -gerek koydukları kanunlar noktasında, gerekse belirledikleri değer yargıları ve ölçüler noktasında- kullara kul olmaktan kurtarır. Tüm bunların yerine son derece açık, anlaşılır ve sınırları belirlenmiş bir inanç, net, kolay ve huzur verici bir düşünce, varlık bütünü ve hayat gerçekleri konusunda eksiksiz ve derin bir bakış açısı, kullara kul olmaktan kurtuluşu, tek başına Allah’a kul olma makamına yükselişi yerleştirir. Adı geçen bu makamın doruklarına sadece peygamberler -selâm üzerlerine olsun- ulaşır.

Dikkat edin, insanlık Allah’ın doğru yolundan saptığı, kokuşmuş cahiliye bataklığına daldığı ve kendileri de birer kul olan sahte Rabblerin aşağılayıcı kulluğuna döndüğü zaman, ahiretten önce daha bu dünyadayken büyük bir felâket, dayanılmaz bir yıkını yaşayacaktır.
140- “Hiçbir bilgiye dayanmaksızın, aptalca evlatlarını öldürenler ve Allah’a iftira atarak O’nun verdiği rızıkları kendilerine yasaklayanlar, gerçekten hüsrana uğramışlardır. Onlar kesinlikle sapıtmışlardır, doğru yola gelecekleri yoktur. “

Kesin bir hüsrana uğramışlar. Hem dünyada, hem de ahirette zarar etmişlerdir. Kişilikleri ve çocukları açısından büyük hasar görmüşlerdir. Akıllarını ve ruhlarını heder etmişlerdir. Ondan başkasına kul olmaktan kurtarmakla yüce Allah’ın kendilerine verdiği üstünlüğü, kulların hakimiyetine teslim olmak suretiyle kulların Rabblığına kendilerini teslim ettikleri zaman kaybetmişlerdir. Bütün bunlardan önce inancı kaybetmekle doğru yolu kaçırmışlardır. Büyük bir zarara uğramışlar, artık doğru yolu bulmalarına imkân kalmayacak şekilde sapıtmışlardır:

“Onlar kesinlikle sapıtmışlardır, doğru yola gelecekleri yoktur.”

Bundan sonra ayetlerin akışı müşrikleri yan çizdikleri ilk gerçeğe “Onlar Allah’a O’nun yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan sınırlı bir pay ayırdılar” ayetiyle konunun başında işaret edilen gerçeğe döndürmektedir. Hakkında bu tür uygulamalarda bulundukları, bu konuda onları yaratmadıkları, varetmedikleri halde insanlardan ve cinlerden şeytanlara başvurdukları ekin ve hayvanlar asıl kaynağına döndürmektedir. İnsanlara bir geçim kaynağı, bir nimet olması için ekinleri ve hayvanları yaratan yüce Allah’dır. Tüm bunları O’na şükretsinler ve O’na kullukta bulunsunlar diye yaratmıştır.

Aslında yüce Allah’ın onların şükrüne ve ibadetlerine ihtiyacı yoktur. O, hiçbir şeye muhtaç olmayan rahmet sahibidir. Bu, dinleri ve dünyaları bakımından durumlarının düzelmesi amacına yöneliktir. O halde onlara ne oluyor da, Allah’ın yarattığı ekin ve hayvanlar konusunda hiçbir şey yaratamayanların hükmüne başvuruyorlar? Allah için bir pay ve sahte tanrılar için de bir pay ayırmaları, üstelik bununla da yetinmeyip, bu işte çıkarları olan şeytanların saptırmasıyla Allah için ayırdıkları pay üzerinde oyun oynamaları da neyin nesi?

Kuşkusuz yaratan ve yarattığı canlıların rızkını veren, onların sahibi ve Rabbıdır da. O’nun hükmünde somutlaşan izni olmaksızın O’nun malının üzerinde tasarrufta bulunmak doğru değildir. O’nun hükmü de, peygamberinin -salât ve selâm üzerine olsun- O’nun katından getirdiği mesajda somutlaşmaktadır, yoksa O’nun otoritesini ele geçiren sahte rablerin “Bu Allah’ın şeriatıdır” diye ileri sürdükleri şeyde değil.
141- O ki, çardaklı ve çardaksız bahçeleri, ürünleri değişik hurmaları ve ekinleri, yaprakları benzer ve meyvaları benzemez zeytin ve nar ağaçlarını yarattı. Bu ağaçlar ürün verdiklerinde meyvalarından yiyiniz ve hasat günü haklarını veriniz, fakat israf etmeyiniz, çünkü Allah israf edenleri sevmez.

142- Kimi yük taşıyan ve kiminin yününden yaygı yapılan hayvanları yaratan da O’dur. Allah’ın size verdiği rızıklardan yiyiniz ve şeytanın izinden gitmeyiniz. Çünkü o sizin açık düşmanınızdır.

Kuşkusuz bu bahçeleri ilk defa yaratan yüce Allah, hayatı da ölüden çıkarmıştır. Bu bahçelerden bazısı insanların oturaklar ve duvarlarla hazırladıkları, çardaklarla oluşturduklarıdır. Bazısı da çöllerde kendi kendine -Allah’ın takdiri uyarınca- insan yardımı ve düzenlemesi söz konusu olmaksızın yeşermektedir. Değişik renk, tat ve şekilleriyle ekinleri ve hurmaları var eden Allah’dır. Birbirine benzeyen ve benzemeyen çeşitli türden, zeytin ve nar yaratan O’dur. Bütün bu hayvanları yaratan, bazısını yerden yüksek olan uzun ayakları nedeniyle ağırlık taşıyıcısı binek hayvanı kılan O’dur. Yere yakın küçük boyluları da yününden ve kıllarından yaygı için yararlanılan türden kılmıştır.

Yeryüzünde hayatı yaygınlaştıran, bu şekilde türlere ayıran ve insanın yeryüzündeki hayatını gereklerine uygun kılan yüce Allah’dır. O halde bunca kanıta ve gerçeğe karşın, insanlar nasıl olur da gidip ekinler, hayvanlar ve mallar konusunda Allah’dan başkasının hükmüne başvurabiliyorlar?

Kur’an’ın ifade yöntemi, insanların hayatı üzerindeki hakimiyet noktasında yüce Allah’ın birlenmesinin zorunluluğuna bir kanıt olması için tek başına yüce Allah’ın insanlara bahşettiği rızık gerçeğini sık sık gözler önüne sermektedir. Çünkü tek başına yaratan, yarattıklarının rızkını veren ve onları koruyan kimse, tartışmasız olarak Rabblığın, hakimiyetin ve otoritenin O’na ait olması gerekendir:

Burada ayetlerin akışı ekin, meyve verme, hayvanlar ve bu vesileyle Allah’ın nimetlerinin oluşturduğu sahneler üzerinde yoğunlaşmaktadır. Daha önce ilâhlık sorunu tartışılırken, üzerinde yoğunlaştığı bu etkenleri şimdi de hakimiyet sorununda kullanmaktadır. Böylece İslâm inancında ilâhlık ve hakimiyet sorunlarının aslında aynı şey oldukları gerçeğine işaret etmektedir.

Ayet, ekinler ve meyveleri söz konusu ederken, şöyle demektedir:

“Bu ağaçlar ürün verdiklerinde meyvalarından yiyiniz ve hasat günü haklarını veriniz, fakat israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.”

Ayette yer alan hasat günü haklarını verme direktifi, bu ayetin Medine’de nazil olduğuna ilişkin bazı rivayetlere neden olmuştur. Ancak biz surenin tanıtımında, “Bu ayet Mekke’de nazil olmuştur. Çünkü Mekke’de nazil olan bölümünün akışı içinde bu ayet olmaksızın bütünlük sağlanamaz. Dolayısıyla bu ayetin indirilişi Medine’ye ertelenecek olursa ayetin öncesi ile sonrası arasında bir kopukluk meydana gelecektir. Bununla beraber, hasat günü hakkını veririz direktifiyle zekâtın kastedilmiş olması kesin değildir. Çünkü ayete ilişkin bazı rivayetlerde burada amaçlananın sınırları belirsiz sadaka olduğu ifade edilmektedir. Oysa belirlenmiş oranlarıyla birlikte zekât, hicretin ikinci senesinde Peygamberimizin -salât ve selâm üzerine olsun- uygulaması (sünneti) ile belirlenmiştir” demiştik:

“Fakat israf etmeyiniz, çünkü Allah israf edenleri sevmez” sözü sadaka vermeye dönük olabileceği gibi, yemeye de dönük olabilir. Rivayetlerde müslümanların mallarını dağıtmada israf edercesine vardıkları anlatılır. Bu yüzden yüce Allah: “İsraf etmeyiniz, çünkü Allah israf edenleri sevmez” buyurmuştur.

Hayvanlar söz konusu edilirken şu ifadeye başvurulmaktadır:

“Allah’ın size verdiği rızıklardan yiyiniz ve şeytanın izinden gitmeyiniz. Çünkü o sizin açık düşmanınızdır.”

Amaç, bu rızıkları verenin ve onları yaratanın yüce Allah olduğunu belirtmektedir. Oysa şeytanlar hiçbir şey yaratamazlar. O halde onlara ne oluyor ki Allah’ın verdiği rızıklar konusunda şeytanlara uyuyorlar? Bir de şeytanın onlara açıktan açığa düşman olduğu vurgulanmaktadır. Açıktan açığa düşman olduğu halde, nasıl olur da onun adımlarını takip edebilirler?

Sonra ayetlerin akışı, son derece ince bir tavırla cahiliyenin gizli kuruntularını sıraladığı, aydınlattığı, birer birer, parça parça gözler önüne serdiği bir karşılamaya başlıyor. Bu sayede, bir nedene dayandırılması ve savunulması mümkün olmayan oldukça tutarsız, ahmakça düşünceleri gün yüzüne çıkmaktadır. Kuşkusuz bu düşüncelerin açığa çıktığını ve bunların ne bilimsel ne doğru yoldan ne de aydınlatıcı bir kitaptan kaynaklanan dayanağının olmadığını gören kişi kendi kendine utanacaktır:
145- De ki; “Bana vahyedilen ayetlerde ölü hayvandan, akar kandan, somut bir pislik olan domuz etinden ve sapıkça Allah’dan başkası adına boğazlanan hayvanlardan başka hiçbir hayvanın yenmesinin yasaklandığını görmüyorum.

Kim çaresiz kalır da başkasının payına el uzatmamak ve zorunluluk miktarını aşmamak üzere bu yasak etlerden yerse, hiç kuşkusuz senin Rabbin affedicidir ve merhametlidir.

146- Yahudilere bütün tek tırnaklı hayvanları yasakladı. Onlara sığırların ve koyunların sırt, bağırsak ve kemik yağları dışında kalan içyağlarını da haram kıldık. Allah’ın ölçülerini çiğnedikleri için onları bu şekilde cezalandırdık. Söylediklerimiz kesinlikle doğrudur.

147- Eğer onlar seni yalanlarlarsa de ki; “Rabbim, yaygın rahmet sahibidir. Ama O’nun günahkârlara yönelik azabını hiç kimse geri savamaz.

Ebu Ca’fer b. Cerir et-Taberi şöyle der:

“Ulu Allah, Peygamberi Hz. Muhammed’e -salât ve selâm üzerine olsun şöyle buyuruyor: Ey Muhammed, Allah’ın yarattığı ekin ve hayvanlardan O’na bir pay ayıran, bir pay da sahte tanrılarına ayıran, sonra da `Şu ekinler ve hayvanlar dokunulmazdır, -asılsız iddialarına göre- dilediklerimizden başkası bunları yiyemez” diyen, diğer bazı hayvanların adını anmayan, bazı hayvanlarının karnındaki bazı yavruları kadınlarına ve eşlerine yasaklayan, ancak erkeklerine helâl kılan, Allah’a iftira atarak kendilerine rızık olarak verdiği şeyleri haram sayan, bunları haram kılmanın yanında, bu haramları belirleyenin yüce Allah olduğunu ileri sürenlere söyle: Bunun size haram kılındığını söyleyen Allah katından bir elçi mi size geldi? Bizi de haberdar edin. Yoksa sizin tanıklığınızla yüce Allah mı bunun haram olduğu direktifini verdi? Bunun size haram olduğunu duydunuz da mı haram kıldınız kendinize? Bunu iddia ederseniz yalan söylemiş olursunuz. Bunu ileri süremezsiniz. Çünkü böyle bir iddiada bulunduğunuz an, insanlar sizin yalan söylediğinizi anlayacaklardır. Bu, bana vahyedilen kitapta ve indirilen ayetlerde, haram olduğunu ileri sürdüğünüz hayvanlardan herhangi birinin yiyenlere haram kılındığını görmüyorum. Ancak “murdar” olmaları (bunlar temizlenmeden ölmüşlerdir) Ya da “akıtılmış kan” olması (o da hastalıktır). Bir de “Domuz eti” -bu da pisliktir- ve bir de “yoldan çıkmış birinin kestiği” müstesna. Burada kastedilen, “puta tapan müşrik birinin putu ve tanrıları için kestiği ve üzerine putunun adını andığıdır. Bu şekilde kesmek yoldan sapmaktır çünkü. Yüce Allah bunu yasaklamış ve haram kılmıştır. Kendisine inananları bu şekilde kesilen bir hayvanı yemekten menetmiştir. Çünkü bu hayvan murdardır.”

“Bu, peygamber ve arkadaşlarıyla ölü hayvanın haram oluşu konusunda tartışmaya girişen müşriklere yönelik yüce Allah’ın katından gelen bir duyurudur. Hakkında tartıştıkları şeyin Allah tarafından haram kılındığı belirtilmektedir. Öte yandan Allah’ın haram kıldığını ileri sürdükleri şey de Allah tarafından helâl kılınmıştır. Haramlığını Allah’a dayandırmakla yalan söylediklerini belirtmektedir böylece.”

İbn-i Cerir “Kim çaresiz kalır da başkasının payına el uzatmamak ve zorunluluk miktarını aşmamak üzere bu yasak etlerden yerse, hiç kuşkusuz senin Rabbin affedicidir ve merhametlidir” ayetini yorumlarken şöyle der:

“Bunun anlamı şudur: Kim ölü, akıtılmış kan, Domuz eti veya Allah’dan başkası adına kesilmiş hayvan eti gibi Allah’ın haram kıldıklarını açlıktan kaynaklanan bir zorunluluktan dolayı çok haz alacak düzeyde yemeden, Allah’ın belirlediği ve yenmesini serbest bıraktığı sınırı aşmak suretiyle yeme işini tekrarlamadan, sırf yemediği zaman öleceği endişesini gidermek amacıyla ve bundan fazlasına yeltenmeden yemek zorunda kalırsa, bunları yemesinde bir sakınca yoktur. “Çünkü Allah affedicidir.” Yaptıkları şeyleri örter ve cezalandırmaz onları. Şayet dilerse onları cezalandırabilir. Çünkü “merhametlidir.” Zorunluluk anında bunlardan yenmesini serbest bırakmasından dolayı. Çünkü dilerse bunu haram kılar yemesini engellerdi.”

Haram kılınan bu yiyeceklerden yemeyi helâl kılacak sınıra ve bu durumda helâl olan miktara gelince; bu iki konu etrafında birtakım fıkhî tartışmalar söz konusu olmuştur. Bir görüşe göre, engel olduğunda ölüm korkusu varsa, sadece hayatı kurtaracak kadarı helâldir. Bir diğer görüşe göre, yetecek ve doyacak kadarını yemek serbesttir. Bir başka görüşe göre de bunun ötesinde, yiyeceğin bitmesinden korkulduğu zaman, ilerde yenmek üzere bir miktarını saklamak da mübahtır. Bunun ötesinde ayrıntılara girmiyoruz. Burada anlatılanlar yeterlidir çünkü.

Yahudilere ise; yüce Allah bütün tek tırnaklı hayvanları -yani deve, devekuşu, kaz ve ördek gibi bitişik tırnaklı hayvanlar. Bir de sığır ve koyunların içyağları (sırtta bağırsaklara sarılı ve kemiklere karışanı hariç)- haram kılmıştır. Bu, Allah’ın emirlerini ve hükümlerini çiğnemek suretiyle baş kaldırmalarının cezasıydı.

“Yahudilere bütün tek tırnaklı hayvanları yasakladık. Onlara sığırların ve koyunların sırt, bağırsak ve kemik yağları dışında kalan iç yağlarını da haram kıldık. Allah’ın ölçülerini çiğnedikleri için onları bu şekilde cezalandırdık. Söylediklerimiz kesinlikle doğrudur.”

Ayet bu yasaklamanın nedenini açıklamaktadır. Bu sadece yahudilere özgü bir nedendir. Ayrıca bunun doğru olduğunu vurgulamaktadır. Yoksa ataları İsrail’in -Ya’kub peygamberin -selâm üzerine olsun- bunları kendisine haram kıldığını, kendilerinin de O’na uyduklarına ilişkin söylediklerinin doğru olmadığı gerçeği dile getirilmektedir. Bütün bunlar Ya’kub’a helâl ve serbestti. Başkaldırmalarından sonra haram kılındı bunlar. Yüce Allah bu temiz olan şeyleri onlara haram kılmakla onları cezalandırmıştı.

“Eğer onlar seni yalanlarlarsa de ki; “Rabbiniz yaygın rahmet sahibidir. Ama O’nun günahkârlara yönelik azabını hiç kimse geri savamaz.”

De ki; Rabbinizin bize yönelik rahmeti geniştir. Hem mümin kullarına hem de bunların dışındaki yaratıklarına karşı sonsuz merhametlidir. Rahmeti, iyileri de kötüleri de kuşatmıştır. Yüce Allah yumuşaklığından ve rahmetinden dolayı cezayı hakedenlere karşı acele etmez. Çünkü bunlardan bazısı Allah’a dönebiliyor. Ancak, hoşgörüsünden başka suçlara yönelik azabını durduracak hiçbir şey yoktur. Sadece belirlenmiş bir süreye kadar onlara süre tanımıştır. Bu sözlerde insanlara yönelik tehdit kadar Allah’ın rahmetini umma duygusu da yatmaktadır. İnsanların kalplerini yaratan yüce Allah’dır. Onlara hem korku, hem de ümit dolu ifadelerle hitab etmektedir ki, belki sarsılır, Allah’ın emrini algılar ve O’na karşılık verirler diye.

Ayetlerin akışı, üzerlerindeki baskıyı artırmak ve bahane yollarını yüzlerine kapatmak noktasında bu aşamaya geldiğinde Allah’a ortak koşmalarını, sapıkça düşünce ve uygulamalarını bağlayacakları son kaçış yollarını ele almaktadır. Şöyle diyorlardı: “İsteyerek şirk ve sapıklığa dalmamızı istememiş olsaydı, hiçbir şeyin durduramayacağı gücüyle buna engel olurdu.”
148- Müşrikler diyecékler ki; “Eğer Allah dileseydi, ne biz ve atalarımız O’na ortak koşar ve ne de bu şeyi yasaklardık. ” Onlardan önceki!erde bu şekilde peygamberlerini yalanladılar da azabımızın acısını tattılar. Onlara de ki; “Önümüze koyacağınız bir bildiğiniz var mı? Siz sadece sanının, yakıştırmaların peşinden gidiyorsunuz, sırf tahminlere dayanıyorsunuz.

149- De ki; “Yetkin delil, Allah’ın tekelindedir. Eğer O dileseydi, hepinizi doğru yola iletirdi. “

Cebir (zorunluluk) ve ihtiyar (serbestlik) problemi etrafında ehl-i sünnet, Mu’tezile, Cebriye ve Murciye mezhepleri arasında, İslâm düşünce tarihinde uzun tartışmalar, olmuştur. Bu tartışmalara bir de Yunan felsefe ve mantığı ve hristiyanlık teolojisi karışmıştır. Böylece sorun, net ve realist İslâm mantığının kabul edemeyeceği bir karmaşıklığa bürünmüştür. Oysa eğer Kur’an’ın dolaysız, kolay ve kararlı yöntemiyle sorun ele alınmış olsaydı, bu tartışmalar şiddetlenmez şu anda bulunduğu konumda olmazdı.

Biz müşriklerin bu sözlerine ve Kur’an’ın cevabına baktığımızda problemin gayet açık, basit ve belirgin olduğunu görüyoruz:

“Müşrikler diyecekler ki; “Eğer Allàh dileseydi, ne biz ve atalarımız O’na ortak koşar ve ne de bir şeyi yasaklardık.”

Bunlar hem kendilerinin hem de atalarının şirklerini, Allah’ın haram kılmadığı şeyleri haram kılmalarını ve hiçbir bilgiye ve kanıta dayanmaksızın bunların Allah’ın hükmü olduğunu ileri sürmelerini… Evet bütün bunları Allah’ın iradesine bağlıyorlar. Yani şayet Allah dilememiş olsaydı, ortak koşmayacakları gibi, herhangi bir şeyi haram kılmayacaklardı. Bunu iddia ediyorlardı.

Bakalım Kur’an-ı Kerim bu sözlerini nasıl karşılıyor?

Onların tıpkı öncekiler gibi yalan söylediklerini, onlardan önceki yalancıların Allah’ın azabını tattıklarını ve Allah’ın azabının yeni yalancıları beklediğini belirterek karşılıyor:

“Onlardan öncekiler de bu şekilde yalan söylediler de azabımızın acısını tattılar.”

İşte bu, duyguları harekete geçiren, gafletten uyandıran ve ibret almaya yönelten bir sarsmadır.

İkinci mesaj, düşünce ve bakış yöntemini doğrultma amacına yöneliktir. Allah emirlerini ve yasaklarını onlara bildirmiştir. Kesin bir şekilde öğrenme imkânına sahiptirler. Allah’ın iradesine gelince, bu gaybın kapsamındadır. Buna ulaşma imkânları yoktur. O halde nasıl bilebilirler? Kesin bir şekilde bilemeyeceklerine göre, davranışlarını nasıl ona bağlayabilirler?

“De ki; önümüze koyacağınız bir bildiğiniz var mı? Siz sadece sanının, yakıştırmaların peşinden gidiyorsunuz, sırf tahminlere dayanıyorsunuz.”

Allah’ın emirleri ve yasakları kesin bir şekilde bilinmektedir. O halde yakıştırmaların peşinden gitmek uğruna bu kesin bilgileri neden bir kenara bırakıyorlar?

İşte problemin çözüm noktası… Yüce Allah, insanlara, kendilerini uydurmaları için gaybın kapsamındaki iradesini ve takdirini bilme zorunluluğunu getirmemiştir. Kendilerini ayarlamaları için emir ve yasaklarını bilmeyi zorunlu kılmıştır. Ne zaman buna yeltenirlerse, yüce Allah onlara yol göstericilik yapmayı ve göğüslerini İslâm’a açmayı garantilemiştir. Pratik bir olgu olarak, bu tür tartışma ve yargıların karmaşasından uzak, gayet kolay ve net bir şekilde beliren soruna ilişkin bu kadarını bilmek yeterlidir.

Şayet isteseydi yüce Allah, daha baştan Ademoğulları’nı doğru yoldan başka bir şey tanımayan bir özelliğe sahip olarak yaratabildi. Ya da onları doğru yola zorlayabilirdi.

Ya da kalplerine hidayet duygusunu serpip zorlamaksızın doğru yola girmelerini sağlayabilirdi. Ancak, yüce Allah, bundan başka bir şey dilemiştir. İnsanları doğru yola veya sapıklığa yönelebilme yeteneğine sahip kılmakla denemeyi dilemiştir. Böylece onlardan doğru yola yönelene yol göstericilik yapmayı, sapıklığa yöneleni de körü-körüne karanlıkta bırakmayı dilemiştir. Bu konuda insanlar için koyduğu kural iradesi uyarınca cereyan etmiştir.

“De ki; yetkin delil Allah’ın tekelindedir. Eğer o dileseydi, hepinizi doğru yola iletirdi.”

Sorun gayet açıktır. İnsanın kavrama yeteneğinin algılayabileceği şekilde en basit bir yöntemle ifade edilmiştir. Bu konuda koparılan tüm gürültüler, girişilen tüm tartışmalar İslâm duygusuna, İslâm düşünce metoduna oldukça yabancı şeylerdir. Hiçbir felsefe ya da teolojik görüşte bu tartışmalar doyurucu bir çözüme ulaştırılmamıştır. Çünkü bu tartışma soruna, tabiatına uygun olmayan bir yöntemle yaklaşmaktadır.

Çünkü herhangi bir gerçeğin tabiatı, o gerçeğe yaklaşım metodunu ve o gerçeği ifade yöntemini belirler. Maddi bir gerçeğe laboratuar deneyleriyle yaklaşılabilir. Matematiksel gerçeklerse, zihinsel varsayımlarla elde edilebilir. Bu boyutları aşan gerçeklere gelince, bunlar değişik bir yöntemle algılanabilirler. Bu da önce söylediğimiz gibi, bu gerçeği pratik bir ortamda fiilen yaşama yöntemidir. Sorunu eski-yeni tüm tartışmalarda başvurulan zihinsel önermelerden farklı bir tarzda ifade etmektedir.

Sonra bu din, son derece açık emir ve yasakların belirlediği pratik bir olgu oluşturmak için gelmiştir. Gaybın kapsamında olan ilahî iradenin sınırlarına girmeye kalkışmak, insan aklını kılavuzsuz bir şekilde boşluğa daldırmaktır. Yapıcı, realist ve gözle görülen işlerde harcanması gereken emeği kaybetmekdir.

Sonunda yüce Allah, Peygamberini -salât ve selâm üzerine olsun- daha önce surenin başlarında ilâhlık sorunu için onları tanıklık yapmaya çağırdığı gibi, şimdi de hüküm koyma sorununda tanıklık yapmaya çağırmak suretiyle müşrikleri karşılamaya yöneltiyor:

Surenin başında yüce Allah Peygamberine şöyle demişti:

– De ki; “En büyük şahitlik kiminkidir?” De ki; “Benimle sizin aranızda Allah şahittir. Bu Kur’an gerek sizi, gerekse ulaştığı herkesi uyarayım diye bana vahyedildi, sizler Allah ile birlikte başka ilâhlar olduğuna mı şahitlik ediyorsunuz?” De ki; “Ben buna şahitlik etmem; De ki; “O tek bir ilâhtır ve ben sizin O’na koştuğunuz ortaklardan uzağım.” (En’am Suresi: 19)
150- “De ki; Allah’ın bu yasakları koyduğuna şahitlik edecek tanıklarınızı getiriniz bakalım. Eğer onlar bu yolda şahitlik ederlerse, sakın şahitliklerini onaylama. Ayetlerimizi yalanlayanların, ahirete inanmayanların ve Rabblerine eş koşanların keyfi arzularına uyma. “

Bu dehşet verici bir karşılamadır, aynı zamanda net bir karşılamadır. Bu dinin tabiatına ilişkin gerçeği de gizli değildir. Bu din, açıktan açığa Allah’la birlikte başka tanrılar edinmekle işlenen şirkle, koydukları hükümlerin Allah’ın hükmü olduğunu ileri sürmelerine bakmadan Allah’ın izin vermediği konularda hakimiyet ve kanun koyma hakkını insanlara vermekle somutlaşan şirki bir saymaktadır. Böyle bir davranışta bulunanların Allah’ın ayetlerini yalanladıklarını, ahirete inanmadıklarını, rabblerine bazılarını denk tuttuklarını, yani kendisine denk saydıkları eşler koştuklarını son derece kesin bir ifadeyle dile getirmektedir. Bu ifade, kâfirlerin niteliklerine ilişkin surenin ilk ayetinde kullanılan ifadenin aynısıdır:

Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı yoktan var eden Allah’a mahsustur. Durum böyleyken kâfirler, bunları Rabblerine denk tutuyorlar. (En’am Suresi: 1)

Hakimiyet yetkisini gasbedenlere ve insanlar için kanunlar koymaya yeltenenlere -hükmettikleri şeylerin Allah’ın hükmü olduğunu ileri sürmelerine bakmadan- ilişkin Allah’ın hükmü budur. Artık bu oldukça önemli soruna ilişkin Allah’ın hükmünden sonra herhangi bir kimsenin görüş bildirme hakkı yoktur.

Yüce Allah’ın niçin böyle bir hüküm verdiğini, onları neden ayetlerini yalanlayan, ahiret gününe inanmayan, başkalarını Rabblerine denk tutan müşrikler saydığını anlamak istersek, bunu yapabiliriz. Çünkü Allah’ın şeriatının ve hükmünün gerisindeki hikmeti düşünmek müslümandan istenen bir şeydir.

Yüce Allah, kendi kendilerine insanlar için kanunlar koyanlar bu kanunlar Allah’ın şeriatına dayanmaktadır deseler de -hakkında Allah’ın ayetlerini yalanlayan hükmünü vermektedir. Çünkü O’nun bütün ayetleri- şayet evrensel ayetler kastediliyorsa- O’nun yaratıcı, yarattıklarının rızkını veren, aynı zamanda bir olduğuna tanıklık etmektedir. Yaratan, yarattıklarının rızkını veren, onların sahibidir de. O halde sadece O, hayatları üzerinde tasarrufta bulunup onlar için hükümler koyabilir. Kim O’nu hakimiyette birlemezse, O’nun ayetlerini yalanlamış demektir. Şayet Kur’an ayetleri kastediliyorsa; yüce Allah’ın, insanların pratik hayatları üzerindeki hakimiyet noktasında birlenmesinin, sadece O’nun şeriatının kanun edinilmesinin, uygulanan kanun ve egemen hüküm açısından insanların tek başına O’na kulluk yapmalarının zorunluluğuna ilişkin ayetler kesin, açık ve nettirler.

Aynı şekilde yüce Allah, onların ahiret gününe inanmadıklarına hükmetmiştir. Çünkü ahiret gününe inanan birinin, kıyamet günü yüce Rabbiyle buluşacağına iman eden kimsenin, Allah’ın ilâhlığına tecavüz etmesi ve yüce Allah’ın ortaksız olduğu bir yetkiyi kendisi için iddia etmesi mümkün değildir. Bu yetki, insan hayatının üzerindeki mutlak hakimiyettir. Bu hakimiyet O’nun ezeli yargısında, kaderinde, şeriat ve hükmünde somutlaşmıştır.

En sonunda onların, Rabblerine kimilerini denk tuttukları hükmü verilmiştir. Yani kâfirlerin niteliği olan şirkle itham edilmişlerdir. Çünkü onlar Allah’ı birleyen kimseler olmuş olsalardı, O’nun ortaksız ve bir olduğu hakimiyet yetkisinde bazılarını O’na ortak koşmazlardı. Ya da bir kulun böyle bir iddiada bulunmasını ve böyle bir şeye kalkışmasını hoşnutlukla kabul etmezlerdi.

Bizim gördüğümüz kadarıyla, hakimiyet yetkisini ele geçiren ve Allah’ın izin vermediği konularda insanlar için kanunlar koyanlar hakkında, Allah’ın ayetlerini yalanlama, ahiret gününe inanmama ve küfrün belirtisi olan Allah’a ortak koşma hükmünün verilmiş olmasının hikmeti budur. Fakat “hükmün” kendisine gelince; “müslüman” birinin bu konuda tartışmaya girmesi mümkün değildir. Bu konuda peşinde yorum yapılmayacak kesin söz söylenmiştir. O halde her “müslüman” her şeye gücü yeten, güçlü ve hikmet sahibi Allah’ın ayetleri karşısında nasıl bir tavır takınacağına baksın.

Tanıklık yapmaya yönelik çağrıdan ve müşriklerin kendi kendilerine belirledikleri yasakların reddedilmesinden sonra, yüce Allah’ın gerçekten belirlediği haramları içeren bir açıklama sunulmaktadır onlara. Yüce Allah’ın haram kıldığı şeylerin yanında, haram kılınmış bir karşılığı bulunan bazı yapıcı yükümlülükleri de bulacağız. Yasaklar, ilk haram kılınan şeyle, yani Allah’a ortak koşma olayıyla başlıyor. Çünkü ilk belirlenmesi gereken kural budur. Teslim olup, müslüman olacak için bilinmesi gerekli olan diğer haram ve yasaklar bu temel kurala dayandırılır:

151- De ki; “Geliniz, Rabbinizin neleri yasakladığını size söyleyeyim: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya karşı iyi davranınız. Yoksulluk kaygısı ile evlâtlarınızı öldürmeyiniz. Sizin de onların da rızkını biz veririz. Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayınız. Haklı bir gerekçe yokken Allah’ın dokunulmaz saydığı cana kıymayınız. İşte Allah, ola ki düşünürsünüz diye size bu direktifleri veriyor.

152- Erginlik çağına erinceye kadar yetimin malına sadece niyetlerin en iyisi ile yaklaşınız. Ölçüde ve tartıda dürüst olunuz. Biz hiç kimseye kapasitesini aşan bir yük yüklemeyiz. Bir söz söylerken, söz konusu olan akrabanız bile olsa, doğru konuşunuz. Allah’a verdiğiniz sözü tutunuz. İşte Allah, ola ki düşünüp öğüt alırsınız diye size bu direktifleri veriyor.

153- İşte benim dosdoğru yolum budur, bu yola uyunuz. Sakın sizi Allah’ın yolundan ayrı düşürecek yollara girmeyiniz. İşte Allah, kötülüklerden sakınasınız diye size bu direktifi veriyor.

Hayvan ve meyvelere ilişkin hüküm koymalardan, cahiliyenin asılsız kuruntularından, düşünce ve uygulamalarından söz edilmesi nedeniyle ayetlerin akışında ele alınan bu direktiflere baktığımızda, bunların dinin bir bütün olarak dayandığı temeller olduğunu görürüz. Çünkü tevhitle birlikte vicdan hayatının ardarda gelen nesilleriyle aile hayatının karşılıklı dayanışma ve birbirleriyle ilişkilerinde temizliğin egemen olduğu toplumsal hayatın, çeşitli güvencelerden oluşan hakları kapsayan insanlık hayatının dayanağı Allah’a verilen sözle ilişkilidir. Toplu Allah’ın birliği ilkesinden başladığı gibi.

Bu direktiflerin sonuna baktığımızda, yüce Allah’ın bunun kendisinin doğru yolu olduğunu, bunun dışındakilerin insanları O’nun temel ve biricik yolundan ayırdığını belirttiğini görürüz.

Şu üç ayetin içerdiği bu konu ürpertici boyutları olan bir konudur. Cahiliyeye kıyısından değiniyormuş gibi beliren bir sorunun ardından gelen, ancak bu ürpertici direktiflerle ilgisinin tanıklığıyla, gerçekten bu dinin temel sorunudur.

“De ki; `Geliniz Rabbinizin neleri yasakladığını size söyleyeyim.

De ki; Gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını anlatayım, sizin kendi kendinize O’nun haram kıldığını ileri sürdüklerinizi değil. Bunları size “Rabbiniz” haram kılmıştır. Rabblık yetkisi sadece O’na aittir çünkü. -Rabblık, otorite, eğitme, direktif verme ve egemen olmak demektir- O halde bu yetki O’na özgüdür, O’nun otoritesinin kapsamındadır. Çünkü haram kılan kim ise “Rabb” O’dur. Oysa Rabb olması gereken sadece Allah’dır:

“O’na hiçbir şeyi ortak koşmayınız.”

İnanç yapısının dayanmak zorunda olduğu, yükümlülük ve farzların dönük olduğu, hak ve sorumlulukların kaynaklandığı temel… Emir ve yasaklara, yükümlülük ve farzlara, düzen ve sistemlere, kanun ve hükümlere girmeden önce yerleştirilmesi gereken temel… Öncelikle insanlar, inanç noktasında sadece O’nun ilahlığını kabul ettikleri gibi hayatları üzerinde de sadece Allah’ın Rabblığını tanımalıdırlar. İlahlığında O’na hiç kimseyi ortak koşmamalıdırlar. Aynı şekilde Rabblığında da hiç kimseyi ortak koşmamalıdırlar. Sebepler ve takdirler dünyasında şu evrenin işlerinde tek başına O’nun tasarrufta bulunduğunu kabul etmelidirler. Kıyamet günü, hesaplaşma ve cezalandırılmaları konusunda sadece O’nun tasarrufta bulunacağını, aynı şekilde hüküm ve şeriat aleminde kulların tüm işlerinde tasarruf hakkının O’nda olduğunu kabul etmelidirler.

Bu kabullenme, vicdanı şirk pasından, aklı hurafelerin tozundan, toplumu cahiliyenin geleneklerinden, hayatı kulların kullara kulluğundan temizler, arındırır.

Her çeşidiyle şirk, ilk etapta yasaklanır, çünkü, diğer tüm haramlar ondan kaynaklanır. En yoğun biçimde karşı çıkılması, reddedilmesi gereken kötülük şirktir. Ta ki, insanlar, Allah’dan başka ilâhlarının olmadığını, O’nun dışında kendileri için bir Rabb, O’ndan başka bir hükmedici ve kanun koyucu olmadığını bilip kulluk davranışlarıyla O’ndan başkasına yönelmesinler.

Mutlak şekliyle tevhid, başta gelen temeldir. İbadet, ahlâk ve davranışlardan hiçbiri O’nun yerini tutamaz. Bu nedenle direktifler öncelikle bu temel ilkenin belirlenmesiyle başlamaktadır:

“O’na hiçbir şeyi ortak koşmayınız.”

Sıralanan direktiflerin hemen başında yasaklanan şirkle neyin kastedildiğini öğrenmemiz için bu direktiflerin öncesine bir göz atmamız gerekmektedir. Ayetlerin akışı bütünüyle belli bir sorun üzerinde odaklaşmaktadır. Kanun koyma ve uygulama yetkisini elinde bulundurma sorunu… Bir ayet önce de tanıklık yapma çağrısı yer almıştı. Onu da bu arada hatırlamanın yararı vardır:

“De ki; Allah’ın bu yasakları koyduğuna şahitlik edecek tanıklarınızı getiriniz bakalım. “Eğer onlar bu yolda şahitlik ederlerse sakın şahitliklerini onaylama. Ayetlerimizi yalanlayanların, ahirete inanmayanların ve Rabblerine eş koşanların keyfi arzularına uyma.”

Bu ayeti ve geçen sayfalarda bu ayet hakkında yaptığımız açıklamaları yinelemek zorundayız. Çünkü burada Kur’an’ın akışının hemen başta yasakladığı şirkten neyi kastettiğini ancak bu şekilde kavrayabiliriz. Şirk, inanç noktasında olduğu gibi hakimiyet noktasında da gerçekleşebilir. İşte Kur’an’ın konuya ilişkin akışı ve işte uygun ortam.

Biz bu hatırlatmayı sürekli yapmak zorundayız çünkü, şeytanların dini temel kavramlarından uzaklaştırmaya yönelik çabaları -üzülerek belirtelim ki- meyvesini vermiştir. Hakimiyet sorunu inançtaki yerinden koparılmış, duygularda itikadi temeliyle bir ilgisi kalmamıştır. Bu nedenle İslâm hakkında oldukça duyarlı olan kimseler bile, kulluk davranışlarını düzeltmek, ahlâkî çözülmeye karşı çıkmak, ya da yasalara karşı gelenlere muhalefet etmekten söz ediyorlar. Ancak hakimiyetin temelinden ve bu sorunun İslâm inancındaki yerinden hiç söz etmiyorlar. İkinci planda, ayrıntı konumundaki kötülüklere savaş açarlarken, en büyük kötülüğe karşı hiçbir şey yapmıyorlar. Hayatın tevhitten başka bir esasa dayanması, yani yüce Allah’ın hakimiyette birlenmemesi esasına dayanması kötülüğüne karşı harekete geçmiyorlar.

Yüce Allah herhangi bir direktif vermeden önce, hiçbir şeyin kendisine ortak koşulmaması direktifini veriyor. Kur’an’ın akışında yeri geldikçe de tüm direktiflerden önce yasaklanan şirkten neyin kastedildiğini belirtiyor. Bireyin temeline dayanarak basiretle Allah’a bağlandığı bir ilkedir bu. Bu sayede toplum, tüm bağların en sonunda döndüğü kalıcı bir ölçüye ve insan hayatına hükmeden başlıca değerlere bağlanır. Artık şehvet ve ihtiras rüzgârlarının baskınından ve şehvet ve ihtiraslara göre değişen insan ürünü kavramlara esir olmaz.

“Ana-babaya karşı iyi davranınız. Yoksulluk korkusuyla evlâtlarınızı öldürmeyiniz. Sizin de onların da rızkını biz veririz.”

Allah’a bağlandıktan ve tek bir yöne yöneldikten sonra, ardarda gelen nesilleriyle aile bağı gelir. Kuşkusuz yüce Allah, babalardan ve oğullardan daha çok insanlara karşı merhametli olduğunu biliyor. Bu yüzden evlâtlarına babalarına iyi davranmayı, babalara da evlâtlarına merhamet etmeyi tavsiye etmiştir. Bu tavsiyeyi de biricik ilâhlığını tanımaya ve yegâne Rabblığıyla ilişkili olmaya bağlamıştır. Onlara şöyle demiştir: Rızkınızı vermek bana aittir. O halde yaşlandıklarında anne ve babaya karşı, küçüklük dönemlerinde de çocuklara karşı sıkılmasınlar. Fakirlik ve muhtaç olmaktan korkmasınlar. Çünkü hepsini birden rızıklandıran Allah’dır.

“Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayınız.”

Yüce Allah, aileyi ve -tüm toplum gibi- ailenin dayandığı temizlik, arınmışlık ve iffet temelini koruma direktifini verirken kötülüklerin gizlisine de açığına da yaklaşmayı yasaklamaktadır. Bu yasaklama bütünüyle öncesindeki direktife ve diğer tüm direktiflerin dayandığı ilk tavsiyeye bağlıdır.

Kuşkusuz ailenin ayakta kalması, toplumun düzenli bir hayat sürdürmesi, gizlisiyle, açığıyla fuhuş bataklığında mümkün değildir. Aile ve toplumun ayakta kalabilmesi için temizlik, arınmışlık ve iffet duygularının egemen olması kaçınılmazdır. Bu yüzden kötülüğün yaygınlaşmasını isteyenler, aile temellerinin sarsılmasını ve toplumun yıkılmasını isteyenlerdir.

Her ne kadar bazen zina eylemine özgü kılınsa da her türlü aşırılık -yani haddi aşma eylemi- fuhuştur. Ancak genel sanıya göre, burada kastedilen anlam zina eylemidir. Çünkü konu bizzat yasakların sıralanmasıdır. Bu da onlardan biri sayılır kuşkusuz. Yoksa cana kıymak, yetim malını yemek fuhuştur, haddi aşmadır. Allah’a ortak koşmak en büyük fuhuştur. Ayette geçen fuhuş -kötülük- deyimini zina eylemine özgü kılmak hem akışın tabiatına, hem de çoğul kipinin yapısına dâha uygun düşmektedir. Çünkü zina suçunun işlenmesine ön ayak olan bazı davranışlar ve koşulların herbiri bizzat fuhuştur. Örneğin süslenmek, açılıp saçılmak, erkek kadın karışık yaşamak, şehvet dolu sözler, işaretler, davranışlar ve gülüşmeler, aldatmalar, çekici davranışlar ve tahrikler… Evet bunların tümü en son kötülüğü kuşatan kötülüklerdir, haddi aşmalardır. Gizlisiyle, açığıyla hepsi de fuhuştur. Kimisi vicdanlarda depreşir, kimisi uzuvlardan belirir. Kimisi gizlidir, örtülüdür, kimisi açık ve ortadadır. Fertlerin vicdanlarını lekelemelerinin, değerlerini küçük düşürmelerinin yanında tümü de ailenin dayanaklarını parçalamakta, toplumun bünyesini kemirmektedirler. Anne baba ve çocuklara ilişkin direktiflerden sonra söz konusu edilmelerinin nedeni budur.

Bu kötülükler ayartıcı ve çekici özelliklere sahip olduklarından “yaklaşmayınız” ifadesi kullanılmıştır. Kötülüğe neden olan bu araçlara engel olmak ve insan iradesini zayıf düşüren çekicilikten sakındırmak için sırf yaklaşmak bile yasaklanmıştır. Kasıtlı olmayân ilk bakıştan sonraki ikinci bakışın haram kılınmasının nedeni budur. Bu nedenle kadın erkek arasındaki zorunlu karışıklık zorunluluk sınırları içinde mübah sayılmıştır. Yolda koku yaymak şeklinde de olsa- süslenmek bu yüzden yasaklanmıştır. Kışkırtıcı davranışlar, tahrik edici gülüşmeler ve şehvet dolu işaretler tertemiz İslâmi hayatta yasaktır. Bu din insanları fitneye salıp, sonra da sinirlerine direnme baskısını yüklemez. Bu din, müeyyideler belirleyip, cezalar tayin etmeden önce, korunma yöntemlerini belirler. Bu din, vicdanları, bilinçleri, duyguları ve organları korur. Rabbin yarattıklarını herkesten daha iyi bilir. O latiftir, her şeyden haberdardır.

Ayrıca şehvetleri insanlara çekici gösteren sözlerle, fotoğraflarla, hikâyelerle, filmlerle, kadın-erkek karışık partilerle ve diğer reklam ve propaganda araçlarıyla şehevi içgüdüleri başıboş bırakanların bu dine, toplumsal hayata ve aile ortamına karşı ne tür duygular beslediklerini de öğreniyoruz.

“Haklı bir gerekçe yokken Allah’ın dokunulmaz saydığı cana kıymayın.”

Kur’an’ın akışı içinde bu üç kötülüğün peş peşe yasaklanmasına çokça rastlanır. Şirk, zina ve cana kıyma… Bunun nedeni her üçünün de gerçekte öldürme eylemi olmalarıdır. Birinci suç, fıtratı öldürme suçudur. İkincisi toplumu öldürme suçudur. Üçüncüsü de tek bir kişiyi öldürme eylemidir. Çünkü tevhid doğrultusunda yaşamayan fıtrat, ölü demektir. (En’am Suresi, 122. ayetin tefsirine bkz.) Kötülüğün yaygınlaştığı bir toplum ölü bir toplumdur. Eninde sonunda yok olmaya mahkûmdur. Yunan uygarlığı, Roma uygarlığı ve eski İran uygarlığı bu gerçeğin tarihsel tanıklarıdır. Batı uygarlığında baş gösteren yıkılma ve yok olma belirtileri, bu tür bozgunculukların kemirdiği milletlerin öldürme ve ayaklanmaların yaygınlaştığı, yok olma tehdidi altındaki toplumların beklenen sonunun habercileri niteliğindedirler. Bu yüzden İslâm bu suçların cezasını en yüksek ceza olarak belirlemiştir. Çünkü İslâm, toplumu yok oluş etkenlerinden korumak istemektedir.

Açlık korkusuyla çocukları öldürme daha önce yasaklanmıştı. Şimdi de genel olarak cana kıyma yasaklanmaktadır. Bu da tüm bireysel öldürme eylemlerinin aslında insan türünün geneline karşı işlenmiş bir suç olduğu duygusunu uyandırmaktadır. Aşağıdaki ayet bu anlamı destekler mahiyettedir. “Kim öldürülmüş bir insana ya da yeryüzünde çıkarılmış kargaşaya, bozguncu eyleme karşılık olmaksızın bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir insanı ölümden kurtarır ise, bütün insanlara hayat sunmuş gibi olur.” (Maide Suresi: 32)

Buradaki saldırı doğrudan hayat hakkına yöneliktir. Genel anlamıyla insan türüne karşı işlenmiştir. Bu nedenle yüce Allah cana kıyma yasağını bu temele dayandırmaktadır. İslâm ülkesinde yaşayan müslüman kitlenin huzur ve güveni, her ferdin özgürce çalışıp üretme hakkı, haklı gerekçelere dayanmaksızın zedelenemez. Canà kıymayı haklı kılan gerekçeye gelince, bunu da yüce Allah şeriatında açıklamıştır. Takdir ve yorumlara bırakmamıştır. Ancak, bunları müslüman bir devletin kurulmasından ve bu devletin İslâm hükmünü uygulayacak bir otoriteye sahip olmasından sonra uygulanması için açıklamıştır.

Bu dinin oluşum ve hareket metodunun tabiatına ilişkin tanımlamamız açısından bu yaklaşım son derece önemlidir. Öyle ki toplumsal hayatın bu temel kuralları, pratik bir gerekçe olmadan ayrıntılarıyla ele alınmamaktadırlar.

Ayetlerin akışı haram kılınan şeyleri ve yerine getirilmesi istenen yükümlükleri açıklamaya başlamadan önce bu kısımla aşağıdaki kısmı, Allah’ın tavsiyesini, emir ve direktifini açıklamak suretiyle birbirinden ayırıyor.

“İşte Allah, ola ki düşünürsünüz diye size bu direktifleri veriyor.”

Bu değerlendirme, her emir ve yasağı Allah’a bağlamaya ilişkin Kur’an’ın sunuş yöntemi uyarınca yer almaktadır. Amaç; insanlar için emir ve yasaklar koyan otoritenin tekliğini belirlemek, emir ve yasaklar konusunda insanların vicdanlarına bir ölçü yerleştiren otoriteyle emir ve yasakların kendileri arasında bir bağ kurmaktadır.

Bu arada aklı kullanmaya yönelik bir işaret de yer almaktadır. Çünkü akıl, insanların şeriatına uymak suretiyle yalnızca bu otoriteye kullukta bulunmalarını gerektirmektedir. Bu otoritenin, yaratıcı, yarattıklarının rızkını veren ve insan hayatında tasarrufta bulunan bir otorite olduğu daha önce açıklanmıştı.

Bu ve o, birinci gruptaki, aynı şekilde ikinci gruptaki benzerliğin üstünde yer almaktadırlar. Bu bir ayette, diğeri diğer ayette yer almalarına rağmen, aralarında bu ahenk sağlanmaktadır.

“Erginlik çağına erinceye kadar yetimin malına sadece niyetlerin en iyisi ile yaklaşınız.”

Yetim, koruyucusu ve besleyicisi konumundaki babasını kaybetmekle toplum içinde zayıf düşmüştür. Bu yüzden, İslâm dininin toplumsal düzeninin temeli olarak belirlediği toplumsal dayanışma ilkesi uyarınca yetimin zayıflığı toplumun tümünü ilgilendirir. Yetim cahiliye dönemindeki Arap toplumunda perişandı. Kur’an-ı Kerim’de yer alan bu konudaki direktiflerin çokluğu, çeşitliliği ve zaman zaman sertliği o toplumda yetim haklarının ne kadar yaygın bir şekilde çiğnendiğini göstermektedir. Öyle ki, yüce Allah, yetime oldukça üstün bir konum belirlemiş ve bütün insanlara yönelik mesajını O’na (Hz. Muhammed’e) emanet etmekle varlık bütünü içindeki en onurlu görevi O’na yüklemiştir. Yetimin gözetilmesini ve aşağıdaki direktifte gördüğümüz şekilde korunmasını gönderdiği bu dinin ilkelerinden kılmıştır:

“Erginlik çağına erinceye kadar yetimin malına sadece niyetlerin en iyisi ile yaklaşınız.”

Yetimin bakıcılığını üstlenen kişi yetimin malına onun için yararlı olan en güzel yoldan başka bir şekilde yaklaşamaz. Malını koruyup geliştirmesi gerekir. Erginlik çağına erince, yani malını koruyup en güzel bir şekilde idare edecek kadar bedensel ve aklî erginliğe ulaşınca malını eksiksiz ve gelişmiş olarak kendisine teslim etmek zorunluluğu vardır. Böylece topluma, hakkı eksiksiz olarak verilmiş yararlı bir unsur katılmış olur.

Erginlik yaşına ya da bülûğ çağına ilişkin fıkhî ihtilâflar mevcuttur. Abdurrahman b. Zeyd ve imam Malik’e göre, ihtilam olmaya (rüya görmeye) başlamaktır. Ebu Hanife’ye göre yirmibeş, Süddi’ye göre otuz yaştır. Medineli bilginlerin görüşüne göre de (ihtilam olmaya) rüya görmeye başlamanın yanında, bir sınırlama olmaksızın erginliğin belirmesidir.

“Ölçü ve tartıda dürüst olunuz. Biz hiç kimseye kapasitesini aşan bir yük yüklemeyiz.”

Bu insanlar arasındaki ticari alışverişlerde araştırma gücü ve insaf sınırları içinde gözönünde bulundurulması gereken bir kuraldır. Ayetlerin akışı bu kuralı da doğrudan inanca bağlamaktadır. Çünkü bu dine göre, insanlar arası ilişkilerin inançla güçlü bağları vardır. Bu direktifi veren, emreden yüce Allah’dır. Bu yüzden ilâhlık ve kulluk sorunuyla ilişkilidir. İnanca ilişkin sorunların ve onun hayatın tüm yönleriyle olan ilişkilerinin ele alındığı bir sahnede anılması da bu gerçekten kaynaklanmaktadır.

Bu gün olduğu gibi, eskiden de cahiliye düzenleri inançla ibadeti, ilâhî yasalarla insanlar arası ilişkileri birbirinden ayırırlardı. Kur’an-ı Kerim’in Şuayb peygamberin -selâm üzerine olsun- kavmine ilişkin anlattıkları bu gerçeğe işaret etmektedir:

“Ey Şuayb, babalarımızın kulluk ettikleri ilâhları ve mallarımız üzerinde dilediğimiz tasarrufta bulunmayı terletmemizi namazın mı sana emrediyor? dediler.” (Hud Suresi: 87)

Bu nedenle Kur’an’ın akışı, mal, ticaret ve alışverişte uygulanan kurallarla, sırf inanca özgü olan bu sahneyi birbirine bağlamaktada. Amaç, bu dinin tabiatına, inanç ve şeriat, ibadet ve insanlar arası ilişkiler arasındaki birliğe işaret etmek ve bunların dinin dayanakları olduğunu, temelde birbirlerine bağlı olduklarını göstermektir.

“Bir söz söylerken, söz konusu olan akrabanız bile olsa, doğru konuşunuz.”

Burada İslâm -ilke olarak Allah’a bağladığı- insan vicdanını, Allah inancının ve O’nun gözetiminin yol göstericiliğiyle erişilmez bir düzeye yükseltmektedir. Burası beşeri eksiklikten kaynaklanan bir düşüş noktasıdır çünkü. Bu eksiklik, kişiyi akrabalıkla yardımlaşma, bütünleşme ve süreklilik duygusuna yöneltir. Çünkü her ferdin kendisi eksik ve hayatı ecelle sınırlıdır. Oysa akrabalığın gücünde eksikliği için bir dayanak, akrabalığın genişliği ve desteği ile varlığı için bir bütünlük söz konusudur. Akrabalığın nesilden nesile sürmesi kendisinin kalıcılığına bir güvence konumundadır. Bu yüzden, akrabaların lehinde ya da aleyhinde tanıklık yaparken ya da onlarla diğer insanlar arasında hüküm verirken akrabalık duygusu karşısında yenik düşer. İşte burada, bu kaygan zeminde İslâm, insan vicdanının elinden tutup, sadece Allah’a bağlanmanın ve sırf O’nun gözetiminin yol göstericiliğiyle hak ve adalet sözünü söylemesini sağlıyor. Akrabalık yardımlaşmasındansa, O’nunla yetinmesini, hak etmediği halde akrabalık hakkını gözetmektense; Allah’dan korkmasını sağlıyor. Çünkü yüce Allah, kişiye şah damarından daha yakındır.

Bu nedenle, bu emir ve öncesinde yer alan direktifler üzerine Allah’a verilen sözün hatırlanmasına ilişkin bir değerlendirme yer alıyor:

“Allah’a verdiğiniz sözü tutunuz.”

Allah’a verilen sözler arasında, akrabalar aleyhinde bile olsa hak ve adaleti söylemek yer almaktadır. Ölçü ve tartıda dürüst davranmak Allah’a verilen sözlerdendir. Onun için en yararlı yolun dışında yetimin malına yaklaşmamak da Allah’a verilen sözler arasındadır. Haklı bir gerekçe olmadığı sürece insan canının dokunulmazlığı da bu sözler arasında yer almaktadır. Bütün bunların başında da O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak Allah’a verilen sözlerdendir. Verilen en büyük söz budur. Bu söz insan fıtratından alınmıştır. Yaratılışının yaratıcısına bağlı oluşu, hem kendi içine hem de çevresindeki evrene egemen yasalardan hareketle O’nun varlığını algılaması bunun kanıtıdır.

Yükümlülüklerin belirlenmesinden sonra gayet, uygun bir şekilde Kur’an’ın değerlendirmesi yer alıyor:

“İşte Allah, ola ki, düşünüp öğüt alırsınız diye bu direktifleri veriyor.”

Düşünüp öğüt alma, gafletin, düşüncesizliğin karşıtıdır. Anan bir kalp, unutkan değildir. O Allah’a verdiği tüm sözleri hatırlar. Bu sözlerle ilişkili direktiflerini de hatırlar ve kesinlikle unutmaz.

İslâm inancının, Allah’ın birliğiyle başlayıp Allah’a verilen sözlerle biten İslâm şeriatının nerdeyse bir özeti konumundaki bu temel ilkeler ve bunların öncesinde sözü edilen egemenlik ve kanun koyma sorunu… Evet işte bu, Allah’ın doğru yoludur… Ötesinde ana yoldan ayrı düşmüş yollardan başka hiçbir şey bulunmayan Allah’ın yolu…

“İşte benim dosdoğru yolum budur, bu yola uyunuz. Sakın sizi Allah’ın yolundan ayrı düşürecek yollara girmeyiniz. İşte Allah, kötülüklerden sakınasınız diye size bu direktifi veriyor.”

Böylece “Allah size ayrıntılı açıklamalar içeren kitabı indirmişken, ben O’nun dışında bir hakeme mi başvurayım?” sözleriyle başlayan ve surenin en uzun bölümü sayılan bu bölüm de sona ermiş oldu. Bu derin ve etkin mesajla tamamlandı…

Başlangıçta sonuç bölümünü hakimiyet ve kanun koyma sorunu kaplamaktadır. Nitekim ekinler, hayvanlar, kurbanlar ve adaklar gibi temel itikadî sorunlarda da bu durum göze çarpmaktadır. Bunun da hakimiyet ve kanun koyma sorunuyla ilişkili olduğunu göstermek için. Kur’an’ın akışı bu konuya ayırmış ve geniş boyutlarıyla inanç sorununu inceleyen ve o eşsiz yöntemiyle ilâhlık ve kulluk konusunu ele alan surenin geri kalan içeriğini bağlamıştır.

Tek yol vardır, Allah’ın yolu… Aynı şekilde Allah’a götüren yol da bir tanedir. O da insanların, yüce Allah’ı Rabblıkta birlemeleri, kulluk yapmak suretiyle sadece O’nun hükümlerine uymaları, hakimiyetin tek başına O’na ait olduğunu bilmeleri ve pratik hayatlarında bu hakimiyete boyun eğmeleridir.

İşte Allah’ın belirlediği yol… Ve işte O’na götüren yol… Bunun ötesinde takipçilerini Allah’ın yolundan ayrı düşüren çeşitli yollardan başka bir şey söz konusu değil.

“İşte Allah kötülüklerden sakınasınız diye size bu direktifi veriyor.”

Kuşkusuz takva inanç ve amelin dayanağıdır. Kalpleri Allah’ın yoluna doğru sürükleyen takvadır.

Surenin son bölümünün ele aldığı ana sorunun, hakimiyet ve kanun koyma ve bunların din ve inançla ilişkileri sorununun konu içindeki akışı kesintiye uğramıyor. Okuyacağımız yeni bölüm de bu gerçeğin iyice belirginleşmesi için konunun devam niteliğinde olup, aynı sorun üzerinde yoğunlaşmaktadır.

Bu bölüm kanun koyma ve hakimiyet açısından İslâm inancının temel ilkelerinden söz etmektedir. Nitekim surenin birinci bölümü de inanç ve din açısından aynı ilkelerden söz etmişti. Amaç, kanun koyma ve hakimiyet sorununun aslında din ve inanç sorunu olduğunu vurgulamaktır. Kur’an’ın bu gerçeği sunuş yöntemi uyarınca her iki sorun aynı düzeyde belirmektedir. Surenin ikinci bölümünde ayetlerin akışının ele aldığı etken, işaret, sahne ve ifadelerin birinci bölümün üzerinde yoğunlaştığı etkenlerin, işaretlerin, sahne ve ifadelerin aynısı olduğu göze çarpmaktadır:

İkinci bölüm;

1- Kitaplardan, peygamberlerden, vahiyden ve müşriklerin istediği mucizelerden, söz etmektedir.

2- Mucizenin gerçekleşmesinden, buna rağmen müşriklerin yalanlamasından sonra meydana gelen yok olma ve mahfolmadan söz etmektedir.

3- Ahiretten ve oradaki hesaplaşma ve cezadan söz etmektedir.

4- Peygamber -salât ve selâm üzerine olsun- ve kendileri için hükümler koyan sahte Rabbleri bir olan gerçek Rabblerine denk tutan kavmi arasındaki kesin ayrılıktan söz etmektedir. Ayrıca Peygambere -salât ve selâm üzerine olsun dininin gerçek mahiyetini açık, seçik ve net bir şekilde duyurması direktifi verilmektedir.

5- Tüm alemler için geçerli olan tek bir Rabblıktan söz etmektedir. Bir müminin bunun dışında bir Rabb edinmesi doğru değildir.

6- Alemlerin Rabbinin her şeye sahip olduğundan, her şeyi dilediği gibi evirip çevirdiğinden, Allah’ın insanları dilediği gibi yeryüzüne yerleştirmesinden aynı şekilde onlardan dilediğini dilediği zaman yok etme gücüne sahip olduğundan söz etmektedir.

Bunlar, inanç gerçeğini kapsamlı boyutunda, ilâhlık, kulluk ve bunların arasındaki ilgi boyutunda ele alan surenin baş tarafında söz konusu edilen sorunların, gerçeklerin, etkenlerin ve işaretlerin aynısı. Kuşkusuz Kur’an-ı Kerim’le ve O’nun sunuş metoduyla ilgilenenler için gayet açık bir anlamı vardır bunun.

Surenin bu kısmında yer alan bu son bölüm Musa’nın -selâm üzerine olsun kitabından söz etmekle başlıyor. Bu da daha önce ele alınan Allah’ın doğru yoluna ilişkin açıklamaların bütünleyicisi konumundadır.

“İşte benim dosdoğru yolum budur, bu yola uyunuz. Sakın sizi Allah’ın yolundan ayrı düşürecek yollara girmeyiniz.” Amaç, bu yolun daha önceden gelen tüm peygamberlerin -selâm üzerlerine olsun- taşıdığı mesajlar ve şeriatlardan bu yana sürüp geldiği duygusunu uyandırmaktır. En yakın şeriat da Musa’nın -selâm üzerine olsun- şeriatıdır. Yüce Allah, O’na her şeyi ayrıntılı biçimde içeren bir kitap vermiş ve ola ki kavmi ahirette gerçekleşecek olan Allah’la buluşma olayına inanırlar diye bu kitabı yol gösterici ve merhamet kaynağı kılmıştır: “Sonra iyilik edenlere yönelik nimetimiz tamama ersin, her şey ayrıntılı biçimde açıklansın, doğru yol kılavuzu ve rahmet olsun diye Musa’ya tevratı verdik. Ola ki, Rabblerinin huzuruna çıkacaklarına inanırlar.”

Ayetlerin akışı devam ediyor ve şu yeni ve kutsal kitaptan söz ediyor. Musa’ya indirilen kitapla aynı noktada birleşen bu kitap, onun bağlılarından istenen inanç, şeriat ve takvanın aynısını içermektedir. Buna uydukları sürece insanların hem dünyada hem de ahirette Allah’ın rahmetine kavuşmaları ümit edilir: “Bu Kur’an bizim indirdiğimiz kutsal bir kitaptır. Ona uyunuz ve kötülüklerden sakınınız ki, size merhamet edilsin.”

Bu kitap, Araplar’ın mazeretlerini ortadan kaldırmak için indirilmiştir. Ta ki, “yahudi ve hristiyanlara indirildiği gibi, bize bir kitap indirilmedi. Şayet onlara geldiği gibi bize de bir kitap gelmiş olsaydı, onlardan daha çok doğru yolda olurduk” demesinler. İşte bu kitap onlara indirilmiş ve mazeretlerini geçersiz kılmıştır. Dolayısıyla yalanlayanlar acı azabı hak etmişlerdir:

-Onu size indirdik ki, “Bizden önceki iki ümmete (yahudiler ile hristiyanlara) kitap indirildi ve biz onların okuduklarından habersiz kaldık” diyemeyesiniz.

-Yine diyemeyesiniz ki “Eğer bize de kitap indirilseydi, doğru yola onlardan daha sıkı sarılırdık.” Çünkü size de Rabbinizden açık belge, doğru yol kılavuzu ve rahmet geldi. Allah’ın ayetlerini yalanlayıp onlara yüz çevirenlerden daha zalim kim olabilir? Ayetlerimize yüz çevirenleri, bu yüz çevirmelerinden ötürü azapların en kötüsüne çarptıracağız.

Bu kitabın inmesiyle mazeretleri ortadan kalkmış oldu. Buna rağmen onlar halâ ortak koşmaya ve Allah’ın kitabı ellerinde olduğu ve içinde uydurduklarını kanıtlayâcak bir şey bulunmadığı halde, kendi kafalarından birtakım hükümler koyup bunların Allah’ın hükmü olduğunu ileri sürmeye devam ediyorlar. Halâ bu kitabı onaylamak ve ona uymak için mucizeler, harikalar istemeye devam ediyorlar. Oysa şayet istedikleri mucizelerin tümü ya da bir kısmı gelecek olsa, en son hüküm de verilmiş olacak.

-Onlar kendilerine meleklerin gelmesini mi, yoksa Rabbinin gelmesini mi, yoksa Rabbinin bazı mucizelerinin gelmesini mi bekliyorlar? Rabbinin bazı mucizeleri geldiği gün, daha önce iman etmemiş ya da imanı doğrultusunda bir hayır kazanamamış olan kimseye o günkü imanı bir fayda sağlamaz. Onlara de ki; “Bekleyin bakalım, biz de bekliyoruz.”

Sorun bu aşamaya gelince yüce Allah, Peygamberi -salât ve selâm üzerine olsun- ile inanç ve şeriat noktasında Allah’ın birliği esasına dayanmayan diğer milletleri birbirinden ayırmakta ve onların işini kendi üzerine almaktadır. Rahmeti ve adaleti doğrultusunda onları hesaba çekecek ve cezalarını verecek O’dur:

-Dinlerinin öngördüğü inanç ve ümmet birliğini parçalayarak çeşitli akımlara bölünenler ile senin hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Allah onlara ilerde yaptıklarının akıbetini bildirecektir.

-Kim Allah’ın huzuruna bir iyilikle varırsa kendisine on katı verilir. Kim Allah’ın huzuruna bir kötülük ile varırsa, sadece onun dengi olan cezaya çarptırılır. Ne iyilik edenlere, ne kötülük işleyenlere haksızlık edilmez.

Bu noktada, bölümün son mesajı yer alıyor. Bu, aynı zamanda surenin de son mesajıdır. Ancak, son derece yumuşak, tatlı, aynı şekilde kesin ve kararlı bir tonda bu dinde yer alan inanca ilişkin gerçeklerin en derin olanlarını; mutlak tevhidi, katışıksız kulluğu, ahiretin ciddiliğini, dünyadaki sorumluluk ve sınamanın bireyselliğini, her şeyin üzerindeki Rabblığında ve kullarını mülkünde dilediği gibi ortaksız ve sorgusuz bir şekilde hafif kılmasında somutlaşan Allah’ın otoritesini özetlemektedir. Ayrıca, bu uzayıp giden tesbihler, -Allah’ı eksikliklerden tenzih etmeler, uzak saymalar- ilâhlık gerçeğinin göz kamaştırıcı bir tablosunu çizmektedir. Bu gerçek, en samimi, en saf ve en temiz kalpte, Allah’ın peygamberinin kalbinde belirginleşmektedir. Bu belirginleşme öylesine erişilmez bir düzeydedir ki, O’na Kur’an’ın ifadesinden başkasının tasvir etmesi mümkün değildir:

De ki; “Rabbim beni doğru yola, insanların tüm ihtiyaçlarına cevap veren dine, Allah’ın birliğine inanan ve O’na ortak koşanlardan olmayan İbrahim’in inanç sistemine iletti.”

-De ki; “Benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm, tüm varlıkların Rabbi olan Allah içindir.”

-“O’nun ortağı yoktur. Bana böyle emredildi. Ben müslümanların ilkiyim.

-De ki, “Allah her şeyin Rabbi iken, ben O’ndan başka bir ilâh mı arayayım? Herkesin işlediği kötülüğün sorumluluğu kendisine aittir. Hiç kimse başkasının kötülüğünün sorumluluğunu taşımaz. Sonunda Rabbinize döneceksiniz. O size anlaşmazlığa düştüğünüz meselelerin içyüzünü bildirecektir.”

-Sizi yeryüzünde halife yapan ve verdiği nimetler hakkında sınavdan geçirmek için bazılarınızın derecesini diğer bazılarınızdan üstün kılan O’dur. Hiç şüphesiz Rabbinin cezalandırması gecikmesizdir, aynı zamanda O bağışlayıcı ve merhametlidir. (En’am: 161-165)

Ayetleri ayrıntılı bir şekilde ele almak üzere bu kadar özetlemeyle yetiniyoruz.
154- “Sonra iyilik edenlere yönelik nimetimiz tamama ersin, her şey ayrıntılı biçimde açıklansın, doğru yol kılavuzu ve rahmet olsun diye Musa’ya tevratı verdik. Ola ki, Rabblerinin huzuruna çıkacaklarına inanırlar. “

Bu ayet, “sümme”edatı (sonra) ile kendisinden önceki açıklamalara bağlanmıştır. Yorumu şöyledir: “De ki; Geliniz Rabbinizin neleri yasakladığını size söyleyeyim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayınız”… “İşte benim dosdoğru yolum budur” ayeti “O’na hiçbir şey ortak koşmayız” cümlesini bağlanmıştır. “Sonra Musa’ya kitabı verdik” cümlesi de her ikisine bağlanmıştır. Çünkü bu da Peygamberin -salât ve selâm üzerine olsun- onlara söylemeye çağırıldığı sözlerde sayılmaktadır. Daha önce de söylediğimiz gibi ayetlerin akışı kesintisiz sürmektedir.

“İyilik edenlere yönelik nimetimiz tamama ersin” cümlesinin yorumuna gelince; -İbn-i Cerir’in de tercih ettiği gibi- “Sonra Musa’ya, tevratı verdik. Böylece iyilik yapmasına, Rabbinin emrine uymasına, kendisine yüklediği dinin hükümlerini uygulamasına, kavminin ve takipçilerinin ihtiyaç duyduğu dini emirlerin tümünü açıklamasına karşılık olarak, O’na yönelik nimetlerimizi ve lütfumuzu tamamladık.

Her şey ayrıntılı biçimde açıklansın” cümlesiyle Katade’nin dediği gibi helaller ve haramlar kastedilmektedir. Musa’ya verilen kitap, doğru yol kılavuzu ve rahmet kaynağıdır.

Ola ki, kavmi doğru yolu bulur. Rabblerinin huzuruna çıkacaklarına inanır, böylece yüce Allah azabına karşı onlara merhamet eder.

Musa’nın kitabını gönderdiğimiz gibi sizin kitabınızı da aynı amaca yönelik olarak gönderdik. Belki bu sayede doğru yolu bulur ve Allah’ın rahmetine kavuşursunuz.
155- “Bu Kur’an bizim indirdiğimiz kutsal bir kitaptır. Ona uyunuz ve kötülüklerden sakınınız, ki, size merhamet edilsin. “

Bu kitap gerçekten de kutsal bir kitaptır. İlk defa surede geçen aşağıdaki ayeti yorumlarken buna değinmiştik. “Bu Kur’an, ana-kent Mekke ile bu kentin çevresinde yaşayanları uyarsın diye sonra indirdiğimiz, kendisinden önceki kutsal kitapları onaylayan mübarek bir kitaptır. Ahirete inananlar bu kitaba da inanırlar. Onlar namazlarını devamlı olarak ve özenerek kılarlar.” (En’am Suresi: 92) Orada geniş boyutlarıyla inanç sorunu ele alınırken bu kitaptan söz edilmişti. Burada ise yine yakın ifadelerle şeriat konusu ele alınırken bu kitaptan söz edilmektedir. Ve O’na uyulması emredilmekte ve Allah’ın onlara yönelik rahmeti kitaba uymaya bağlanmaktadır. Surenin başlarında inanç sorunu ele alınırken, kullanılan sözlerin aynısı şeriat konusunda kullanılmaktadır.

Her şeyi ayrıntılı biçimde içeren bu kutsal kitabın size indirilmesiyle birlikte bahaneniz geçersiz olmuş, mazeretiniz ortadan kalkmıştır. Çünkü bunun ötesinde başka bir merciye ihtiyacınız kalmamıştır. Ayrıca bu kitabın ele almadan bıraktığı hayatın hiçbir yönü söz konusu değildir. Dolayısıyla kendi kendinize hüküm koymanıza gerek kalmamıştır.
156- Onu size indirdi ki, “Bizden önceki iki ümmete (yahudiler ile hristiyanlara) kitap indirildi ve biz onların okuduklarından habersiz kaldık ” diyemeyesiniz.

157- Yine diyemeyesiniz ki, “Eğer bize de kitap indirilseydi, doğru yola onlardan daha sıkı sarılırdık. ” Çünkü size de Rabbinizden açık belge, doğru yol kılavuzu ve rahmet geldi. Allah’ın ayetlerini yalanlayıp onlara yüz çevirenlerden daha zalim kim olabilir? Ayetlerimize yüz çevirenleri, bu yüz çevirmelerinden ötürü azapların en kötüsüne çarptıracağız.

Yüce Allah, her ulusa kendi dillerini konuşan bir peygamber göndermeyi dilemiştir. Peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed -salât ve selâm üzerine olsun- birlikte en son risaleti gönderene kadar durum bu şekilde sürmüştür. O, Allah tarafından insanlığa gönderilen son peygamberdir. Bu yüzden bütün insanlara gelmiş bir peygamber olmasını uygun görmüştür.

Böylece yüce Allah, Araplar’ın şu mazereti ile sürmelerine engel olmuştur: “Musa ve İsa’nın herbiri kendi uluslarına gönderilmişlerdir. Biz de onların kitaplarını öğrenmekten habersizdik. Bu konuda hiçbir bilgimiz olmadığı gibi, ilgimiz de yok. Şayet bize anadilimizde bir kitap gelseydi, bize hitap etseydi, biz de uyarılsaydık, ehli kitaptan daha sıkı doğru yola sarılırdık.” Oysa kendilerine bu kitap gelmiş, -bütün insanlığın peygamberi olsa bile- onlara bu peygamber gelmiştir. Üstelik kendisinin doğruluğuna bir belge oluşturan kitapla gelmiştir. Bu peygamber onlara içinde hiçbir karışıklık, hiçbir kapalılık bulunmayan apaçık gerçekler getirmiştir. Bu gerçekler onları içinde bulundukları sapıklıktan kurtarıp doğru yola yöneltir. Ayrıca bu, hem dünyada hem de ahirette onlar için rahmettir.

Durum bu olduğuna göre, kendisini doğru yola, iyiliğe ve kurtuluşa çağıran Allah’ın ayetlerini yalanlayıp onlardan yüz çeviren daha zalim kim olabilir? Hem kendisini hem de insanlığı bu ulu hayırdan yoksun bırakan cahiliyenin düşünce ve hükümleriyle yeryüzünde bozgunculuk çıkaran kimse kadar hem kendisine hem de insanlığa karşı zulüm işleyen biri var mı? Bu gerçekten yüz çevirenlerin tabiatlarındaki afet onların gerçeği kabullenmekten kaçınmalarına neden olmaktadır. Tıpkı devenin ayağında bulunan ve gövdesinin eğik durmasına yani yalpalamasına neden olan sakatlık gibi. Onlar hakka ve doğruluğa karşı yan çiziyorlar. Sakat devenin dengeli ve düzgün yürümekten kaçınması, yan çizmesi gibi. Bu yan çizmeleri ve eğri karakterleri yüzünden azabın en kötüsünü hakediyorlar:

“Ayetlerimizden yüz çevirenleri, bu yüz çevirmelerinden ötürü azapların en kötüsüne çarpıtacağız.”

Kur’an’ın ifade tarzı, duygularda anlamın aslına eşlik etmesi için, somut durumdan soyut duruma nakledilmiş sözcükleri kullanır. Örneğin burada = Yesfudu = deyimini kullanıyor ve biz bu kelimenin, ayağında bulunan bir hastalıktan dolayı dengeli yürüyemeyen, eğri yürüyen deve için kullanıldığını biliyoruz. Aynı şekilde, develerde -insanlarda olduğu gibi- rastlanan boyun tutulma sakatlığı deyimi kullanılmaktadır. Bu sakatlığa yakalanan deve zorunlu olarak yüzünü çevirir ve rahat bir şekilde boynunu hareket ettiremez. Yine bunun gibi yaptıkları boşa çıkmıştır ifadesi de kullanılmıştır. Bu deyim, zehirli bir bitki yiyen, dolayısıyla şişerek patlayan devenin yok olmasından alınmıştır. Bu üslûbun örnekleri çoktur.

Bu kitabı onaylamak için mucize istekleri geri çevirmek amacına yönelik bu tehditte bir adım daha atılıyor. Bu tehditin aynısı, inanç gerçeğini yalanlama münasebetiyle surenin başlarında yer almıştı. Aynı tehdit burada da tekrar ediliyor ama bu sefer ki münasebet, Allah’ın şeriatına uymaktan ve onà bağlanmaktan yüz çevirmektir. Surenin başında şu ifade yer almıştı:

– “Muhammed’e bir melek indirilmeli değil miydi? dediler. Eğer melek indirseydik, işleri bitirilir, kendilerine hiç mühlet tanınmazdı.” (En’am Suresi: 8)
158- “Onlar kendilerine meleklerin gelmesini mi yoksa Rabbinin gelmesini mi, yoksa Rabbinin bazı mucizelerinin gelmesini mi bekliyorlar? Rabbinin bazı mucizeleri geldiği gün, daha önce iman etmemiş ya da imanı doğrultusunda bir hayır kazanamamış olan kimseye o günkü imanı bir fayda sağlamaz. Onlara de ki; ‘ `Bekleyin bakalım, biz de bekliyoruz. “

Bu gayet açık ve kesin bir tehdittir. Mucize gelir de yalanlayanlar inanmazlarsa, hemen ardından azabın gelmesi yüce Allah’ın daha önce belirlenmiş bir kanunudur. Ulu Allah diyor ki; şayet istedikleri bazı mucizeler gerçekleşecek olursa bunların devamı da gelecektir. Çünkü Allah’ın bazı ayetlerinin gerçekleştiği gün her şeyin sonu olacaktır. Daha önce inanmamış ve imanı doğrultusunda iyi işler yapmamış birinin o gün inanması kendisine hiçbir yarar sağlamayacaktır. Çünkü İslâm ölçüsüne göre iyi işler yapmak, imanın belirtisi ve O’nun tercümanı niteliğindedir.

“Rabbinin bazı mucizelerinin geldiği gün”den kastedilenin, kendisinden sonra inanmanın ve iyi işler yapmanın hiçbir yarar sağlamadığı kıyamet şartları ve belirtileri olduğuna ilişkin değişik rivayetler vardır. Buradan hareketle de birtakım şartları sıralarlar. Ancak ayetin yorumu, şu ilk hayatta yürürlükte olan kanuna yöneliktir. Nitekim buna benzer bir ifade surenin başlarında yer almıştı:

“Muhammed’e bir melek indirilmeli değil miydi? dediler. Eğer melek indirseydik, işleri bitirilir, kendilerine hiç mühlet tanınmazdı.” (En’am Suresi: 8)

Surenin akışının, iman ve itikad konusu ele alınırken başvurduğu ifadenin aynısını şeriat ve hakimiyet konusunu ele alırken tekrarladığı anlaşılmaktadır. Bu, aynı gerçeği vurgulamak amacıyla başvurulmuş bir ifade tarzıdır. Şu halde, Allah’ın yürürlükteki kanununu belirtmek şeklinde, surenin sonunda gelen bir ayeti surenin başında yer alan benzer bir ayetle yorumlamamız daha uygun olacaktır. Konuyu bilinmeyen gayb dünyasına havale etmeye kalkışmaktansa, ayetin yorumu için böylesi daha iyidir.

Bundan sonra ayetlerin akışı Peygamberimizi, dini, şeriatı, hayat metodu ve yolu bakımından -aralarında müşrik Arap milleti de olmak üzere- yeryüzündeki tüm milletlerden, bütün insanlardan ve gruplardan ayırmak için O’na -salât ve selâm üzerine olsun- yönelmektedir.
159- “Dinlerinin öngördüğü inanç ve ümmet birliğini parçalayarak çeşitli akımlara bölünenler ile, senin hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Allah onlara ilerde yaptıklarının akıbetini bildirecektir. “

Bu, dini, şeriatı ve hayat düzeniyle birlikte peygamberimizle -salât ve selâm üzerine olsun- diğer milletler ve inançlar arasındaki yol ayırımıdır. Gerek cahiliye efsanelerinin, alışkanlıklarının ve iç savaşların çeşitli gruplara, fırkalara, kabilelere, aşiret ve oymaklara böldüğü müşriklerden, gerek mezhep ayrılıklarının çeşitli milletlere, inançlara, kamplara ve devletlere ayırdığı yahudi ve hristiyanlardan, gerek bunların dışında veya bundan sonra kıyamete kadar ortaya çıkacak mezhepler, görüşler, düşünceler, inançlar, sistem ve düzenlerden tamamen ayrıdır O.

Kuşkusuz, hiçbir konuda peygamberle bunlar arasında ortak bir nokta yoktur. O’nun hayat sistemi, bağımsız, orijinal ve belirgindir. Bu dinin kendisinin dışındaki inanç ve düşüncelerle karışması mümkün değildir. Şeriat ve düzeninin de diğer ekollerle, sistem ve görüşlerle uyuşması söz konusu değildir. Herhangi bir şeriatın, sistemin ya da düzenin iki niteliğinin bulunması, yani bunun hem İslâmi hem de İslâm dışı olmaları mümkün değildir. Çünkü İslâm sadece İslâmdır. İslâm şeriatı da İslâm’ın şeriatıdır yalnızca. İslâm’ın toplumsal, siyasi ya da ekonomik düzeni salt İslâmî olanıdır. Dolayısıyla Peygamberin -salât ve selâm üzerine olsun- kıyamete kadar bunlarla ortak bir noktada uyuşması kesinlikle söz konusu değildir.

Bir müslümanın İslâm dışı herhangi bir inanç karşısında takınacağı ilk tavır daha baştan kesin ayrılık ve karşı çıkış olacaktır. Aynı şekilde, bunlardan herhangi birisiyle İslâm arasındaki benzerlik veya farklılıklardan söz etmeden önce hakimiyeti tek başına Allah’a vermeyen diğer bir ifadeyle ilâhlık ve Rabblığı tek başına Allah’a özgü kılmayan herhangi bir hüküm, düzen ya da sisteme karşı takınacağı tavır ilk andan itibaren karşı çıkış ve soyutlanma olacaktır.

Allah’ın yanında din İslâmdır. Dolayısıyla peygamberle dini bölük pörçük eden ve İslâm’a girmeyen kimseler arasında hiçbir zaman uzlaşma olmayacaktır.

Allah’ın yanında din, aynı zamanda hayat sistemidir. Dolayısıyla Allah’ın sisteminden ve O’nun şeriatından başkasını din edinenlerle peygamber arasında ortak bir noktanın bulunması imkânsız bir şeydir.

Sorun bir bütün olarak daha ilk bakışta, ayrıntılara girmeden bundan ibarettir.

Dini bütünlüklerini parçalayıp gruplara bölünenlerin, Allah’ın hükmü uyarınca peygamberin kendilerinden uzak olduğu bu adamların işi bundan sonra Allah’a kalmıştır. Yaptıklarından dolayı onları hesaba çekecek O’dur:

“Onların işi Allah’a kalmıştır. Allah onlara ilerde yaptıklarının akıbetini bildirecektir.”

Hesaba çekme ve ceza münasebetiyle yüce Allah, kullarının hesaba çekilmesi anında onlara merhamet etmeyi üzerine aldığını belirtmekte ve mümin olarak (çünkü küfürle beraber iyilik söz konusu değildir) bir iyilikle gelene on katı mükâfat vereceğini, bir kötülük işleyene ise sadece karşılığını vereceğini açıklamaktadır. Rabbin hiç kimseye haksızlık etmez, hiç kimsenin hakkını eksik vermez.
160- “Kim Allah’ın huzuruna bir iyilikle varırsa kendisine on katı verilir. Kim Allah’ın huzuruna bir kötülük ile varırsa sadece onun dengi olan cezaya çarptırılır. Ne iyilik edenlere, ne kötülük işleyenlere haksızlık edilmez. ”

Surenin bitiminde -kanun koyma ve hakimiyet sorununa ilişkin uzun açıklamanın sonunda- insana hoş gelen, cana yakın bir tonda, aynı zamanda kesin ve net bir bildirimde tatlı ve huzur verici bir tesbih yer alıyor. Bu duygulandırıcı vurgu her ayette tekrarlanıyor:

“De ki….” “De ki….” “De ki….”

Her ayette, tevhit açısından yani yol ve inanç birliği, yön ve hareket birliği, ilâh ve Rabb birliği, kulluk ve ibadet birliği açısından son derece ince ve derin yaklaşımlarla insan kalbinin derinliklerine dokunulmaktadır. Bunun yanında kuralları ve dayanaklarıyla birlikte varlık bütününe ilişkin kapsamlı bir bakış açısı da belirmektedir.
161- De ki; “Rabbim beni doğru yola, insanların tüm ihtiyaçlarına cevap veren dine, Allah’ın birliğine inanan ve O’na ortak koşanlardan olmayan İbrahim’in inanç sistemine iletti. ”

162- De ki; “benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm tüm varlıkların Rabbi olan Allah içindir. ”

163- “O’nun ortağı yoktur. Bana böyle emredildi. Ben müslümanların ilkiyim. ”

164- De ki; “Allah her şeyin Rabbi iken, ben O’ndan başka bir ilâh mı arayayım? Herkesin işlediği kötülüğün sorumluluğu kendisine aittir. Hiç kimse başkasının kötülüğünün sorumluluğunu taşımaz. Sonunda Rabbinize döneceksiniz. O size anlaşmazlığa düştüğünüz meselelerin içyüzünü bildirecektir.

165- Sizi yeryüzünde halife yapan ve verdiği nimetler hakkında sınavdan geçirmek için bazılarınızın derecesini diğer bazılarınızdan üstün kılan O dur. Hiç şüphesiz Rabbinin cezalandırması gecikmesizdir, aynı zamanda O, bağışlayıcı ve merhametlidir.

Surenin başlangıç kısmıyla parlak, üstün ve son derece ahenkli bir melodi oluşturan bu değerlendirmelerin tümü, kesilen hayvanlar, adaklar, meyveler, bu konularda cahiliyenin ileri sürdüğü hükümler ve Allah’a iftira ederek bunların O’nun hükmü olduğunu iddia etmeleri sorununa ilişkin açıklamanın da bir değerlendirmesi niteliğindedir. Şu halde bu değerlendirme hangi gerçeklere işaret etmektedir? Bu gerçeklere ilişkin geçmiş açıklamalara ek bir açıklamaya gerek yoktur

“De k:; Rabbim beni doğru yola, insanların tüm ihtiyaçlarına cevap veren dine, Allah’ın birliğine inanan ve O’na ortak koşanlardan olmayan İbrahim’in inanç sistemine iletti.”

Bu duyuru, şükür duygusunu uyandırmakta, kesin güveni işaret etmekte ve pürüzsüz inancı dile getirmektedir. Sözlü kulluğun yapısında ve manevi anlamındaki pürüzsüzlük… Doğru yola iletici bağa güven… Yönlendiren, egemen olan ve gözeten Rabblık bağına… Hiçbir eğrilik ve zorluk bulunmayan dosdoğru yola iletilmenin karşılığı şükür… “İnsanların tüm ihtiyaçlarına cevap veren dine.” Bu İbrahim’den bu yana sürüp gelen Allah’ın kalıcı dinidir. Şu müslüman ümmetin babası, kutlu, samimi ve Allah’a itaat eden İbrahim’in… “Allah’ın birliğine inanan ve O’na ortak koşanlardan olmayan İbrahim’in inanç sistemine…”

De ki; “Benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm tüm varlıkların Rabbi olan Allah içindir.”

“O’nun ortağı yoktur. Bana böyle emredildi. Ben müslümanların ilkiyim.”

Bu, kalpteki her çarpıntıda, hayattaki her harekette, namazda, ibadette, hayatta, ölümde, kulluk davranışlarında, pratik hayatta, ölümde ve onun ötesinde eksiksiz bir şekilde Allah için her şeyden soyutlanmadır.

Bu, mutlak tevhitten ve eksiksiz kulluktan kaynaklanan bir tesbihtir. -Allah’ı eksikliklerden uzak saymadır? Namazı, ibadeti, dirimi ve ölümü birleştirip tek başına Allah’a özgü kılmadır. “Tüm varlıkların Rabbi olan Allah’a…” Alemlerin üzerinde eksiksiz otorite ve egemenlik sahibi, eğiten, yönlendiren ve hükmeden Allah’a… Tam bir teslimiyetle, gönülde ve hayatta Allah’dan başkasına kulluk eden bir şey bırakmadan…” Vicdanda ve realiteler dünyasında O’na kulluk yapmaktan başka bir şeye yer vermeden… “Bana böyle emredildi.” Ben de duydum ve itaat ettim. Dolayısıyla “Ben müslümanların ilkiyim.”

“De ki; Allah her şeyin Rabbi iken ben O’ndan başka bir Rabb mi arayacağım? Herkesin işlediği kötülüğün sorumluluğu kendisine aittir. Hiç kimse başkasını kötülüğünün sorumluluğunu taşımaz. Sonunda Rabbinize döneceksiniz. O size anlaşmazlığa düştüğünüz meselelerin içyüzünü bildirecektir.”

Gökleri, yeri ve her ikisinde bulunan her şeyi içine alan, insanın bildiği bilmediği tüm yaratıkları kapsayan, gizli-açık olan ve meydana gelen her şeyi toplayan, şu dehşet verici evrende bulunan her şey üzerindeki Allah’ın kapsamlı Rabblığıyla her şeyi bürüyen, her şeyi inanç, ibadet ve şeriat açısından Allah’ın mutlak hakimiyetine boyun eğdiren bir ifadedir bu.

Sonra red amaçlı bir hayret ifadesi…

“Allah her şeyin Rabbi iken O’ndan başka bir Rabb mı arayacağım?”

Ben, niyetim ve yaptıklarımdan sorgulanacağım, itaat etmek ve karşı çıkmakla kazandığım şeylerden hesaba çekileceğim halde, Allah’dan başka hayatıma hükmeden, işlerimi düzenleyen, buna egemen olan, beni idare eden ve beni yönlendiren bir Rabb mı arayayım?

Bütün bu evren O’nun kontrolünde olduğu ben ve siz O’nun Rabblığı kapsamında olduğumuz halde Allah’dan başka bir Rabb mı arayayım?

Her kişi kendi günahının cezasını çekeceği, kimsenin günahının bir başkası tarafından yüklenilmeyeceği halde, Allah’dan başka bir Rabb mı arayayım?

“Herkesin işlediği kötülüğünün sorumluluğu kendine aittir. Hiç kimse baş kasının kötülüğünün sorumluluğunu taşımaz.”

Hepiniz O’na döneceğiniz ve ayrılığa düştüğünüz şeylerden sizi hesaba çekeceği halde Allah’dan başka bir Rabb mı arayayım?

İnsanları yeryüzüne yerleştirdiği, şükür mu nankörlük mü ediyorlar diye sınamak için kimisini akıl, beden ve rızık bakımından üstün kıldığı halde Allah’dan başka bir Rabb mı arayayım?

Ortada bunca kanıt ve işaret bulunduğu, tümü de tanıklık ettiği ve hepsi yüce Allah’ın tek ve yegâne Rabb olduğunu gösterdiği halde bir başkasının yasasını yasa, buyruğunu buyruk, hükmünü hüküm edinmek suretiyle Allah’dan başka bir Rabb mı arayayım?

Bu engin ve son derece tatlı tevhidi arınmadır, her türlü şirk lekesinden uzak saymadır. Bu sözler arasında şu olağanüstü ve göz kamaştırıcı sahne belirlemektedir: Peygamberin -salât ve selâm üzerine olsun- kalbinde yer eden iman gerçeğine ilişkin sahne… Bu öyle bir sahnedir ki, olağan üstünlüğünü, göz kamaştırıcılığını Kur’an’ın eşsiz ifade tarzından başkası dile getiremez.

Hakimiyet ve şeriat sorununu hedefleyen bölümde yer alan bu son mesaj surede yer alan akide ve iman sorununu ele alan iki mesajlarla tam bir uyum arzetmektedir. Yüce Allah’ın şu sözleri buna güzel bir örnek oluşturmaktadır.

– De ki; “Allah’dan başkasını mı dost edineyim ki, O göklerin ve yerin yoktan var edicisidir yedirir, fakat yedireni yoktur.” De ki; “Müslümanların ilki olmam emredildi, bana `sakın Allah’a ortak koşanlardan olma’ denildi.” (En’am Suresi: 14)

Surede buna benzer ayetler çoktur.

Hem surenin başında, hem de sonunda sık sık tekrarlanan bu ayetlere ilişkin tekrar tekrar söylediklerimizi yineleme ihtiyacını duymuyoruz. Bu, sadece bir gerçeğin değişik görünümlerinden ibarettir. Bu gerçek, bir keresinde vicdandaki inanç şeklinde belirmiş, bir keresinde de hayat sistemi olarak belirmiştir. Aslında her ikisi de bu dinin anlayışında tek bir gerçeği ifade etmektedir.

Ancak biz, şu anda -surenin akışı sona erdiği bir sırada- daha önce geçen yedinci cüz ve şu anda incelediğim cüzle birlikte surenin bütününde göze çarpan uzaklara, uzak olanlara, dipsiz derinliklere yöneldiğimizde olağanüstü, dehşet verici bir şey olduğunu fark ediyoruz. Surenin hacmine bakıyoruz, şu kadar sayfa, şu kadar ayet, şu kadar ibare… Şayet bu, insan sözü olsaydı, bunun gibi sınırlı bir alanda bunca gerçeğin, sahnenin, mesajın, onda birini dahi ifade edemezdi. Bütün bu söylediklerimize, bu gerçeklerin ve onları dile getiren ifadelerin ulaştığı olağanüstü düzeyi de katmak gerekir.

Dikkat edin, sure boyunca, büyük varlık gerçekleriyle birlikte katettiğimiz boyutları dehşet verici, derinliği dipsiz ve sonsuz uzunlukta bir yolculuktur bu. “İslâm düşüncesinin esaslarını kavramak için bu yolculuk yeterlidir.

Tüm parlaklığı, göz kamaştırıcılığı, üstünlüğü ve güzelliğiyle ilâhlık gerçeği…

Evren ve hayat gerçeği, her ikisinin ötesinde gizli gayb, bilinmez kader ve dilediği gibi silip süpüren yerinde bırakan, var eden, yok eden, dirilten, öldüren, evreni, canlıları ve insanları hareket ettiren yüce irade gerçeği…

Dipsizliği, derinliği, gedikleri ve dönemeçleri, açığı ve gizlisi, ihtirasları ve arzuları, doğruluğu ve sapıklığı, insanlardan ve cinlerden şeytanların telkin ettiği vesveseleri, hidayet ya da sapıklığa götüren adımlarıyla insan ruhu…

Kıyamet sahneleri, mahşer gününde karşılaşılacak durumları, sıkıntı ve darlık anları, ümit ve müjde anları, insanın yeryüzündeki tarihinden kesitler, evren ve hayatın tarihinden bölümler…

Şu dar imkânlar içinde özetleyemediğimiz birçok alanda yoğunlaşan gerçekler, etkileyici mesajlar… Zaten bunları, o eşsiz oluşu ve olağanüstü sunuş yöntemiyle ancak surenin kendisi ifade edebilir…

Hiç kuşku yok ki, bu kitap, kutsal bir kitaptır. Ve yine kuşku yok ki, bu da onun bereketlerinden biridir… Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun

Başa dön tuşu
Kapalı