FİZİLAL'İL KUR'AN TEFSİRİ

Kehf Suresi’nin 1-45.Ayet Tefsiri – Fizilal’il Kur’an – Seyyid Kutub

1- Hiçbir çarpık yeri olmayan, bu tutarlı kitab’ı (Kur’an-ı) kulu Muhammed’e indiren Allah’a hamdolsun.

2- Peygamber, insanları, Allah’dan gelecek ağır bir azap konusunda uyarsın ve iyi amel işleyen mü’minlere de kendilerini iyi bir ödülün beklediği müjdesini versin diye bu dosdoğru kitap indirildi.

3- Mü’minler o ödül yerinde (cennette) sürekli kalacaklardır.

4- Bir de “Allah evlat edindi” diyenleri uyarsın diye.

5- Allah’ın evlat edindiği konusunda ne onların ve ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur. Rastgele ağızlarından çıkan bu söz ne ağır bir iftiradır! Söyledikleri, yalandan başka bir şey değildir.

6- Ey Muhammed, eğer onlar bu yeni mesaja (Kur’ana) inanmazlarsa, arkalarından duyacağın üzüntü sebebi ile neredeyse kendini mahvedeceksin.

7- Biz dünyadaki her şeyi yeryüzünün süsü yaptık. Amacımız, insanları sınavdan geçirerek hangilerinin daha iyi işler yapacaklarını görmektir.

8- Günü gelince yeryüzünün bütün gözalıcı yeşilliklerini kesinlikle kupkuru bir toprak düzlüğüne çevireceğiz.

Tutarlı ve kesin ifadeli bir başlangıç… Bu başlangıçta “Peygamber insanları Allah’dan gelecek ağır bir azap konusunda uyarsın” diye çarpık bir yeri bulunmayan, her anlama yorulabilecek, eğri ve ne anlama geldiği belirsiz yuvarlak ifadelere yer vermeyen bu tutarlı kitabı, yani Kur’anı “Kulu Muhammed’e” indirdiği için yüce Allah’a hamd edilmektedir.

Daha ilk ayetten itibaren temel ilkeler açıkça ortaya konuyor. İnanç sisteminde bir karışıklığa, bir kapalılığa meydan verilmiyor. Buna göre kitab’ı indiren yüce Allah’dır. Bu kitab’ı indirdiği için O’na hamdolsun. Peygamberimiz Hz. Muhammed’de -salât ve selâm üzerine olsun- O’nun kuludur. Allah’ın çocuğu ve ortağı yoktur.

Çarpık bir yeri bulunmayan, bu kitap “tutarlı” bir kitaptır. Bu anlam bir keresinde çarpıklığın olmadığını vurgulamak suretiyle bir keresinde de tutarlılığı vurgulamak suretiyle tekrarlanmaktadır. Amaç bu anlamı pekiştirmek ve güçlendirmektir.

Bu kitabın, yani Kur’anın indirilmesi ile güdülen amaç bellidir, açıktır: “Peygamber, insanları Allah’dan gelecek bir azap konusunda uyarsın ve iyi amel işleyen mü’minlere de kendilerini iyi bir ödülün beklediği müjdesini versin diye bu dosdoğru kitap indirildi.”

Nitekim uyarının keskin gölgesi bütün ifadeye yansımaktadır. Ayet önce, uyarı amaçlı genel bir ifadeyle başlıyor. “İnsanları Allah’dan gelecek bir azap konusunda uyarsın” sonra tekrar dönüyor ve uyarıyı özelleştiriyor. “Bir de `Allah evlat edindi’ diyenleri uyarsın diye.”

Bu arada “iyi amel işleyen” mü’minlere de müjde veriliyor. Ama bu müjde, imanın pratik, gözle görülür, realiteye dayanan ve realite tarafından. desteklenen kanıtı ile bağlantılı olarak veriliyor.

Sonra surenin akışı müşriklerin en büyük ve en önemli meselede yani inanç sistemi (akide) meselesinde hüküm vermek ve bir yargıya varmak için tuttukları çarpık ve bozuk yöntemi gözler önüne sermeye başlıyor.

“Allah’ın evlat edindiği konusunda ne onların ve ne atalarının hiçbir bilgisi yoktur.”

Böyle bir sözü, hiçbir bilgiye dayanmadan hem de saçmalayarak söylemek ne adi ve ne korkunç bir durumdur.

“Rastgele ağızlarından çıkan bu söz ne ağır bir iftiradır. Söyledikleri yalandan başka bir şey değildir.”

Müşriklerin rastgele söyledikleri bu sözün korkunçluğunu vurgulama açısından, ifadedeki kelimelerin dizilişi ile bu kelimelerin telaffuzu esnasında ortaya çıkan müzikal vurgusu bir ahenk oluşturuyorlar. Ayet “(Keburet)- büyük, ağır” kelimesi ile başlıyor. Dinleyici meselenin önemini ve korkunçluğunu algılasın ve atmosfere bu anlamlar egemen olsun diye. Bu amaçla “El-Kelimet’ul Kebire” “Keburet Kelimetun” cümlesindeki zamirini belirginleştirici, ayırıcı bir işlev görüyor. Bununla da dinleyicilerin dikkatlerinin olaya iyice ‘yöneltilmesi hedefleniyor, böylece bu sözün onların ağızlarından rastgele ve düşünmeden çıktığını “Ağızlarından çıkan bu söz ne ağır bir iftiradır’ şeklinde ifade ediliyor. Ayrıca ayette yeralan “Efvahihim-ağızları” ifadesi kendine özgü müzikal vurgusu ile, onların ağızlarından çıkan bu sözün ağırlığını ve hayasızlığını ön plana çıkarmada katkıda bulunuyor. Çünkü bu kelimeyi telaffuz eden biri kelimenin birinci yarısındaki “Efva” şeklindeki uzatmadan dolayı önce ağzını açar, sonra peşpeşe iki “ha” harfini telaffuz eder. Böylece “Efvahihim” ifadesinin sonundaki “mim” harfi telaffuz edilmeden önce ağız tamamen “ha” sesiyle dolar. Bu yüzden cümlenin dizilişi ile ifadenin müzikal vurgusu, birlikte anlamı tasvir edip bu anlamın yaydığı gölgeyi belirginleştirmektedir. Bunun üzerine olumsuzluk ve istisna edatları kullanılarak pekiştiricilik fonksiyonunu yerine getiren bir değerlendirme yapılıyor. “Söyledikleri yalandan başka bir şey değildir.”

Bu cümlede olumsuzluğu ifade etmek için “ma” olumsuzluk edatı yerine “in” edatı kullanılıyor. Çünkü `in’ edatı sonundaki zorunlu sükun (hareketsizlik)dan dolayı kesinlik ifade etmektedir.`Ma’edatında ise, sonundaki uzatmadan kaynaklanan bir yumuşaklık vardır… Kuşkusuz “ma” yerine “in” edatının kullanılması müşriklerin tutumlarının iğrençliğinin daha net biçimde vurgulanması ve ağızlarından çıkan bu ağır iftiranın yalan olduğunun pekiştirilmiş bir ifadeyle gözler önüne serilmesi amacına yöneliktir.

DÜNYADAKİ SINAV

Peygamberimize -salât ve selâm üzerine olsun- soydaşlarının Kur’anı yalanlamalarından, doğruyola girmekten kaçınmalarından, buna karşılık sonunda yapacaklarını bildiği bir yolu izlemelerinden dolayı . üzülmesini hoş karşılamamışa benzer bir hitap yöneltiliyor. Evet, serzenişe benzer bir ifadeyle Peygamberimize şöyle deniyor:

“Ey Muhammed, eğer onlar bu yeni mesaja (Kur’ana) inanmazlarsa, arkalarından duyacağın üzüntü sebebi ile neredeyse kendini mahvedeceksin.”

Yani, şayet bu Kur’ana inanmayacak olurlarsa belki de duyacağın üzüntüden dolayı kendini öldüreceksin… Oysa onlar senin üzülmene, hayıflanmana değmezler. Bırak onları ne halleri varsa görsünler. Çünkü biz yeryüzünde yarattığımız gözalıcı güzellikleri, süsleri, nimetleri, mal ve evlatları yeryüzünde yaşayanları denemek, onları sınamak için yarattık. Bununla amacımız, dünyada iyi işler yapan ve güzel davranışlar sergileyen böylece dünyadaki nimetleri hakettiği gibi ahiret nimetlerini de hakedenleri ortaya çıkarmaktır:

“Biz dünyadaki her şeyi yeryüzünün süsü yaptık. Amacımız, insanları sınavdan geçirerek hangilerinin daha iyi işler yapacaklarını görmektir.”

Aslında yüce Allah, kimlerin iyi işler yapacaklarını biliyor. Ama yüce Allah kulların eylemlerine ve hayatta sergiledikleri tutumlarına göre onlar hakkında hüküm verir. Burada iyi işler yapmayanlara değinilmiyor, onlar hakkında herhangi bir şey söylenmiyor. Çünkü ifadenin içerdiği anlam gayet açıktır.

Yeryüzüne bir çekicilik kazandıran bütün gözalıcı süslerin sonu ise bellidir. Yeryüzü gün gelecek bu süslerden yoksun kalacaktır. Yeryüzündeki her şey bir gün yok olacaktır. Kıyamet gününden önce yeryüzü çıplak, kupkuru ve dazlak bir yüzey halini alacaktır .

“Günü gelince yeryüzünün bütün gözalıcı yeşilliklerini kesinlikle kupkuru bir toprak düzlüğüne çevireceğiz.”

İfadede bir kesinlik vardır. İfadenin canlandırdığı sahnede de öyle. Ayetin orijinalinde yeralan “cereza” kelimesi, sözlü vurgusu ile kuraklık, kurumuşluk anlamlarını tasvir ediyor. Aynı şekilde “Saida” kelimesi de dümdüz ve sert bir yüzeyin sahnesini canlandırıyor.

ASHAB-I KEHF HİKÂYESİNE GİRİŞ

Sonra mağaraya sığınan gençlerin hikâyesi geliyor. Bu hikâye, mü’min gönüllerdeki imanın gerçekliğine bir örnek olarak sunuluyor. Mü’min gönüllerin nasıl imanla huzura kavuştukları, imanı ne şekilde dünyanın çekici güzelliklerine, gözalıcı nimetlerine tercih ettikleri, insanlar arasında bu imanın öngördüğü şekilde yaşamâları zorlaşınca, nasıl mağaraya sığındıkları, bunun yanında yüce Allah’ın bu mü’min gönülleri nasıl gözettiği, onları baskı ve işkencelerden nasıl koruduğu, onları rahmetiyle nasıl kuşattığı bu hikâyede somutlaştırılıyor.

Bu hikâyeye ilişkin çeşitli rivayetler vardır. Birçok söylenti, dolaşıp durmaktadır dillerde. Bazı eski kitaplarda ve efsanelerde değişik şekillerde yeralmıştır bu hikâye. Biz, bu hikâyenin Kur’an’da anlatıldığı kısmının sınırında duruyor, onunla yetiniyoruz. Çünkü tek güvenilir kaynak Kur’an’dır. Birçok tefsirde yeralan ve sağlam bir dayanaktan yoksun diğer rivayetleri ve efsaneleri ise bir kenara atıyoruz. Özellikle Kur’an-ı Kerim bu konuda, Kur’an dışındaki bir kaynağa bilgi edinme amacı ile başvurmayı, karanlığa taş atar gibi tartışmaya girmeyi, bilir bilméz konuşmayı yasaklamıştır.

Bu hikâyenin ve Zülkarneyn hikâyesinin Peygamberimize indiriliş nedenine ilişkin olarak, yahudilerin Mekkelileri bu iki hikâye ve Ruh hakkında Peygamberimize -salât ve selâm üzerine olsun- birtakım sorular sormaya teşvik ettikleri veya Mekkeliler’in Hz. Peygamberi sınamak için yahudilerden kendilerine bazı sorular öğretmelerini istedikleri anlatılır. Bu anlatılanların tümü veya bir kısmı doğru olabilir. Nitekim Zülkarneyn hikâyesinin başında şöyle bir ifade yeralmaktadır:

“Ey Muhammed, sana Zülkarneyn hakkında soru sorarlar. Onlara de ki; `Size onun hakkında bazı düşündürücü bilgiler vereceğim!”

Ne var ki, mağaraya sığınan genç arkadaşların hikâyesine ilişkin olarak benzer bir işaret yeralmıyor Kur’an’da. Bu yüzden biz, daha önce de açıkladığımız gibi surenin ana ekseni ile bağlantısı açık olan hikâyeyi ele alarak yolumuza devam ediyoruz.

HİCRET VE RAHMET

Bu hikâyenin sunuluşunda, edebi açıdan izlenen yöntem, önce kısa ve öz bir anlatım, sonra da ayrıntılı biçimde açıklama yöntemidir. Hikâye sahneler halinde sunuluyor. Bu sahneler arasında da boşluklar bırakılıyor. Bu boşluklarda neler olup bittiği ise, hikâyenin akışından anlaşılıyor.

9- Sen “Ashab-ı Kehf ” ve “Ashab-ı Rakım ” olayının, bizim şaşırtıcı mucizelerimizden biri olduğunu mu sanıyorsun?

10- Hani birkaç genç o mağaraya sığınmışlar ve “Ey Rabb’imiz, bize katından rahmet bağışla ve şu işimizde bize çıkış yolu göster” dediler.

11- Bunun üzerine onları mağarada yıllarca uykuya yatırdık.

12- Sonra iki gruptan hangisinin ne kadar uyuduklarını doğru olarak hesap edebileceğini belirlemek üzere onları uyandırdık.

Bu, hikâyeyi anahatlarıyla anlatan bir özettir. Hikâyenin belli-başlı ve temel çizgileri bu özette çiziliyor. Böylece “Eshab-ı Kehf’in -sayılarını bilmediğimiz birkaç genç olduklarını, bir mağaraya sığındıklarını, aynı zamanda mü’min olduklarını, yine mağarada -kaç yıl sürdüğünü bilmediğimiz- uzun bir uykuya yatırıldıklarını anlıyoruz. Sonra yıllarca süren bu uzun uykudan uyandırıldıklarını kendi durumları hakkında birbirleriyle tartışan iki gruba ayrıldıklarım, daha sonra bu iki gruptan hangisinin ne kadar uyuduklarını doğru olarak hesap edebileceğini belirlemek üzere uykudan uyandırıldıklarını görüyoruz. Aynı şekilde Eshab-ı Kehf hikâyesinin ilginçliğine rağmen, yüce Allah’ın şaşırtıcı mucizelerinden biri olmadığını, çünkü bu evrenin sayfaları arasında öyle olağanüstülükler, evrenin katmanları içinde öyle ilginç olaylar vardır ki, bunların Eshab-ı Kehf ve Rakım hikâyesinden çok daha olağanüstü olduklarını öğreniyoruz. (Kehf: Kayanın içindeki oyuk, mağara demektir. Rakım ise -gene kanıya göre- onların isimlerini içeren yazıttır. Belki de bu, içinde kayıplara karıştıkları mağaranın kapısının üzerine konulan ve isimlerini belirten yazıdır.)

Hikâyenin bu ilgi uyandırıcı özetinden sonra ayetlerin akışı, hikâyeyi ayrıntılı biçimde sunmaya başlıyor. Bu ayrıntılı açıklama, yüce Allah’ın birazdan anlatacaklarının, bu konuda anlatılan rivayetleri sonuca bağlayacağı ve bunun, kesin gerçek olduğunun vurgulanması ile başlıyor.

13- Biz sana onların hikâyelerini doğru olarak anlatıyoruz. Onlar Râbb’lerine inanmış, bir grup gençti; onların hidayet bilincini arttırmıştık.

14- Kalplerini pekiştirmiştik. Hani, kâfirlerin karşısına dikilip şöyle demişlerdi; “Bizim Rabb’imiz, göklerin ve yerin Rabb’idir; O’ndan başkasına yalvarmayız, yoksa saçmalamış oluruz. ”

15- “Şu soydaşlarımız, Allah’ı bir yana bırakarak çeşitli ilahlar edindiler, onların gerçekten ilah olduklarına ilişkin kesin delil göstermeleri gerekmez mi? Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?”

16- İçlerinden biri dedi ki; “Madem ki, soydaşlarınızla ve onların Allah`ı bir yana bırakarak taptıkları ile ilişkinizi kestiniz, öyleyse mağaraya sığınınız, Rabb’iniz engin rahmetinden size bir pay göndersin ve şu işinizde size kurtuluş yolu göstersin.

Bu, hikâyede yeralan sahnelerin ilkidir. “Onlar Rabb’lerine inanmış bir grup gençti” “Onların hidayet bilincini arttırmıştık.” İşlerini nasıl planlayacaklarını ilham etmek suretiyle doğruyu bulma yeteneklerini geliştirmiştik. “Kalplerini pekiştirmiştik” kalpleri, hiçbir etki karşısında sarsılmaz, dayanıklı, bildiği gerçeğe güvenen ve seçtiği iman sayesinde onurlu hale gelmişti.

“Kâfirlerin karşısında dikildikleri zaman” birinin karşısına dikilme; azim ve kararlılığı gösteren bir eylemdir. “Bizim Rabb’imiz, göklerin ve yerin Rabbi’dir, demişlerdi.” Çünkü O, bütün evrenin Rabbi’dir. Bu yüzden: “O’ndan başkasına yalvarmayız.” O tek bir ilahtır ve ortağı yoktur. “Yoksa saçmalamış oluruz.” Doğru ve tutarlı inanç sisteminden ayrılarak gerçeği çiğneyip haddimizi aşmış oluruz.

Sonra bu mü’min gençler soydaşlarının tutumlarına dikkat çekiyor ve bu tutumu ayıplıyorlar. Soydaşlarının bir inanç sistemi belirlerken izledikleri metodu yeriyorlar.

“Şu soydaşlarımız, Allah’ı bir yana bırakarak çeşitli ilahlar edindiler, onların gerçekten ilah olduklarına ilişkin kesin delil göstermeleri gerekmez mi?”

İşte bir inanca bağlanmanın, onu benimsemenin yolu budur. Buna göre insanın dayandığı güçlü bir delili olmalıdır; elinde, ruhları, akılları etkileyecek ve onları ikna edecek bir belge bulunmalıdır. Aksi taktirde ileri sürülen görüş iğrenç bir yalan olur, çünkü bu durumda Allah’a iftira edilmiş olur. “Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?”

Buraya kadar gençlerin tutumları; son derece açık, net ve kesin şekilde ortaya çıkıyor. Tutumlarında bir gevşeklik, bir belirsizlik bir çekimserlik sözkonusu değildir. Gençtirler, bedenleri güçlü ve dinçtir. İmanları da güçlü ve sağlamdır. Aynı şekilde soydaşlarının inanç sistemini de son derece sert bir tavırla reddediyorlar ve yeriyorlar.

Kuşkusuz her iki yol da ortaya çıkmıştır. İki hareket metodu, birbirinden ayrılmıştır. Artık bir noktada buluşmanın, birarada barış içinde ortak bir hayat sürdürmenin imkânı yoktur. Şu halde inancı koruma amacı ile kaçıp bir yerlere sığınma zorunlu hale gelmiştir. Bu gençler, soydaşlarına gönderilmiş peygamberler olmadıkları için, soydaşlarının karşısına doğru bir inanç sistemi ile çıkamıyorlar, onları bu inanç sistemine çağıramıyorlar ve peygamberlerin karşı karşıya kaldıkları türden tepkilerle karşılaşmıyorlar. Bunlar sadece, zalim ve kâfir bir ortamda doğru yolu bulmuş birkaç gençtirler. Bu ortamda, inançlarını duyuracak olurlarsa, bu inanca bağlılıklarını açığa vururlarsa kendilerine hayat hakkı tanınmayacaktır. Ayrıca onlar, soydaşlarının arasına girip onlarla içiçe de yaşayamıyorlar. İnançlarını açığa vuramayacak onların ibadet ettikleri şeylere ibadet edip Allah’a yönelik ibadetlerini de gizleyemiyorlar. Öyle anlaşılıyor ki, bu gençlerin durumu ortaya çıkmış, bu yüzden dinlerini korumak amacı ile Allah’a sığınmaktan ve mağarayı dünya hayatının gözalıcı süslerine tercih etmekten başka seçenekleri kalmamıştır. Nitekim bu amaçla biraraya gelmiş ve bu şekilde durum değerlendirmesi yapmışlardı:

“İçlerinden biri dedi ki; “Madem ki, soydaşlarınızla ve onların Allah’ı bir yana bırakarak taptıkları ile ilişkinizi kestiniz, öyleyse mağaraya sığınınız, Rabb’iniz engin rahmetinden size bir pay göndersin ve şu işinizde size kurtuluş yolu göstersin.”

Burada mü’min kalplerde baş gösteren ilginç bir durum ortaya çıkıyor; toplumları ile ilişkilerini kesen, evlerini terkeden, ailelerinden ayrılan, yeryüzünün çekici süslerinden ve dünya hayatının gözalıcı nimetlerinden uzaklaşan ve dar, sert zeminli ve karanlık mağaraya sığınan bu gençler Allah’ın engin rahmetini soluyorlar,. Bu, bir gölge gibi kuşatıcı, geniş ve engin rahmeti hissetmektir: “Rabb’iniz engin rahmetinden size bir pay göndersin” ayetin orijinalinde geçen (Yenşuru) kelimesi, etrafa sonsuz bir genişlik, ferahlık ve huzur havası yayıyor. Bir de bakıyoruz ki, o daracık, sert zeminli, kapkaranlık mağara; engin rahmetin yayıldığı, etrafa saçıldığı, onları şefkatle, yumuşaklıkla ve huzurla saran kuşatıcı bir gölge gibi yayılan, geniş ve huzur veren bir boşluğa dönüşmüş. Kuşkusuz insanları sıkan dar sınırlar ortadan kaldırılır, ışık geçirmez yaman duvarlar saydamlaşır, incelir; ürkütücü yalnızlık şeffaflaşır. Her tarafı bir rahmet, bir şefkat, bir huzur ve bir yakınlık havası kaplar.

İşte bu, imandır…

Dış görünüşün ne değeri var? İnsanların dünya hayatında, üzerinde uzlaşma sağladıkları, önem verdikleri değer yargılarının, rejimlerin ve kavramların ne değeri vardır? İmanla dolup taşan, Rahman’la yakınlık kuran, mü’min kalplerin yaşadığı bir başka alem vardır. Bu alemi, rahmet, şefkat, huzur ve hoşnutluk kaplamıştır.

Bu gençlerin, Allah tarafından tatlı bir uykuya yatırıldıkları mağaradaki durumlarını sergileyen diğer bir sahne sunulmak üzere bu sahnenin perdeleri indiriliyor.

ASHAB-I KEHF MUCİZESİ

17- Eğer orada olsaydın görecektin ki, doğan güneşin ışınları mağaralarının sağına sapıyor, batan güneşin ışınları ise sol tarafa kayıyordu. Böylece mağara tabanının geniş bir alanına dağılmış olarak uyudukları halde güneşten rahatsız olmuyorlardı. Bu olay, Allah’ın mucizelerinden biridir. Allah kimi doğru yola iletirse, o doğru yolu bulur. O kimi saptırırsa sen ona, doğru yola iletici bir önder bulamazsın.

18- Onları görseydin, uyanık sanırdın; oysa uyuyorlardı. Biz onları gâh sağ yanlarına, gâh sol yanlarına çeviriyorduk. Köpekleri de ön ayaklarını mağaranın eşiğine dayamıştı. Eğer karşılarına çıksan hemen geri dönüp kaçardın, içine saldıkları korkudan ödün patlardı.

Tasvirli, son derece ilginç ve hayret verici bir sahnedir bu. Bu sahnede kelimeler aracılığı ile gençlerin mağaradaki durumları aktarılıyor. Oradaki görüntüleri yansıtan hareketli bir film şeridi gibi. Mağaranın üzerine güneş doğuyor ama, güneşin ışınları mağaranın içine sızmadan sanki bilinçli olarak yana sapıyor. Ayetin orijinalinde geçen “sapıyor” ifadesi hem içerdiği anlamı tasvir ediyor, hem de eylemde bir iradenin sözkonusu olduğunu yansıtıyor. Güneş batarken de ışınları onların sol taraflarına kayıyor. Onlarsa, mağaranın geniş tabanına dağılmış durumdalar.

Bu hayret verici sahnenin izleyiciye aktarımı tamamlanmadan önce, onların bu durumları üzerine bir yorum yapılıyor. Bu da, uygun bir zamanda, hikâyelerin akışı içinde kalpleri istenen noktaya yöneltmek amacı ile yeralan Kur’ana özgü yorumlardan biridir.

“Bu olay Allah’ın mucizelerinden biridir.”

Onların mağaranın içinde bu durumda olmaları; güneş ışınlarından etkilenmemeleri, güneş ışınlarının sadece yakınlarından geçmesi, ayrıca onların bulundukları yerde ölmeden, ama hareket de etmeden öylece kalmaları Allah’ın mucizelerinden biridir.

“Allah kimi doğru yola iletirse o doğru yolu bulur. O kimi saptırırsa sen ona, doğru yola iletici bir önder bulamazsın.”

Doğru yolu bulmanın ve doğru yoldan sapmanın bir yasası vardır. Buna göre kim Allah’ın ayetlerini yol gösterici edinirse yüce Allah, koyduğu yasa uyarınca onu doğru yola iletir. Bu durumda o kişi, gerçek anlamda hidayete ermiş, doğru yolu bulmuş kimsedir. Kim de doğru yola iletici sebeplere sarılmazsa sapıtır. Bu sapıklığı kuşkusuz ilahi yasa uyarınca gerçekleşir. Şu halde O’nu saptıran yüce Allah’tır. Bundan sonra onu doğru yola iletecek bir önder bulmak imkânsızdır.

Bu yorumdan sonra surenin akışı bu hayret verici sahneyi tamamlamak üzere devam ediyor. Burada onlar, yıllarca süren uzun uykularında bir yandan öbür yana çevriliyorlar. Gören birisi bu durumda onları uyanık sanırdı, oysa uyuyorlardı. Köpekleri de-köpeklerin her zaman yaptığı gibi- mağaranın kapısının eşiğine yakın, ön ayaklarını uzatmış, adeta onlara bekçilik yapıyor. Onlar bu görünümleriyle karşılarına çıkacak birinin içine korku salarlar. Çünkü onları uyanıkmış gibi uyurken, gâh sağ yanlarına gâh sol yanlarına çevrilip dururlarken uyanmadıklarını görecektir. Hiç kuşkusuz bu, önceden belirlenen süre dolmadan hiç kimse onları rahatsız etmesin diye yüce Allah’ın belirlediği bir plandır.

Ve birdenbire içlerinde hayat kıpırdanmaya başlıyor. Öyleyse neler olup bittiğini seyredelim, dinleyelim:

19-Sonra da günün birinde onları uyandırdık. Uyanınca birbirlerine soru sormaya başladılar. İçlerinden biri arkadaşlarına “Burada ne kadar kaldınız?” dedi. Arkadaşları “Birgün ya da daha az bir süre kaldık ” dediler. Arkasından dediler ki; “Ne zamandan beri burada olduğumuzu Allah hepinizden iyi bilir. Şimdi şu gümüş para ile birinizi şehre gönderin de en temiz yiyeceği kimin sattığına baksın, birazını size getirsin. Fakat dikkatli olsun da kesinlikle burada olduğunuzu hissettirmesin. “

20- Çünkü eğer hemşehrileriniz sizi ele geçirirlerse ya taşa tutarak öldürürler ya da kendi dinlerine döndürürler ki, o taktirde bir daha iflah olmazsınız. “

Surenin akışı, hikâyeyi sunarken olayları beklenmedik bir anda sunma özelliğini koruyor. Bu sahne de sunulurken gençler uyanıyorlar, ama uykuya daldıklarından bu yana mağarada ne kadar kaldıklarını bilmiyorlar. Uyandıktan sonra gözlerini ovarlarken içlerinden biri diğerlerine dönüyor ve uzun bir uykudan sonra uyanan biri gibi “Burada ne kadar kaldınız?” diye soruyor. Bu soruyu sorarken uzun bir uykunun etkisini hissettiği kesindir. “Arkadaşları `Bir gün ya da daha az bir süre kaldık’ dediler.”

Ardından perde arkasını araştırma imkânına sahip olmadıkları bu meseleyle uğraşmaktan vazgeçip hakkında bilgi sahibi olmadıkları bir şeyle karşılaşan ve şu anda fiilen karşı karşıya kaldıkları pratik bir sorunu çözümlemeye karar veriyorlar. Evet, acıkmışlar ve yanlarında da şehirden çıkarken üzerlerine aldıkları gümüş paralar var: “Ne zamandan beri burada olduğumuzu Allah hepimizden iyi bilir. Şimdi bu gümüş para ile birinizi şehre gönderin de en temiz yiyeceği kimin sattığına baksın, birazını size getirsin.” Yani şehirde satılan en temiz yiyecekleri seçip birazını size getirsin.

Durumlarının açığa çıkmasından, gizlendikleri yerin bilinmesinden, dolayısıyla şehirdeki yöneticilerin adamları, kendilerini yakalayıp müşrik bir şehirde tek bir ilaha kulluk sunmak suretiyle toplumun dinini terk etmelerinden dolayı taşa tutarak öldürmelerinden korkuyorlardı. Bir de işkence yapmak suretiyle inançlarından dönmeye zorlamalarından çekiniyorlardı. Asıl korkuları buydu. Bu yüzden şehre gönderdikleri elçiye uyanık olmasını, kendisini ele vermemesini tavsiye ediyorlar.

“Fakat dikkatli olsun da kesinlikle burada olduğunuzu hissettirmesin.” Çünkü eğer hemşehrileriniz sizi ele geçirirlerse ya taşa tutarak öldürürler ya da kendi dinlerine döndürürler ki, o takdirde bir daha iflah olmazsınız.”

Çünkü imandan vazgeçip şirkle geri dönen birisi asla iflah olmaz. En büyük zarar budur.

Bu şekilde biz, yılların geçtiğinden, zaman çarkının döndüğünden, kuşakların ardarda geçip gittiğinden, bildikleri şehrin özelliklerinin değiştiğinden, benimsedikleri inanç hesabına korktukları yöneticilerin tarihe gömüldüklerini görüyoruz. Yine biz, zalim kralın baskısından kaçıp dinleri uğruna mağaraya sığınan genç arkadaşlarının hikâyesinin kuşaktan kuşağa aktarıldığından, bu gençler hakkında, inançları hakkında, ortadan kaybolmalarından itibaren geçen dönem hakkında birbiriyle çelişen. çeşitli söylentilerin dilden dile dolaştığından habersiz bu gençlerin, korkarak gelecek tehlikelerden sakınarak aralarında konuştuklarını seyrediyoruz.

Burada yeni bir sahneye açılmak üzere bu sahnenin perdeleri indiriliyor. İki sahne arasında Kur’anın akışından neler olup bittiği anlaşılan bir boşluk bırakılıyor.

Ayetlerin akışından o gün şehir halkının mü’min olduklarını anlıyoruz. Çünkü şehir halkı, gençlerden birinin yiyecek almak amacıyla şehre inmesinden ve halkın onun eski zamanlarda dinleri uğruna kaçıp saklanan gençlerden biri olduğunun farkına varmasından sonra bu mü’min gençlere büyük saygı gösterisinde bulunuyorlar.

Şehre yiyecek getirmesi için gönderdikleri arkadaşları gelip şehri terk etmelerinin üzerinden çok uzun bir zaman geçtiğini, çevrelerindeki dünyanın artık değiştiğini, daha önce karşı çıktıkları, aynı şekilde görmeye alışık oldukları şeylerden eser kalmadığını, kendilerinin asırlar önce yaşamış bir kuşağa mensup olduklarını, insanların nazarında ve duygularında şaşkınlık uyandıran garip insanlar olduklarını, kendilerine normal insanlar gibi davranmalarının mümkün olmadığını, kendilerinin mensup oldukları kuşağa bağlayan tüm yakınlıkların, ilişkilerin, duyguların, gelenek ve alışkanlıkların mevcut olmadıklarını,. kopmuş olduklarını, kendilerinin canlı birer hatıraya benzediğini, anlattığı zaman bu gençlerin içine düştüğü dehşeti yaşadıkları büyük şaşkınlığı düşünmek de bize kalıyor. Nitekim yukarıda saydığımız nedenlerden dolayı, içine düştükleri dayanılmaz dehşétten dolayı yüce Allah onlara merhamet ediyor, canlarını alıp onları kurtarıyor.

Biz bütün bunları düşünürken Kur’anın akışı diğer bir sahneyi, onların can vermelerinin sahnesini sunuyor. Bu sırada insanlar mağaranın dışında, hangi dine bağlıydılar? Onları nasıl sonsuza dek koruyacaklar? Hatıralarını gelecek kuşaklara nasıl aktaracaklar? diye birbirleriyle çekişiyorlar. Ayetlerin akışı doğrudan doğruya bu şaşırtıcı olaydan çıkarılması gereken ibret derslerine işaret ediyor.

21- “Böylece hemşehrilerinin onları bulmalarını sağladık. Amacımız, Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu, kıyamet gününün mutlaka geleceğini, bunda hiçbir kuşku olmadığını öğrenmeleridir. Hemşehrileri o sırada bu gençlerin durumunu tartışmaya koyuldular. Bir bölümü `Uyudukları mağaranın önüne bir anıt dikin, Rabb’leri onları hepimizden iyi bilir’ dedi. Fakat inançlarının içyüzünü iyi bilenler ise `Mağaralarının önünde mutlaka bir mescid yapacağız’ dediler.

Bu gençlerin akıbetinden çıkarılacak ders pratik, gözle görülür ve somut bir örnek olarak ölümden sonra dirilişe delil oluşturmasıdır, ölümden sonra diriliş meselesini, insanın kavrayışına anlaşılır biçimde yaklaştırmasıdır. Böylece insanlar, yüce Allah’ın insanların öldükten sonra dirileceklerine ilişkin sözünün gerçek olduğunu, kıyametin kesinlikle kopacağını, bunda hiçbir kuşkuya yer olmadığını öğrenmişlerdir. İşte yüce Allah, bu şekilde o gençleri uykularından uyandırmış ve hemşehrilerinin onları bulmalarını sağlamıştır.

Hemşehrilerinin bir bölümü “Uyudukları mağaranın önüne bir anıt dikin” hangi inanca bağlı olduklarını belirtmeden “Rabb’leri onları” ve benimsedikleri inancı “hepimizden iyi bilir” dediler. İnançlarının içyüzünü iyi bilen o zamanki yöneticilerse, “Mağaralarının önünde mutlaka bir mescid yapacağız, dediler.” Burada mescidden maksat, mabettir. Bu ise, peygamberin ve azizlerin kabirlerinin yanında mabedler inşa eden yahudi ve hristiyanların yöntemidir. Günümüzde de kimi müslümanlar, Peygamberimizin yol göstericiliğine, uyarısına karşı çıkarak, bu konuda yahudi ve hristiyanları taklit etmektedirler. Oysa Peygamberimiz şöyle buyurmuştu “Allah yahudi ve hristiyanlara lanet etsin, peygamberlerinin ve örnek din büyüklerinin kabirlerini mescid yaptılar.” (İbn-i Kesir, bu hadisi tefsirinde nakleder) Bu sahnenin de perdeleri indiriliyor. Sonra Eshab-ı Kehf hakkında, bu insanların kaç kişi oldukları hakkında yapılan tartışmaları, dilden dile aktarılan rivayetleri, haberleri, kimisinde sayıları fazla gösterilen kimisinde de eksik gösterilen söylentileri, kuşaktan kuşağa aktarılan olaya eklenen hayal ürünü açıklamaları dinleyelim diye tekrar açılıyor perde. Bu eklemeler o kadar fazladır ki, mesele olduğundan fazla abartılmış ve çarpıtılmıştır. Asırlar geçtikçe bir tek haber ya da bir tek olay etrafında birbiriyle çelişen yığınla söylentiler yayılmıştır.

22- Ey Muhammed, kimileri “Onlar üç kişi idi, dördüncüleri köpekleridir”, kimileri “beş kişi idiler, altıncıları köpekleridir” diyeceklerdir. Bu sözler karanlığa taş atmaktır. Kimileri de ` yedi kişi idiler, sekizincileri köpekleridir” diyeceklerdir. De ki; “Onların sayısını hepimizden iyi Rabb’im bilir. ” Onlar hakkında derine dalan bir tartışmaya girme ve bu olay konusunda hiç kimseye bir şey sorma.

Bu gençlerin sayıları hakkında tartışmaya girmenin hiçbir yararı yoktur. Sayılarının üç, beş, yedi ya da daha fazla olması farketmez. Onların durumu Allah’ı ilgilendirir ve onlara ilişkin kesin bilginin kaynağı Allah’tır. Bir de olayın meydana gelişini görenler veya olaya ilişkin doğru bir rivayeti okuyanlar doğrusunu bilirler. Şu halde sayılarını tartışmanın gereği yoktur. Sayıları az da olsa çok da olsa onların durumu ile amaçlanan sonuç, çıkarılması istenen ibret dersi gerçekleşmiştir. Bunun için Kur’an-ı Kerim Peygamber Efendimize -salât ve selâm üzerine olsun- insanın akli enerjisinin kendisine yarar sağlamaya,n konularda harcanmasını önlemeye ve müslümanları kesin bir bilgiye sahip olmadıkları konulara dalmaktan alıkoymaya ilişkin İslâm düşünce yöntemi uyarınca bu konuda tartışmaya girmemesi ve onlar hakkındaki tartışmaya taraf olan herhangi birisinden bu konuda bir şey sormaması yönünde bir direktif veriyor. Üzerinden uzun bir zaman geçen bu olay Allah’ın bilgisini ilgilendiren bir gaybtır. Şu halde ona ait bilgiyi Allah’a bırakmak gerekir.

Geçmişte kalmış gaybı tartışmaya ilişkin bu yasaklama yer almışken, gelecek zamanın kapsamında olan gayb ve o esnada meydana gelecek olaylar hakkında şimdiden bir hüküm vermemeye ilişkin bir yasak yeralıyor. Çünkü insan, bir şekilde gözleriyle görmediği sürece, gelecekte nelerin olacağını bilemez.

GAYBİ BİLİNÇ

23- Hiçbir iş hakkında “Bunu yarın yapacağım ” deme.

24- Bunun yerine, “Allah dilerse (inşaallah) yarın bu işi yapacağım” de. Böyle demeyi unuttuğunda ise Rabb’ini an ve “Umarım ki, beni şimdikinden daha çok doğruya yaklaştırır” de.

Kuşkusuz her hareket, her kıpırdama, daha doğrusu canlıların alıp verdikleri her nefes, yüce Allah’ın iradesine bağlıdır. Gaybın perdesi, içinde bulunulan anın ötesini örtmekte, bilinmesine imkân vermemektedir. İnsanın gözü gayb perdesinin ötesine uzanamaz, insan aklı da birçok şeyi bilmesine rağmen bu konuda yetersïzdir, yorgun ve başarısızdır. Şu halde insan “yarın bunu yapacağım” dememelidir. Çünkü “yarın” Allah’ın bilgisine ait gaybın kapsamındadır. Gaybın perdesi ise sonuna kadar kapalıdır.

Kuşkusuz bu insanın yerinde oturup geleceği düşünmemesi, gelecekle ilgili planlar kurmaması, günübirlik yaşaması, sadece içinde bulunduğu anı değerlendirmesi, hayatının geride kalan kısmı ile bugünü ve yarını arasında bir bağlantı kurmaması anlamına gelmez. Kesinlikle böyle bir şey sözkonusu değildir. Bunun anlamı, insanın bir şey yaparken gayb gerçeğini ve onu yönlendiren iradeyi hesaba katmasıdır; bir şeye karar verip bu kararından dolayı yüce Allah’ın iradesinden yardım dilemesidir, yüce Allah’ın elinin kendi elinden üstün olduğunun bilincinde olmasıdır, yüce Allah’ın iradesinden yardım dilemesidir, yüce Allah’ın taktir ettiği planın kendisinin öngördüğü plandan farklı olabileceğini gözardı etmemesidir. Şayet yüce Allah onu verdiği kararında başarılı kılarsa, bu onun açısından iyi bir sonuçtur. Yok eğer yüce Allah’ın iradesi onun plânından farklı bir şekilde cereyan ederse o zaman üzülmemeli, karamsarlığa kapılmamalıdır. Çünkü isin başı da sonu da Allah’ın iradesinin kapsamındadır.

İnsan istediği gibi düşünebilir, gelecekle ilgili olarak dilediği gibi plânlar kurabilir. Ama, yüce Allah’ın imkân tanıması sonucu düşünebildiğinin, O’nun yardımı ile plân kurduğunun ve yüce Allah yardım etmediği sürece düşünemeyeceğinin, herhangi bir plân kuramayacağının bilincinde olmalıdır. Kuşkusuz bu durum, tembelliğe, rahata, düşkünlüğe, zayıflığa yahut gevşekliğe yolaçmaz. Tam tersine, insanın kendine güvenmesi, kedini daha güçlü hissetmesi, dirençli ve kararlı olması yönünde teşvik edici bir rol oynar. Bununla beraber gaybı örten perde açılıp yüce Allah’ın planının kendi planından farklı olduğu ortaya çıkarsa, insan yüce Allah’ın hükmünü hoşnutlukla, içtenlikle ve teslimiyetle karşılamalıdır. Çünkü daha önce bilinmeyen, perdenin açılması sonucu ortaya çıkan temel budur.

İslâmın müslüman kalbi ele alırken, onu eğitirken uyguladığı yöntem budur. Müslüman kalp düşünürken, herhangi bir konuda plân kurarken, kendini tek başına, yapayalnız hissetmez. Bu düşüncesi sonuç verir ve plânı başarıya ulaşırsa şımarmaz, gurura kapılmaz. Plânı sonuçsuz kaldığında, düşüncesi ile başarısızlığa uğradığında ise, üzülmez, karamsarlığa kapılmaz. Müslüman kalp her durumda Allah’a bağlılığını korur, O’na dayanmanın kendisine güç verdiğinin bilincinde olur, kendisini başarıya ulaştırmasından dolayı O’na şükreder, O’nun kaza ve kaderine içtenlikle teslim olur. Hiçbir zaman şımarmaz, asla karamsarlığa kapılmaz.

“Unuttuğunda ise Rabb’ini an.”

Bu direktifi ve gözönünde bulundurulması gereken bu hedefi unuttuğu zaman hemen Rabb’ini an, O’na dön.

“Umarım ki, beni şimdikinden daha çok doğruya yaklaştırır de.”

Kalbin ilgi duyduğu, yöneldiği her şeyde sürekli Allah’a bağlı kalmasını sağlayan düşünme yöntemine ulaştırır.

Ayette yeralan “umulur ki” kelimesi ile “yaklaştırır” kelimesi kalbin ulaştığı bu düzeyin yüksekliğini ve aynı zamanda her durumda bu düzeye yükselmeye çaba sarfetmenin zorunluluğunu göstermeleri amacı ile yer alıyorlar.

Buraya kadar, bu gençlerin mağarada ne kadar kaldıklarını henüz öğrenmiş değiliz. Ama artık öğreniyoruz, hem de doğrusunu öğreniyoruz.

25- Kimileri derler ki, “O gençler mağarada üçyüz yıl kaldılar. ” Buna dokuz daha eklerler.

26- Dedi ki; “Onların mağarada ne kadar kaldıklarını herkesten iyi bilen Allah’dır. Göklerin ve yeryüzünün sırlarının bilgisi O’nun tekelindedir. O ne güzel görür ve ne güzel işitir. İnsanların O’nun dışında başka bir koruyucuları, başka bir önderleri yoktur ve O egemenliğine hiç kimseyi ortak etmez.

Onlar hakkında söylenecek son ve gerçek söz, göklerin ve yerin sırlarına ilişkin bilgileri tekelinde bulunduran yüce Allah’ın bu açıklamasıdır. O ne güzel görür ve ne güzel işitir. O her şeyden yücedir. Bu sözden sonra tartışmaya, demagojiye yer yoktur.

HİKÂYE’ÜZERİNDE BİR DEĞERLENDİRME

Eshab-ı Kehf hikâyesi üzerine, hikâyenin ve hikâyedeki olayların akışında etkisi açıkça görülen yüce Allah’ın birliği ilkesinin açıklanması ile bir değerlendirme yàpılıyor: “İnsanların O’nun dışında başka bir koruyucuları, başka bir önderleri yoktur ve O egemenliğine hiç kimseyi ortak etmez.”

Bu arada Peygamber Efendimize -salât ve selâm üzerine olsun- yönelik Rabb’inin kendisine vahyettiği ayetleri okumasına (çünkü bu ayetler bu meseleye ilişkin gerçeği içeren ve hiçbir zaman batıl bir unsuru barındırmayan gerçek sözlerdir) bir de sadece yüce Allah’a yönelmesine ilişkin bir direktif yeralıyor. Çünkü O’nun dışında gerçek anlamda bir koruyucu yoktur. Nitekim Ashab-ı Kehf’te kaçıp O’na sığınmışlardı. O da onları rahmeti ve hidayetiyle kuşatmıştı.

27- Sana vahyedilen Rabb’inin kitabını oku. Allah’ın sözlerini hiç kimse değiştiremez ve O’nun dışında sığınabileceğin başka bir kimse bulamazsın.

Başında, ortasında ve sonunda bu tür direktiflerin yeraldığı bu hikâyede böylece sona eriyor. Zaten Kur’an-ı Kerim’de hikâye bu tür direktifleri vermek, onların anlaşılıp uygulanmasını sağlamak amacı ile yer alırlar. Ama ayetlerin akışı içinde dini direktiflerle edebi sunuş arasında mutlaka bir ahenk olması gözönünde bulundurulur.

KALICI VE GEÇİCİ DEĞERLER

Bu ders bütünüyle inanç terazisindeki değerlere ilişkin açıklamalardan oluşuyor. Kuşkusuz gerçek değer mal değildir, mevki-makam değildir; iktidar değildir. Aynı şekilde dünya hayatının lezzetleri ve nimetleri de gerçek değer değildir. Bütün bunlar sahte ve geçici değerlerdir. Buna rağmen İslâm bunların iyi yönlerinden yararlanılmasını yasaklamaz. Fakat İslâm, bunları insan hayatının amacı olarak öngörmez. Bunlardan yararlanmak isteyen yararlanabilir, ama bu nimetleri bahşeden Allah’ı hatırlamalıdır. İyi işler yapmak suretiyle verdiği nimetlere karşılık ona şükretmelidir. Çünkü insanın geride bıraktığı iyi işler hem daha iyi hem daha kalıcıdır.

Bu ders Peygamber Efendimize -salât ve selâm üzerine olsun- yönelik bir direktifle başlıyor. Bu direktif, Allah’a yönelenlerle birlikte bulunmaya kendini zorlaması; Allah’ı anmayanları görmezlikten gelip onlara aldırış etmemesi, onlarla ilgilenmemesi anlamını içeriyor. Sonra bu iki grubun durumuna iki adamın başından geçenleri örnek veriyor. Bunlardan birisi, kendisine bahşedilen mal, şan-şeref ve nimetlerden dolayı büyüklük taslıyor, üstünlük kompleksine kapılıyor. Diğeri ise, samimi imanı ile onur duyuyor ve dünya nimetindense Rabb’inin katında bulunan daha hayırlı nimetlere kavuşmayı umuyor. Bunun üzerine de bütün dünya hayatına ilişkin bir örnek gösterilmek suretiyle bir değerlendirme yapılıyor. Bir de bakıyoruz ki, dünya hayatı rüzgârın önünde savrulan saman kırıntıları gibi çok kısa ömürlü ve geçicidir. Derste yeralan bütün konular gerçek ve kalıcı bir bildiri ile son buluyor.

Mal ve evlatlar dünya hayatının süsüdürler. Kalıcı iyilikler ise Rabb’in katında sevap kazandırma bakımından daha yararlı ve umut kaynağı olmaya daha lâyıktırlar.

28- Sırf Rabb’lerinin rızasını dileyerek sabah-akşam O’na yalvaranlarla birarada olmaya kendini zorla. Dünya hayatının çekiciliğini isteyerek böyle kimseleri gözardı etme. Adımızı anmayı kalbine unutturduğumuz ve ihtiraslarına tutsak olarak kendini akıntıya kaptırmış kimselerin arzularına uyma.

29- Onlara “Bu Kur’an, Allah tarafından gönderilmiş bir gerçektir, isteyen inansın, isteyen inkar etsin ” de. O ateşe atılanlar “su, su ” diye feryad ettiklerinde çığlıklarına karşılık kendilerine ergimiş metal gibi yüzleri kavuran bir sıvı sunulur. O ne fena bir içecek ve orası ne fena bir barınaktır.

Rivayete göre bu ayetler “Şayet Kureyş kabilesinin önde gelenlerinin iman etmesini istiyorsa, Bilal, Süheyb, Ammar, Habbab ve Abdullah b. Mesud gibi yoksul mü’minleri yanından uzaklaştırmasını, yahut bu yoksulların üzerindeki hırkalardan, ter kokuları geldiği ve bu da önde gelen Kureyşli efendileri rahatsız ettiği için bu kişilerin toplantılarından ayrı bir toplantı düzenlemesini Peygamber Efendimize -salât ve selâm üzerine olsun- öneren Kureyş kabilesinin önde gelen liderleri hakkında inmiştir.

Yine rivayete göre Peygamber Efendimiz -salât ve selâm üzerine olsun- onların inanmalarını istemiş bu yüzden önerilerine olumlu yaklaşım göstermiştir. Bu yüzden yüce Allah şu ayeti indirmiştir: “Sırf Rabb’lerinin rızasını dileyerek sabah-akşam O’na yalvaranlarla birarada olmaya kendini zorla.”

Yüce Allah bu ayeti, gerçek değerleri açıkça duyurmak ve yanılmaz teraziyi yerleştirmek için indirmiştir. Bundan sonra “isteyen inansın, isteyen inkâr etsin.” İslâm hiç kimseye yaltaklanmaz. İnsanları, ne ilkel cahiliyye ölçüleriyle, ne de kendisinin koyduğu ölçüler dışında insanların hayatı için ölçüler koyan herhangi bir cahiliye sisteminin ölçüleriyle değerlendirmez.

“Kendini zorla” hemen yanlarından kalkacakmış gibi davranma ve acele etme. “Sırf Rabb’lerinin rızasını dileyerek sabah-akşam O’na yalvaranlarla birarada bulunurlar.” Çünkü onların gayesi, Allah’dır. Sabah-akşam O’na yalvarıyorlar, O’na yöneliyorlar, O’na yalvarmaktan vazgeçmiyorlar. O’nun rızasından başka bir şey istemezler. Onların istedikleri, dünya hayatını isteyenlerin tüm beklentilerinden daha üstün ve daha değerlidir.

Onlarla birlikte olmaya kendini zorla. Onlara arkadaşlık et, otur onlarla ve onları eğit. Çünkü ne hayır varsa onlardadır. Davet hareketleri onlara benzer insanların omuzlarında yükselir. Davet hareketleri, üstünlük sağlasın diye kendisine bağlananlara; halk kitlelerine öncülük etmek için bağlananlara; amellerini gerçekleştirmek için bağlananlara; çarşılarda menfaat sağlayacakları, izleyici bulacakları için bir çıkar aracı gözüyle bakıp bağlananlara dayanmaz. Tam tersine davet; sırf Allah’ın rızasını gözeterek, içtenlikle O’na yönelen bu kalplerle ayakta kalır. Onlar herhangi bir mevki, bir nimet ve bir çıkar peşinde değillerdir. İstedikleri Allah’ın rızasıdır, O’nun hoşnutluğuna umut bağlarlar.

“Dünya hayatının çekiciliğini isteyerek böyle kimseleri gözardı etme.”

Dünyanın çekiciliğine kapılıp onlardan yararlananlar gibi hayatın güzelliklerine eğilim göstererek onlardan ilgini kesme. Çünkü dünya hayatının çekiciliği, sırf O’nun rızasını dileyerek, sabah-akşam Rabb’lerine yalvaranların yükseldikleri yüce ufkun düzeyine çıkamaz.

“Adımızı anmayı kalbine unutturduğumuz ve ihtiraslarına tutsak olarak kendini akıntıya kaptırmış kimselerin arzularına uyma.”

Fakirlere karşı kendilerine ayrıcalık tanınmasına ilişkin isteklerine uyma. Eğer Allah’ı anmış olsalardı büyüklük taslamaktan vazgeçerlerdi, taşkınlıklarına son verirlerdi, büyüklük kompleksinden kaynaklanan istekler ileri sürmezlerdi, huzurunda tüm başların birbirine eşit olduğu yüce Allah’ın ululuğunun bilincinde olurlardı, insanları birbirine kardeş yapan inanç bağının farkında olurlardı. Ama onlar ihtiraslarına, arzularına uyuyorlar. Cahiliyye düşüncesinin ürünü arzularının peşinde gidiyorlar. Allah’ın kulları hakkında hüküm verirken cahiliye ölçülerini kullanıyorlar. Bu yüzden onlar ve sözleri bir değer ifade etmezler, bu sözler aptalca söylenmiş şeylerdir. Allah’ı anmaktan kaçınmalarının, ondan gafil olmalarının cezası olarak, ilgi duyulmamayı, önemsememeyi haketmiş onlar.

Kuşkusuz İslâm, tüm başları Allah’ın huzurunda birbirlerine eşit kılmak için gelmiştir. Mal, soy ve mevki açısından hiç kimseye bir üstünlük tanımaz. Bunlar sahte ve geçici değerlerdir. Herhangi bir kimsenin üstünlüğü yüce Allah’ın katındaki yerine bağlıdır. Bir kimsenin yüce Allah’ın katındaki yeri de, O’na yönelişi, O’nu her şeyden üstün tutması ile ölçülür. Gerisi, boş, geçersiz ve ihtiraslardan kaynaklanan değerlerdir.

“Adımızı anmayı kalbine unutturduğumuz kimselerin arzularına uyma.” Kendi şahsına, malına, evladına, çıkarına, zevkine, sefasına ve ihtirasına yönelik kalbinde Allah’a yer kalmadığı için Allah’ı anmayı kalbine unutturduk. Böyle şeylerle uğraşan bir kalp, bunları hayatının gayesi haline getiren bir kalp kesinlikle Allah’ı anmayı unutur. Allah da unutkanlığını arttırır, içinde bulunduğu durumu onun arzusuna uygun hale getirir. Böylece günler geçip gider ve yüce Allah’ın hem kendilerine hem de başkalarına zulmedenler için hazırladığı acıklı akıbetle karşılaşırlar.

“Onlara; “Bu Kur’an Allah tarafından gönderilmiş bir gerçektir, isteyen inansın, isteyen inkâr etsin” de.

Bu şekilde onurlu bir tavırla, böylesine bir açıklıkla ve böylesine bir kesinlikle söyle. Çünkü gerçek, hiç kimseye yaranmaz, hiç kimsenin önünde eğilmez. Çarpık bir tarafı bulunmayan dengeli yolunu, hiçbir zayıf tarafı bulunmayan güçlü metodunu, kapalılığa yer vermeyen, apaçık stratejisini izler. Şu halde isteyen bu gerçeğe inansın, isteyen inkâr etsin. Gerçekten hoşlanmayan gidebilir. Kişisel arzusunu Allah’dan gelen gerçek içerikli kitaba uyduramayanın arzusuna göre inanç sistemini şirin gösterme sözkonusu olamaz. Dünyanın çekiciliğine yönelik ilgisinden soyutlanmayana, Allah’ın ululuğu karşısında büyüklük kompleksinden vazgeçmeyene İslâm inanç sisteminin ihtiyacı yoktur.

İslâm inancı herhangi bir kimsenin malı değil ki, onu başkalarına şirin göstermeye çalışsın. Tam tersine İslâm inanç sistemi Allah’ındır. Ve Allah da alemlerin hiçbir şeyine muhtaç değildir. İnancı olduğu gibi, bir değişikliğe uğratmadan benimsemeyenler, içtenlikle kabul etmeyenler, inanç sisteminin üstün gelmesini, başarıya ulaşmasını sağlayamazlar. Sırf Allah’ın rızasını dileyerek sabah-akşam O’na yalvaran mü’minlere karşı üstünlük taslayanlardan ne İslâma ne de müslümanlara bir hayır gelmez.

MÜ’MİN VE KÂFİRLERİN AKİBETLERİ

Bundan sonra surenin akışı, bir kıyamet sahnesinde kâfirler ve mü’minler için hazırlanan akıbetleri sunuyor.

“O ateşe atılanlar “su su” diye feryat ettiklerinde çığlıklarına karşılık kendilerine ergimiş metal gibi, yüzleri kavuran bir sıvı sunulur. O ne fena bir içecek ve orası ne fena bir barınaktır.

30- İman edip iyi ameller işleyenlere gelince, biz iyilik yapanları kesinlikle ödülsüz bırakmayız.

31- Onlar için altlarından çeşitli ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Kolları altın bileziklerle süslüdür. Orada ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler giyerek koltuklara kurulurlar. O ne güzel bir ödül ve orası ne güzel bir barınaktır.

O ateşi yakıp hazırlamışız. Tutuşturmak için yeni bir çabaya gerek yok. O ateşin hazırlanması da zaman almaz. Herhangi bir şeyin yaratılması, “ol” sözünün söylenmesi, onun da “oluvermesi” dışında bir çabayı gerektirmemekle beraber ayette kullanılan “hazırladık” kelimesi çabukluk, hazırlama, ortamı oluşturma ve gelecek için hazırlanan, tutuşturulan ateşle direkt karşılaşma anlamını çağrıştırıyor.

Bu ateşin tutuşturulduğu yerin çevresinde kalın duvarlar vardır ve zalimleri çepeçevre kuşatmıştır. Kaçmak mümkün değildir bu ateşten. Kurtulma, ateşten çıkma ümidi de yok. Bir esintiye yol verecek yahut bir hava akımının geçmesine imkân verecek en ufak bir delik bile yoktur bu duvarlarda.

Ateşin kavurucu sıcağından ve susuzluğun dayanılmaz boyutlara ulaşmasından dolayı su isteyecek olurlarsa, kendilerine su sunulur ama, bir görüşe göre kendilerine kaynamış yağın tortusuna diğer bir görüşe göre de kızartılmış irine benzer bir sıvı sunulur. Bu sıvı yaklaştırılır yaklaştırılmaz yüzleri kavuruyor. Peki bu sıvıyı yutacak boğazlar ve karınlar buna nasıl katlanacak. Ateşten kavrulanların içtiği bu sıvı “ne fena bir içecektir.” Barınmak ve yaslanmak için ateş ve onu kuşatan duvarları ne fena bir yerdir. Ateş ve surlardan barınak olarak söz edilmesinde acı bir olay vardır. Yoksa onlar ateşte barınmıyorlar, tam tersine kavruluyorlar. Ama bu ifade iyi işler yapan mü’minlerin cennetlerde barınmalarına karşılık olarak yer alıyor… Ne var ki, iki barınak arasında korkunç bir fark vardır.

Bunlar, bu durumdayken iyi işler yapan mü’minler de Adn cennetlerinde oturuyorlar… Altlarından çeşitli ırmaklar, tatlı bir esinti ve güzel manzaralar arasında akarlar. Onlar burada gerçek anlamda barınıyorlar. “Koltuklara kurulurlar.” Değişik renklerde, ince, saf, yumuşak ve hafif ipekten giysiler giyerler. Çekici, altın yaldızlı ipek giysiler vardır üzerlerinde. Bunların yanında süs ve zevk amacı ile altın bilezikler takarlar kollarına. “O ne güzel bir ödül ve orası ne güzel bir barınaktır.”

Şu halde kim neyi isterse onu seçsin. İsteyen inansın, isteyen kâfir olsun. Dileyen elbiselerinden ter kokuları gelen yoksul mü’minlerle birarada otursun dileyen bundan kaçsın. Allah’ı anmak suretiyle arınan tertemiz kalpleri bürüyen giysilerden gelen ter kokularından hoşlanmayanlar, ateşten duvarları barınak edinebilirler, kaynamış yağın tortusunu ya da ateşin kavuruculuğu karşısında kendilerine sunulan yakıcı irini afiyetle (!) içebilirler.

Sonra surenin akışı içinde, iki adamın ve iki bahçenin hikâyesi sunuluyor. Bu hikâye geçici ve kalıcı değerlere bir örnek oluşturması amacı ile yeralıyor. Bu amaçla sunulan örnekte dünya hayatının çekici nimetleriyle gururlanan, üstünlük kompleksine kapılan öte yandan sadece Allah’a dayanarak onur duyan iki açık karakter çiziliyor. Bu iki karakterin herbiri insanlardan bir grubu temsil ediyor. Bahçelerin sahibi olan adam varlıklı bir insandır; serveti aklını başından almış, kendisine bahşedilen nimetten dolayı şımarmıştır. Bu yüzden insanların kaderine ve hayatına hükmeden en büyük gücü unutmuştur. Bu nimetin sonsuza kadar süreceğini ve asla yok olmayacağını sanmaktadır. Ne var ki, gücü ve makamı onun sonsuza kadar yaşamasını sağlamaya yetmiyor. Arkadaşı ise, imanı ile onur duyan; Rabb’ini sürekli hatırlayan, nimeti onu verenin varlığına bir kanıt olarak algılayan, bu yüzden nimeti verene hamdederek, şükrederek O’na yönelen, O’na hiçbir zaman karşı gelmeyen, O’nu inkâr etmeyen, mü’min bir insanın örneğidir.

Hikâye bahçelerin verim ve göz alıcılığın zirvesinde oldukları anı yansıtan bir sahneyle başlıyor.

32- Onlara şu iki adamı örnek olarak anlat. Adamlardan birine iki üzüm bağı vermiştik, bağlarını hurma ağaçları ile çevirmiş ve iki bağın arasına bir tahıl tarlası koymuştuk.

33- Bağlar meyvalarını cömertçe veriyorlar, hiçbir ürünlerini esirgemiyorlardı. İki bağ arasından bir de ırmak akıtmıştık.

34- Adamın bol serveti vardı. Bu yüzden tartışma sırasında arkadaşına dedi ki “Ben senden daha varlıklıyım ve tayfam da seninkinden daha kalabalıktır.

Bunlar üzüm bağlarından oluşan, hurma ağaçları ile çevrilmiş, aralarında Carlalar bulunan, ortasından nehir akan iki bahçedir. Kuşkusuz bu, gözalıcı bir manzaradır, canlılık, zevk ve mal bahşeden bir servettir.

“Bağlar meyvalarını cömertçe veriyorlar, hiçbir ürünlerini esirgemiyorlardı.”

İfadenin orijinalinde “kısma”, “alıkoyma” anlamında “tazlumu” kelimesi kullanılıyor. İki bahçe ile onların kendisine zulmeden, şımaran, şükretmeyen, gurura kapılıp kibirlenen sahipleri arasında karşılaştırma yapılıyor.

Bakın, işte bu bahçelerin sahibi, aklını fikrini onlarla doldurmuş, onlara bakmakla kendinden geçiyor, korkunç bir gurura kapılıyor. Horoz gibi şişiyor. Tavus kuşu gibi kabarıyor, gerine gerine yoksul arkadaşına şunları söylüyor: “Bir tartışma sırasında arkadaşına dedi ki; “Ben senden daha varlıklıyım ve tayfam da seninkinden daha kalabalıktır.”

Sonra arkadaşını alıp bahçelerden birine götürüyor. Kendisine bahşedilen nimetlere karşı içini azgınlık kaplamış, gurura kapılmıştır. Hiç kuşkusuz Allah’ı da unutmuştur, kendisine bahşettiği nimetlere karşılık, O’na şükretmeyi aklına bile getirmemiştir. Bu verimli bahçelerin hiçbir zaman yok olmayacaklarını sanmaktadır ve kıyametin kopmasını da kesinlikle inkâr etmektedir. Diyelim ki kıyamet kopacak, o zaman da ödüllendirilmede kayrılacağını, başkalarına tercih edileceğini sanmaktadır. Dünyada bağ-bahçe sahibi değil miydi o halde beyefendiye ahirette de ayrıcalık tanınacaktır.

35- Kendine zulmetmiş olan bu adam (arkadaşını yanına alarak) bahçesine girdi ve dedi ki; “Bu bahçenin sonsuza dek yok alacağını sanmıyorum. ”

36- Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Ama eğer Rabb’ime döndürülecek olursam orada bundan daha iyi bir akıbetle karşılaşacağımdan eminim.

Gurura kapılan mevki-makam, mal-mülk sahipleri dünya tutkunları; kendi aralarındaki ilişkilerde gözönünde bulundurdukları değer yargılarının, öte dünyada, yüceler aleminde de kendileri için geçerli olacaklarını sanırlar. Yeryüzünde insanlara karşı büyüklük tasladıklarına göre gökte de ayrıcalıklı bir konuma sahip olmaları kaçınılmazdır.

Fakat ne malı, ne tayfası, ne bağı-bahçesi ne de serveti bulunan yoksul arkadaşı daha kalıcı, daha üstün değerlerle onur duyuyor, inancı ve imanı ile onur duyuyor, huzurunda tüm alınların yere kapandığı yüce Allah’a dayanıp güveniyor. Kendisine bahşedilen nimetten dolayı şımaran, gurura kapılan arkadaşının gururunu ve şımarıklığını kınayarak cevap veriyor, kendisine basit bir su ve çamurdan ibaret olan ilk kaynağını hatırlatıyor ve onu, nimeti verene karşı takınılması zorunlu olan edep tavrına yöneltiyor, onu, şımarıp haddi aşmanın, büyüklük kompleksine kapılmanın akıbetine karşı uyarıyor. Bunun yanında kendisi için bağlardan bahçelerden ve servetten daha hayırlı olan Rabbi katında nimetler umuyor:

37- Aralarındaki tartışmayı sürdüren arkadaşı kendisine dedi ki; “Seni önce topraktan, sonra spermadan yaratan, sonunda da insan biçimine koyan Allah’ı inkâr mı ediyorsun?”

38- Bana gelince, benim Rabb’im Allah’dır. O’na hiç kimseyi kesinlikle ortak koşmam.

39- Aslında bahçene girdiğinde `Maşaellah’ gerçek güç, Allah’ın tekelindedir deseydin ya! Gerçi sen malımın ve evlatlarımın seninkilerden az olduğunu görüyorsun.

40- Fakat Rabb’im bana senin bahçenden daha iyisini verebilir ve senin bahçeni de gökten gelen bir afete uğratarak çıplak bir düzlüğe çevirebilir.

41- Ya da bahçenin suyu yerin öyle derin katmanlarına sızar ki, bir daha aramaya bile gücün yetmez.

İşte imanın kaynaklık ettiği onurluluk ve üstünlük duygusu mü’min nefiste bu şekilde coşar. Artık mü’min mal ve tayfaya aldırmaz, zenginlik ve şımarıklığa yaltaklanmaz, haktan, doğruluktan taviz vermez, bu konuda arkadaşa eşe-dosta ayrıcalıklı davranmaz. Mü’min, mevki-makam ve mal-mülk karşısında üstün bir konumda olduğunu, yüce Allah’ın katındaki nimetlerin dünya hayatının çekici güzelliklerinden daha hayırlı olduğunu yine yüce Allah’ın lütfunun büyük olduğunu o yüzden bu lütfa ümit bağlaması gerektiğinin bilincinde olur. Aynı şekilde yüce Allah’ın öc almasının korkunç olduğunu ve bunun da Allah’ı anmaktan gafil olan azgınlara isabet etmesinin pek de uzak olmadığını bilir.

Aniden surenin akışı bizi gelişme ve verimliliğin yansıtıldığı sahneden alıp yerle bir olmanın, verimsizliğin, çoraklığın yansıtıldığı sahneyle karşı karşıya getiriyor. Az önceki şımarık ve büyüklük taslayan tip gitmiş, yerine pişmanlık duyan, af dileyen bir başka tip gelmiştir. Evet mü’min adamın dedikleri fiilen gerçekleşmiştir.

42- Derken bahçesinin tüm ürünü ansızın yok oluverdi. Yerle bir olan üzüm kütüklerinin yıkıntıları karşısında yapmış olduğu masrafların iç yanıklığı ile vahlanmaya ve elleri ile dizlerini döverek “Keşke Rabb’ime hiç kimseyi ortak koşmasaydım” demeye koyuldu.

Tamamen canlı, psikolojik durumları somutlaştırarak yansıtan hareketli bir sahne. Bütün ürün yerle bir ediliyor. Sanki her yönden bir baskına uğramış da geride sağlam, işe yarar birşey kalmamış gibi. Bahçe bir felakete uğramış, üzüm kütükleri yerle bir olmuş, kırılıp dökülmüşler. Sahibi de yapmış olduğu masrafların iç yanıklığı ile, kaybolup giden malının, boşa giden emeklerinin ardından duyduğu üzüntü ile dizlerini dövüyor. Allah’a ortak koşmaktan dolayı pişman olmuştur, şu anda O’nun Rabb’lığını, teklifini kabul ediyor. Fakat burada şirki açıkça ifade etmiyor. Ne var ki, O’nun şu anda pişmanlık duyduğu, reddettiği şirkin; imani değerlerin dışında yeryüzü menşeli diğer değerlerle onur duyup büyüklük taslama olduğu anlaşılıyor. İş işten geçtikten sonra pişmanlık duyduğu, kaçınmak istediği şirk budur işte.

Bu noktada yüce Allah’ın önderlik ve güç açısından birliği ön plana çıkıyor. O’nun gücünden başka güç yoktur. O’ndan gelecek yardımın dışında herhangi bir yardım da sözkonusu değildir. O’nun verdiği sevap her türlü ödülden daha hayırlıdır. Bir kişinin O’nun katında kaydedilmiş bir iyiliği, geride bırakılan her şeyden daha hayırlıdır.

43-O anda ne Allah dışında, yardımına koşabilecek destekçiler bulabildi ve ne de kendi kendini kurtarabildi.

44- İşte orada koruyuculuk ve egemenlik, varlığı “gerçek” olan Allah’ın tekelindedir. En yararlı ödül ve en hayırlı akıbet yalnız O’nun katındadır.

Yerle bir olmuş, kırılıp dökülmüş bahçenin ve bu bahçenin boşa giden emeklerinden dolayı üzülen ve pişmanlıktan dizlerini döven sahibinin bu ibret verici konumunun yansıtıldığı sahnenin üzerine perde indiriliyor. Yüce Allah’ın ululuğu, karşı konulmaz büyüklüğü olayın tümünü gölgeliyor, o kadar ki, insanın gücü geri plâna çekiliyor, kaybolup gidiyor.

Bu sahnenin önünde bütün dünya hayatına ilişkin bir örnek veriliyor. Böylece görüyoruz ki, dünya hayatı da az önce örnek verilen bahçe gibi kısadır, geçicidir, sürekliliği sözkonusu değildir.

45- Ey Muhammed, onlara anlat ki, dünya hayatı tıpkı şuna benzer. Gökten yağmur yağdırdık da bu yağmur sayesinde yer yeşermiş, güveren ekinlerin başakları birbirine girmiş. Derkén bu ekinlerin tümü ansızın rüzgâr/arın havada uçurduğu saman kırıntı/arına dönüşüvermiş. Hiç kuşkusuz Allah’ın gücü her şeyi yapmaya yeter.

Bu sahne kısa ve birden bire parlayıp sonra tekrar kaybolan ifadelerle sunuluyor. Amaç seyirci de yok olup gitme ve geçicilik duygularını uyandırmaktır. Çünkü burada değinilen su gökten yağıyor, fakat sel olup akmıyor. Tam tersine topraktaki bitkiler bu suyu emiyor. Ama bu suyu emen bitkiler de gelişip olgunlaşmıyorlar. Aksine kırılıp dökülüyorlar, rüzgârlar da bu döküntüleri savurup götürüyor. Böylece üç tane kısacık cümle ile dünya hayatı özetleniyor ve bir film şeridi gibi hızla gözlerimizin önünde geçip gidiyor.

Sahnelerin sunuluşunu kısa tutmak amacı ile cümlecikler birbirine eklenerek diziliyor. Bu diziliş de “Fa” bağlacı ile sağlanıyor, böylece ortaya şöyle bir anlam çıkıyor.

“Gökten yağmur yağdırdık” derken “bu yağmur sayesinde yer yeşermiş, güveren ekinlerin başakları birbirine girmiş” çok geçmeden “bu ekinlerin tümü ansızın rüzgarların havada uçurduğu saman kırıntılarına dönüşüvermiş.” Ne kadar kısa ve ne kadar basit bir hayat!

Geçici dünya hayatının yansıtıldığı sahne seyircinin üzerinde gereken etkiyi sağladıktan sonra surenin akışı, inanç ölçüsü doğrultusunda yeryüzünde insanların kullukta bulundukları dünya hayatının değerleri ile önemsenmesi, bağlı bulunulması gereken kalıcı değerleri belirliyor.

Başa dön tuşu
Kapalı