Y

Hazreti YÛSUF -aleyhisselâm- KISSALARIN EN GÜZELİ

Hazreti YÛSUF -aleyhisselâm-, AHSEN-EL KASAS (*)

*Ahsen-El Kasas; bir vâkiayı anlatmanın en güzeli veya bir vâkiayı en güzel anlatış. (Ö.N.Bilmen)

– En güzel anlatış veya en güzel kıssa. Kasas; bir şeyin izini ta’kîb ederek arkasına düşmek. Kıssa da esâsen; izi ta’kîb olunmaya şayan hal-ü şan. Bir haber veya hikâyenin ‘kıssa’ olabilmesi, şayan-ı ta’kîb ve tahrir bir haysiyeti haiz olmasına mütevakkıftır. (Elmalılı Tefsiri)

6/ el-En’âm -84- Biz ona İshâk’ı ve Ya’kûb’u armağan ettik. Hepsini hidâyete erdirdik. Daha önce Nûh’u da hidâyete erdirmiştik. Zürriyyetinden Dâvûd’u, Süleymân’ı, Eyyûb’u, Yûsuf’u, Mûsâ’yı ve Hârûn’u da. İyilik yapanları işte böyle mükâfatlandırırız.

12/ Yûsuf -3- Biz bu Kur’ân’ı vahyetmemizle sana en güzel kıssayı naklediyoruz. Halbuki sen ondan evvel elbette habersizlerden idin.

4- Şol vakit Yûsuf, babasına demişti ki: “Babacığım, ben rüyâda onbir yıldızla güneş’i ve ay’ı bana secde ederken gördüm.”

5- (Babası) “Yavrucuğum! “dedi, “rüyânı kardeşlerine anlatma. Sonra sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan insanın açıkça düşmanıdır.”

6- “Ve işte böyle, Rabbin seni seçecek ve sana rüyâ tâbirinden bilgiler öğretecek. Bundan önce ataların İbrâhîm’e ve İshâk’a tamamladığı gibi, nimetini hem sana, hem de Ya’kûb soyuna tamamlayacaktır. Muhakkak ki, Rabbin Alîm’dir, Hakîm’dir.”

7- Andolsun ki, Yûsuf ve kardeşleri kıssasında soranlara ibret alacak âyetler vardır.

8- Hani demişlerdi ki: “Yûsuf ve kardeşi (Bünyamin) babamıza bizden daha sevgili, biz ise güçlü ve tutkun bir grubuz. Doğrusu, babamız belli ki, çok açık bir yanılgı içindedir.”

Usbe; kuvvetli bir cemaat. Ondan kırka, birden ona, veya üçten ona kadar olan erlere itlak olunur.

9- “Yûsuf’u öldürün, ya da bir yere atın ki, babanızın yüzü (sevgisi) size kalsın, sonra yine sâlih bir kavim olursunuz.”

10- İçlerinden bir söz sahibi şöyle dedi: “Yûsuf’u öldürmeyin, bir kuyunun dibine bırakın da ordan geçen kâfilenin biri onu bulup alsın. Eğer yapacaksanız böyle yapın.”

Gıyabe; zulmet, bulut, bir şeyi nazarlardan kaybeden herhangi bir mevzi.

Cüb; büyük bir kuyu demektir ki, etrafı örülmemiş bulunur.

11- Dediler ki: “Ey babamız! Sen bize Yûsuf için neden güvenmiyorsun? Halbuki biz onun iyiliğini istiyoruz.”

12- “Yarın onu bizimle beraber gönder de gezsin, oynasın. Kesinlikle biz onu koruruz.”

13- Babaları dedi ki: “Onu götürmeniz beni üzer, korkarım ki onu kurt yer de sizin haberiniz bile olmaz.”

14- Dediler ki: “Vallâhi biz böyle güçlü kuvvetli bir topluluk iken, buna rağmen onu kurt yerse, o zaman biz kesinlikle hüsrâna uğrayanlardan olmuş oluruz.”

15- Nihayet kardeşleri, Yûsuf’u alıp götürdüler ve kuyunun dibine bırakmaya topluca karar verdiler. Biz de ona şöyle vahyettik: “Andolsun ki, sen onlara ilerde hiç beklemedikleri bir sırada bu yaptıklarını haber vereceksin”.

16- Ve yatsı vakti, ağlayarak babalarına geldiler.

17- Dediler ki: “Ey babamız! Biz gittik, aramızda yarış yapıyorduk. Yûsuf’u da eşyâmızın yanına bırakmıştık. Bir de baktık ki, onu kurt yemiş. Şu anda biz doğru da söylesek, yine de sen bize inanacak değilsin.”

18- Bir de gömleğinin üzerinde yalandan bir kan getirmişlerdi. Babaları dedi ki: “Hayır, nefisleriniz aldatmış da size bir iş yaptırtmış. Artık bana düşen güzel bir sabırdır. Bu anlattıklarınıza karşılık yardımına sığınılacak olan ancak ALLÂH’dır.”

19- Daha sonra bir kâfile gelmiş, sucularını da göndermişlerdi. Vardı, kovasını kuyuya saldı, “Müjde hey, müjde! İşte bir çocuk!” dedi. Ve onu satılık bir mal olarak gizleyip korudular. ALLÂH ise onların ne yapacaklarını biliyordu.

20- Ve onu düşük bir değerle birkaç dirheme sattılar. Ona fazla önem vermemişlerdi.

21- Onu satın alan Mısırlı, eşine dedi ki: “Buna güzel bak. Bize faydalı olabilir, ya da evlat ediniriz.” Yûsuf’u böylece oraya yerleştirdik. Ona rüyâların tâbirini de öğrettik. ALLÂH emrinde gâlibtir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.

22- O, tam erginlik çağına gelince, kendisine ilim ve hüküm verdik. İşte Biz, güzel iş yapanları böyle mükâfatlandırırız.

23- Derken, evinde bulunduğu hanım, onun nefsinden murad alıp yararlanmak istedi. Kapıları kilitledi ve “Haydi beri gel!” dedi. Yûsuf: “ALLÂH’a sığınırım! Muhakkak ki, o (kocan), benim efendim, bana çok güzel baktı. Doğrusu zalimler hiç iflâh olmazlar” dedi.

24- O hanım, ona gerçekten niyeti bozmuştu. Eğer Rabbinin burhanını görmese idi. Yûsuf da ona özenip gitmişti. Aslında ondan fuhşu ve fenâlığı uzak tutalım diye böyle olmuştu. Çünkü o Bizim ihlâsa erdirilmiş kullarımızdan biriydi.

25- İkisi de kapıya koştular. Hanım, onun gömleğini arkadan yırttı. Ve kapının yanında hanımın efendisiyle karşı karşıya geldiler. Hanım hemen dedi ki: “Senin eşine fenâlık yapmak isteyenin cezası, zindana atılmaktan veya acı bir azaba uğratılmaktan başka ne olabilir?”

26- Yûsuf: “Kendisi benden yararlanmak istedi” dedi. Hanımın akrabasından biri de şöyle şâhidlik etti: “Eğer gömleği önden yırtılmış ise hanım doğru söylemiştir, o zaman bu (Yûsuf), yalancılardandır.”

27- “Yok eğer gömleği arkadan yırtılmış ise hanım yalan söylemiştir, o zaman bu doğru söyleyenlerdendir.”

28- Ne zaman ki, gömleğin arkadan yırtılmış olduğunu gördü, o zaman dedi ki: “Bu iş, siz kadınların tuzağındandır. Gerçekten de sizin tuzağınız çok büyüktür”.

29- “Yûsuf! Sakın sen bundan bahsetme! Kadın! Sen de günahından dolayı istiğfâr et. Sen gerçekten günahkârlardan oldun”.

30- Şehirde bazı kadınlar da “Azîzin karısı, delikanlısından murad almaya kalkmış, sevgi yüreğini yakıp kavuruyormuş, görüyoruz ki, kadın çıldırmış besbelli.” dediler.

31- Azîzin karısı, onların gizliden gizliye dedikodu yaydıklarını işitince, onlara davetçi gönderdi ve onlara mükellef bir sofra hazırladı. Her birine bir bıçak verdi, beri taraftan da Yûsuf’a “Çık karşılarına” dedi. Görür görmez hepsi onu gözlerinde çok büyüttüler ve (şaşkınlıkla) ellerini kestiler. Dediler ki: “Hâşâ! ALLÂH için, bu bir insan değil, olsa olsa yüce bir melektir.”

32- “İşte” dedi, “bu gördüğünüz, beni hakkında kınadığınız (gençtir). Yemin ederim ki, ben bunun nefsinden yararlanmak istedim de o, nâmuslu davrandı. Yine yemin ederim ki, emrimi yerine getirmezse, muhakkak zindana atılacak ve kesinlikle zelîllerden olacaktır”.

33- Yûsuf dedi ki: “Ey Rabbim! Zindan bana, bunların beni davet ettikleri şeyden daha sevimlidir. Eğer Sen, bu kadınların tuzaklarını benden uzak tutmazsan, ben onların tuzağına düşerim ve câhillik edenlerden olurum”.

34- Bunun üzerine Rabbi, onun duâsını kabul buyurdu da ondan onların tuzaklarını bertaraf etti. Muhakkak ki O, evet O, hakkıyla işiten, hakkıyla bilendir.

35- Bu kadar delili gördükleri halde, sonra yine de Yûsuf’u bir süre için zindana atma düşüncesi ağır bastı.

36- Zindana onunla birlikte iki delikanlı daha girdi. Birisi dedi ki: “Rüyâda kendimi şarap sıkarken gördüm”. Öteki de dedi ki: “Ben de başımın üstünde ekmek taşıdığımı, kuşların da ondan yediğini gördüm. Bize bunun yorumunu haber ver. Çünkü biz seni iyilik edenlerden görüyoruz.”

37- Yûsuf dedi ki: “Size yiyecek olarak verilecek bir yemek gelmeden önce onun tâbirini size bildiririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiği ilimlerdendir. Çünkü ben ALLÂH’a inanmayan ve âhireti inkâr eden bir kavmin dinini terk ettim.”

38- “Atalarım İbrâhîm, İshâk ve Ya’kûb’un dinine uydum. Bizim, ALLÂH’a hiçbir şeyi ortak tutmamız olmaz. Bu, bize ve insanlara ALLÂH’ın bir lütfudur. Fakat insanların çoğu şükretmezler.”

39- “Ey benim zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı birçok ilâhlar mı daha hayırlı, yoksa her şeye hâkim ve gâlib olan bir tek ALLÂH mı?”

40- “Sizin ALLÂH’ı bırakıp da o taptıklarınız, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Bunlara tapmanız için ALLÂH hiçbir delil indirmiş değildir. Hüküm ancak ALLÂH’a aittir: O, size, kendisinden başkasına tapmamanızı emretti. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.”

41- “Ey benim zindan arkadaşlarım! Biriniz efendisine yine şarap sunacak. Diğeri de asılacak, kuşlar başından yiyecekler. İşte öğrenmek istediğiniz iş böylece halloldu.”

42- Yûsuf, hapisten kurtulacağına inandığı o ikiden birine dedi ki: “Beni efendinin yanında an”. (Benden söz et ki, beni kurtarsın). Fakat Şeytan, ona, efendisinin yanında anmayı unutturdu. Bu yüzden Yûsuf, daha yıllarca zindanda kaldı.

43- Bir gün melik (hükümdâr) dedi ki: “Ben rüyâmda yedi cılız ineğin yedi semiz ineği yediğini ve yedi yeşil başakla yedi kuru başak görüyorum. Ey ileri gelenler! Siz rüyâ tâbir edebiliyorsanız benim bu rüyâmın tâbirini bana bildirin.”

44- Dediler ki: “Rüyâ dediğin şey karmakarışık hayâllerdir. Biz ise böyle karışık hayâllerin yorumunu bilemeyiz.”

45- O ikiden kurtulmuş olanı nice zamandan sonra hatırladı da dedi ki: “Ben size o rüyânın tâbirini haber veririm, hemen beni gönderin.”

46- “Ey Yûsuf, ey doğru sözlü! Bize şunu hallet: Yedi semiz ineği, yedi cılız inek yiyor. Ve yedi yeşil başakla diğer yedi kuru başak. Umarım ki, o insanlara doğru cevap ile dönerim, onlar da (senin kadrini) bilirler.”

47- Dedi ki: “Yedi sene eskisi gibi ekeceksiniz, biçtiklerinizi başağında bırakınız, biraz yiyeceğinizden başka.”

48- “Sonra onun arkasından yedi kurak sene gelecek, önceki biriktirdiklerinizin biraz saklayacağınızdan başkasını yiyip bitirecek.”

49- “Sonra da onun arkasından yağışlı bir sene gelecek ki, halk onda sıkıntıdan kurtulacak, (üzüm, zeytin gibi mahsulleri) sıkıp faydalanacak.”

50- O hükümdâr “Onu bana getirin” dedi. Emir üzerine Yûsuf’a gönderilen adam yanına gelince, Yûsuf ona dedi ki: “Haydi efendine geri dön de, ona sor bakalım, o ellerini kesen kadınların maksatları ne imiş? Hiç şüphe yok ki, Rabbim, onların oyunlarını çok iyi bilir.”

51- Hükümdâr, o kadınlara “Derdiniz neydi ki, o vakit Yûsuf’un nefsinden murad almaya kalktınız?” dedi. Onlar “Hâşâ, ALLÂH için, biz onun aleyhinde hiçbir fenâlık bilmiyoruz” dediler. Azîz’in, karısı da: “Şimdi hakk ve hakikat olduğu gibi ortaya çıktı. Aslında onun nefsinden ben murad almak istedim. O ise şeksiz şüphesiz doğrulardandır” dedi.

52- (Yûsuf dedi ki): İşte bu şunun içindir: Bilsin ki, ben ona arkasından hâinlik etmedim. Gerçekten ALLÂH hâinlerin hîlesini başarıya ulaştırmaz.

53- Ben yine de nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis şiddetle kötülüğü emreder. Ancak Rabbimin rahmetiyle yarlığadığı müstesnâ. Muhakkak ki, Rabbim bağışlayıcı ve merhametlidir.

54- Hükümdâr dedi ki: “Onu bana getirin, kendime tahsîs edeyim.” Sonra onunla konuşunca da: “Sen bugün yanımızda gerçekten büyük bir mevki’ sahibisin, güvenilir birisin” dedi.

55- O da, ona dedi ki: “Beni bu ülkenin hazîneleri üzerine getir. Çünkü iyi korurum, iyi bilirim.”

56- Ve işte Biz böylece Yûsuf’u o yerde yerleştirdik. Neresinde isterse orada makam tutuyordu. Biz rahmetimizi dilediğimize nasîb ederiz. Ve iyilik edenlerin mükâfatını zâyi’ etmeyiz.

57- Îmân edip takvâ yolunu tutanlar için elbette âhiret mükâfatı daha hayırlıdır.

58- (Bir gün) Yûsuf’un kardeşleri çıkageldiler ve onun yanına girdiler. O, onları görür görmez tanıdı, oysa onlar onu tanıyamamışlardı.

59- Ne zaman ki onların bütün hazırlıklarını tamamladı, o zaman dedi ki: “Babanızdan olan öbür kardeşinizi de bana getirin. Görüyorsunuz ya, ben ölçeği tam ölçüyorum ve ben konukseverlerin en hayırlısıyım.”

60- “Siz eğer onu bana getirmezseniz, bir daha size hiç kile yok, (bir ölçek bile zahîre alamazsınız) yanıma da yaklaşmayın”.

61- Dediler ki: “Onun için babasından izin almaya çalışacağız. Her halükârda bunu yapacağız.”

62- Yûsuf bir taraftan da adamlarına tembih etti: “Sermâyelerini yüklerinin içine koyuverin, belki ailelerinin yanına dönünce farkına varırlar ve belki yine gelirler” dedi.

63- Böylece dönüp babalarına geldikleri vakit, dediler ki: “Ey babamız! Bizden ölçek men’edildi (bize zahîre verilmeyecek). Bu kere kardeşimizi de bizimle gönder ki, ölçek alabilelim. Biz onu kesinlikle koruyacağız.”

64- Babaları dedi ki: “Ben onu size nasıl emanet ederim? Ya bundan önce kardeşini emanet ettiğimde olan gibi olursa! En hayırlı koruyucu ALLÂH’dır ve O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.”

65- Derken yüklerini açtılar ve sermâyelerini kendilerine geri verilmiş olarak buldular. Dediler ki: “Ey babamız! Daha ne isteriz? İşte sermâyelerimiz de bize iâde edilmiş. Bununla yine ailemize zahîre alır getiririz, kardeşimizi de koruruz, üstelik bir yük daha fazla zahîre alırız. Zâten bu aldığımız pek az bir zahîredir.”

66- Babaları dedi ki: “Hepiniz çâresiz kalmadıkça onu bana mutlaka getireceğinize dâir ALLÂH’dan bir yemin vermedikçe, onu, kesinlikle sizinle göndermem”. Onlar da ALLÂH’a and içerek babalarına söz verince, babaları dedi ki: “Bu söylediklerinize ALLÂH vekîldir”.

67- Ve dedi ki: “Ey yavrularım! (şehre) hepiniz bir kapıdan girmeyin de ayrı ayrı kapılardan girin. Gerçi ben ne yapsam, ALLÂH’ın takdîrini sizden engelleyemem. Hüküm yalnızca ALLÂH’ındır. Onun için bütün tevekkül edenler O’na tevekkül etmelidirler.”

68- Ne zaman ki, şehre vardılar, o zaman babalarının kendilerine emrettiği şekilde girdiler. (Gerçi bu şekilde girmeleri) onlar hakkında ALLÂH’ın takdîr ettiği hiçbir şeyi önleyemezdi, bu sadece Ya’kûb’un içinden geçirdiği bir isteğin yerine getirilmesi oldu. Şüphesiz o, ilim sahibiydi, çünkü ona Biz öğretmiştik. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.

69- Yûsuf’un yanına girdikleri vakit, o, kardeşini (Bünyamin’i) yanında alıkoydu. Dedi ki: “Bilesin, ben, senin kardeşinim! İşte bundan dolayı onların yapacaklarına sakın üzülme!”

70- Sonra onların bütün hazırlıklarını görünce, su kabını kardeşinin yükünün içine koydu. Sonra bir tellal şöyle bağırdı: “Hey kervan! Siz hırsızsınız, hırsız!”

71- Bunlara döndüler de dediler ki: “Ne arıyorsunuz?

72- Onlar da dediler ki: “Hükümdârın su kabını arıyoruz. Onu bulup getirene bir yük zahîre var. Üstelik o tas bana zimmetlidir”.

73- “ALLÂH’a yemin ederiz ki,” dediler, “Muhakkak siz de anlamışsınızdır ya, biz buraya fesat çıkarmak için gelmedik. Biz hırsız da değiliz.”

74- “Peki yalancı çıkarsanız onun (hırsızlık edenin) cezası nedir?” dediler.

75- “Kimin yükünde çıkarsa, o kendisi onun cezasıdır. Biz zalimlere işte böyle ceza veririz.”

76- Bunun üzerine Yûsuf, kardeşinin eşyâlarından önce onların eşyâlarını aramaya başladı. Sonra su kabını kardeşinin yükünün içinden çıkardı. İşte Yûsuf’a Biz böyle bir oyun öğrettik. Melikin kanunlarına göre, kardeşini alıkoymasına imkân yoktu. Ancak ALLÂH dilerse o başka. Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde bir başka bilen vardır.

77- Dediler ki: “Eğer o çalmışsa, daha önce bunun kardeşi de çalmıştı”. O vakit Yûsuf bunu içine attı, onlara hiç belli etmeden: “Siz çok fenâ bir mevki’desiniz, ne sıfat verdiğinizi ALLÂH çok iyi biliyor” dedi.

78- Dediler ki: “Ey vezîr! Emîn ol ki, bunun çok yaşlı bir babası var. Onun için yerine birimizi al. Gerçekten de biz seni iyilik edenlerden görüyoruz.”

79- O dedi ki: “Eşyâmızı yanında bulduğumuzdan başkasını tutuklamaktan ALLÂH korusun. Çünkü öyle yaparsak zalimlerden oluruz.”

80- Ne zaman ki, onlar, onu kurtarmaktan ümit kestiler, o zaman fısıldaşarak oradan uzaklaştılar. Büyükleri dedi ki: “Babanızın sizden ALLÂH adına ahid aldığını ve daha önce Yûsuf konusunda ettiğiniz kusuru bilmiyor musunuz? Babam bana izin verinceye veya ALLÂH hakkımda bir hüküm verinceye kadar ben artık buradan ayrılmam. ALLÂH, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”

81- “Siz dönün de babanıza deyin ki: Ey babamız! İnan ki, oğlun hırsızlık yaptı. Biz ancak bildiğimize şâhidlik ediyoruz. Yoksa gaybın bekçileri değiliz.”

82- “Hem orada bulunduğumuz şehir halkına, hem içinde bulunduğumuz kervana sor. Ve emîn ol ki, biz kesinlikle doğru söylüyoruz.”

83- Babaları dedi ki: “Hayır, sizi nefisleriniz aldatıp bir işe sürüklemiş. Artık bana güzel güzel sabretmek düşüyor. Belki ALLÂH hepsini birden bana geri getirir. Çünkü O, her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

84- Ve onlardan yüz çevirdi de: “Ey Yûsuf’un ateşi, yetti artık, yetti!” dedi. Ve üzüntüden gözlerine ak düştü. Artık yutkunuyor da yutkunuyordu.

85- Dediler ki: “Hâlâ Yûsuf’u sayıklayıp duruyorsun. ALLÂH’a yemin ederiz ki, sonunda eriyip gideceksin, tükenip helâk olacaksın. Hayret doğrusu!”

86- Dedi ki: “Ben hüznümü, kederimi ancak ALLÂH’a şikâyet ederim ve ALLÂH tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri de bilirim.”

87- “Ey oğullarım, gidin, Yûsuf’u ve kardeşini araştırın. ALLÂH’ın rahmetinden ümit kesmeyin; zira kâfir kavimden başkası ALLÂH’ın rahmetinden ümit kesmez.”

88- Sonra (Mısır’a gidip) onun huzûruna girince, dediler ki: “Ey şanlı vezîr! Biz ve çoluk çocuğumuz sıkıntı içindeyiz. Pek az bir sermâye ile geldik. Sen bize yine ölçek (zahîre) ver, ayrıca sadaka da ihsân eyle. Çünkü ALLÂH sadaka verenleri muhakkak mükâfatlandırır.”

89- O dedi ki: “Siz câhilliğinizde Yûsuf’a ve kardeşine ne yaptığınızı biliyor musunuz?”

90- Onlar “Yoksa sen, sahiden Yûsuf musun?” dediler. O da “Ben Yûsuf’um, bu da kardeşim” dedi, “Doğrusu ALLÂH, bizi, lütfuyla nimetlendirdi. Gerçekten de kim ALLÂH’dan korkar ve sabrederse, ALLÂH, muhakkak ki, güzel işler yapanların mükâfatını zâyi’ etmez.”

91- Dediler ki: “ALLÂH’a yemin olsun, ALLÂH seni bize üstün kıldı. Biz gerçekten de büyük hatâ işlemiştik”.

92- Yûsuf dedi: “Bugün size bir ayıplama ve azarlama yoktur. ALLÂH, sizi, mağfiretiyle bağışlasın. O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.”

93- Alın şu gömleğimi götürün de babamın yüzüne sürün, gözü açılır. Ve bütün ailenizle toplanıp bana gelin.”

94- Ne zaman ki, kâfile (Mısır’dan) ayrıldı, öteden babaları dedi ki: “Eğer bana bunak demezseniz, doğrusu ben Yûsuf’un kokusunu alıyorum.”

95- Dediler ki: “Vallâhi sen hâlâ o eski şaşkınlığındasın.”

96- Fakat ne zaman ki, gerçekten müjdeci geldi, gömleği Ya’kûb’un yüzüne koydu, hemen gözü açıldı. “Ben size demedim mi, ben ALLÂH’dan sizin bilmediklerinizi bilirim” dedi.

97- Dediler ki: “Ey babamız, bizim için ALLÂH’a istiğfâr eyle. Biz gerçekten büyük günah işlemiştik.”

98- Dedi ki: “Sizin için Rabbimden ilerde bağışlanma dileyeceğim. Şüphesiz o çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”

99- Ne zaman ki, onlar Yûsuf’un yanına vardılar, işte o zaman Yûsuf anasını ve babasını kucakladı, yanına aldı ve “Buyurun ALLÂH’ın dilemesiyle güven içinde Mısır’a girin” dedi.

100- Anasıyla babasını yüksek bir taht üzerine oturttu ve hepsi birden Yûsuf için secdeye kapandılar. Bunun üzerine Yûsuf dedi ki: “İşte bu durum, o rüyâmın çıkmasıdır. Gerçekten Rabbim onu hakk rüyâ kıldı. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra, beni zindandan çıkarmakla ve sizi çölden getirmekle Rabbim bana hakikaten ihsân buyurdu. Doğrusu Rabbim dilediğine lütfunu ihsân eder. Şüphesiz O, her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

101- “Ey Rabbim! Sen bana dünya mülkünden nasîb verdin ve bana rüyâların tâbirinden bir ilim öğrettin. Ey gökleri ve yeri yoktan var eden Rabbim! Benim velîm Sen’sin, benim canımı müslüman olarak al ve beni sâlih kulların arasına kat!”

40/ el-Mü’min -34- Andolsun, daha önce Yûsuf da size apaçık deliller getirmişti de, onun size getirdikleri hakkında şüphe edip durmuştunuz. Daha sonra o ölünce de, “ALLÂH ondan sonra asla Peygamber göndermez” demiştiniz. İşte ALLÂH aşırı giden şüpheci kimseleri böyle saptırır.

Göz Atın

Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı