FİZİLAL'İL KUR'AN TEFSİRİ

Al-i İmran Suresi’nin 146-200.Ayet Tefsiri – Fizilal’il Kur’an – Seyyid Kutub

KÂFİRLERE TÂBİ OLMAK

146- Nice peygamber var ki, çok sayıda taraftarı kendisi ile birlikte savaştı. Bunlar Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler, yılmadılar ve boyun eğmediler. Allah sabırlıları sever.

147- Onlar sadece “Ey Rabbimiz, günahlarımızı ve davranışlarımızdaki aşırılıklarımızı affeyle, ayaklarımızı kaydırma ve kâfirler karşısında bize yardım et” demişlerdir.

148- Allah da onlara hem dünya kazancını ve hem de ahiret mükâfatının en güzelini verdi. Allah iyi işler yapanları sever.

149- Ey müminler, eğer kâfirlere itaat ederseniz sizleri topuklarınız üzerinde geriye döndürürler de hüsrana uğrarsınız.

150- Oysa Allah’tır sizin mevlânız. O yardım edenlerin en hayırlısıdır.

151- Biz kâfirlerin kalplerine korku salacağız. Çünkü onlar kendilerine hiçbir güç verilmemiş olan nesneleri Allah `a ortak koşmuşlardır. Onların gidecekleri yer Cehennem’dir. Zalimlerin varacağı yer ne fenadır!

152- Allah size verdiği sözü yerine getirdi. Hani size sevdiğinizi (zaferi) gösterdikten sonra bozuluncaya, savaş konusunda görüş ayrılığına düşünceye ve itaatsizlik edinceye kadar müşrikleri kırıp geçiriyordunuz. Kiminiz dünyayı istiyordu, kiminiz de ahireti istiyordu. Sonra sizi deneyden geçirmek için onların başından savdı. Ama yine de sizi affetti. Allah müminlere karşı gerçekten lütuf sahibidir.

153- Hani Peygamber arkanızdan sizi çağırırken, hiç kimseye bakmadan kaçıyordunuz; ne kaybettiğinize ve ne de başınıza gelene üzülmeyesiniz diye Allah sizi kederden kedere uğrattı. Hiç kuşkusuz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

154- Sonra o kederin ardından Allah, üzerinize içinizden bir grubu saran bir güven duygusu, bir uyuklama indirdi. Bir grup da kendi derdi-ne düştü. Bunlar Allah hakkında cahiliye zihniyetini yansıtan, gerçeğe aykırı bir düşünce taşıyorlar ve “Bu işte bizim bir fonksiyonumuz var mı?” diyorlardı. Onlara de ki; “Hayır, bu tamamen Allah’ı ilgilendiren bir iştir.”

Aslında sana açıklayamadıkları bir şeyi içlerinde saklıyorlar. içlerinden “Eğer bu işte bir fonksiyonumuz olsaydı burada öldürülmezdik ” diyorlar. De ki; “Eğer evlerinizde de olsaydınız alınlarına ölüm yazılanlar uzanacakları yerleri yine de boylarlardı.” Allah, gönüllerinizdekini deneyden geçirmek ve kalplerinizdekini arıtmak için bunları başınıza getirdi. Hiç kuşkusuz Allah gönüllerin özünü bilir.

155- İki topluluğun karşılaştığı gün savaştan geri dönenlerinizi şeytan bazı günahkar duyguları yüzünden ayartmaya girişmişti. Ama Allah onları yine de affetti. Hiç kuşkusuz Allah affedici ve halimdir.

156- Ey müminler, yolculuğa çıkan ya da savaşa katılan kardeşleri hakkında “Eğer onlar yanımızda olsalardı ölmezler ya da öldürülmezlerdi” diyen kâfirler gibi olmayınız. Allah bu asılsız saplantıyı onların kalplerine çöreklenen acı bir hayıflanmaya dönüştürdü. Oysa can veren de öldüren de Allah’tır. Hiç kuşkusuz Allah yaptıklarını görür.

157 Eğer Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz, Allah’tan gelecek olan bağışlama ve rahmet, onların biriktirecekleri dünya nimetlerinden daha hayırlıdır.

158- Kuşku yok ki, ölseniz de öldürülseniz de Allah katında toplanacaksınız.

Şu ayetler grubuna araştırıcı bir gözle baktığımızda, kanatlarının canlılık fışkıran bir çok sahneyi, İslâm düşüncesi, insan hayatı ve evrensel yasalara ilişkin temel ve büyük hakikatleri sardığını görürüz. Duygu ve düşünceleri coşturacak düzeyde savaşın hiçbir yönünü dışarda bırakmayacak şekilde; çabuk, canlı, hareketli ve derin bir dokunuşla ele aldığına şahid oluruz. Kuşkusuz bu ayetler; meydana geldiği atmosfer, kendine özgü koşulları ve olayları, beraberindeki ruhsal ve duygusal hareketlerle birlikte, savaşı, canlılık ve gözler önüne serme bakımından, bunca uzunluk ve detaylılıklarına rağmen siyer kitaplarında rastlanan tüm rivayetlerden daha etkindirler. Ayrıca, daha doğru bir düşünceye ulaşmak isteyen ruhlardaki canlı ve hareket halindeki gerçekler yığınını da kanatlarının altına aldığını görürüz.

Bunca sahneyi, bütün bu gerçekleri, bu denli canlı, hareketli ve duygulandırıcı bir tarzda bu kadarcık söz ve ifadeye sığdırmak insanın yapacağı birşey değildir kuşkusuz. Bu gerçeği, üslupların sırlarını ve ifadelerinin gücünü algılayanlar, öncelikle de üslûplarla uğraşan ve ifadenin sırlarını araştıranlar kavrayabilirler:

“Ey müminler, eğer kafirlere itaat ederseniz sizleri topuklarınızın üzerinde geriye döndürürler de hüsrana uğrarsınız.”

“Oysa Allah’tır sizin mevlanız. O, yardım edenlerin en hayırlısıdır.”

Medine’deki kafirler, münafıklar ve yahudiler, müslümanların dirençlerini kırmak, Muhammed’le (salât ve selâm üzerine olsun) birlikte hareket etmenin sonucundan onları korkutmak, savaşın ürkütücü yanlarını, Kureyş müşrikleri ve müttefikleriyle takışmanın sonuçlarını tasvir etmek için müminlerin başlarına gelen yenilgi, ölüm ve yaralanmaları dillerine dolamışlardı. Küfür kalplerin karıştırılması, safların dağılması, güvensizliğin oluşması ve güçlülerle savaşmaya devam etmenin gereğinden kuşkulanmanın yayılmasını istiyordu. Çünkü savaştan el çekmenin hoş gösterilmesi ve zaferi kazanmak üzere olanların barışmaya yanaştırılması için en uygun hava, yenilgi havasıdır. Ayrıca bu atmosfer, kişisel acıların ve bireysel felaketlerin yaygınlaşıp toplumun ve akidenin bünyesini yıkmaya dönüşmesine ve böylece galip güçlere teslim olmaya uygun bir atmosferdir.

Bu yüzden yüce Allah, iman edenleri kafirlere uymaktan sakındırmaktadır. Çünkü kafirlere uymanın sonu kesin zarardır; hiçbir kâr ve yarar söz konusu değildir. Onlara uymak, topukların üzerinde küfre gerisin geriye dönmektir. Mümin, ya küfür ve kafirlerle savaşmak, batıl ve batıla uyanları defetmek suretiyle yoluna devam edecek ya da Allah korusun topukları üzerinde küfre dönecektir. Müminin konumunu ve dinini koruyarak ikisinin arasına pasif bir pozisyonda bulunması imkansızdır. İnsan böyle düşünebilir. Yenilginin ardından, yara ve berenin etkisiyle, güçlü galiplerle savaşmaktan vazgeçip, onlarla barış yapabileceğini, bununla beraber dinini, akidesini, imamı ve varlığını koruyabileceğini sanabilir. Bu, kof bir vahimdir. Böyle bir durumda ileriye atılmayanın, geriye dönmesi kaçınılmazdır. Küfür, şerr, sapıklık ve tağutlarla savaşa tutuşmayanın, horlanıp geriye dönerek; küfür, şerr sapıklık, batıl ve tuğyana dönmesi zorunlu bir sonuçtur. Bir kişinin akidesi ve imanı, onu kafirlere uymaktan, onları dinlemekten ve onlara güvenmekten alıkoyamıyorsa bu durumu o kişinin gerçekte daha ilk andan itibaren iman etmediğini gösterir. Akide sahibinin, akidenin düşmanlarına dayanması, onların desiselerine kulak vermesi ve direktiflerine uyması ruhsal bozgun belirtisidir. Yenilgi baş gösterdimi de sürecektir. Artık kimse onu sonuçta yenilmekten, topukları üzerinden küfre dönmekten alıkoyamaz. İlk adımlarını atarken bu kötü sonuca varacağını zannetmese de… Mümin, akidesi ve yönetilmesi bakımından, dininin ve önderliğinin düşmanlarına danışma gereğini duymaz. Bir kere onları dinlerse fıtri ve pratik bir olgu olarak artık topukları üzerinde irtidat yolunu tutmuş demektir. İşte yüce Allah, müminleri uyarmakta, bundan sakındırmakta ve iman adına onlara seslenmektedir:

“Ey müminler, eğer kafirlere itaat ederseniz sizleri topuklarınızın üzerinde geriye döndürürler de hüsrana uğrarsınız.”

Topukların üzerinden, imandan küfre dönme yıkımından daha büyük zarar var mı? İman zararından sonra hangi kazanç olabilir ki?

Şayet kafirlere uymaya eğilim göstermenin nedeni, onlardan bir koruma ve yardım beklentisi ise, bu bir vehimdir. Ayetlerin akışı, yardım ve korumanın gerçeğini hatırlatarak bunu da reddediyor:

“Oysa Allah’tır sizin mevlanız. O, yardım edenlerin en hayırlısıdır.”

Müminlerin dostluk ve yardım bekleyecekleri merci burasıdır. Allah’ın dost olduğu kimse için O’nun yarattıklarının birinin dostluğuna gerek varmı? Yardımcısı Allah olanın, kulların yardımına ihtiyacı olur mu?

Ayetlerin akışı, müslümanların kalplerini sağlamlaştırmak için kendisine hiçbir otorite, güç ve kuvvet indirilmeyen şeyleri Allah’a ortak koşmalarından dolayı düşmanlarının kalplerine korku salındığını müjdeliyerek bunun ahirette hazırlanan azaptan önce olacağını bildirerek sürmektedir:

“Biz kafirlerin kalplerine korku salacağız. Çünkü onlar kendilerine hiçbir güç verilmemiş olan nesneleri Allah’a ortak koşmuşlardır. Onların gidecekleri yer Cehennemdir. Zalimlerin varacağı yer ne fenadır.”

Kafirlerin kalplerine korku salınacağına ilişkin Ulu, Kâdir ve Kahhar olan Allah’ın verdiği söz, savaşın sonu için bir garanti, düşmanlarının yenilgisi ve dostlarının zaferi için bir güvencedir.

Küfrün, imanla karşılaştığı her savaş için geçerlidir bu vaad. Küfredenlerin, korkmadan ve Allah tarafından kalplerine atılan dehşet duygusu harekete geçmeden müminlerle karşılaştıkları vaki değildir. Ancak önemli olan, müminlerin kalplerinde iman ve birtek Allah’a dostluk duygusu gerçeğinin bulunmasıdır. Bu dostluğa sıkı sıkıya bağlı bulunmaları, Allah’ın ordusunun galip olacağı gerçeği konusunda her türlü söylenti ve kuşkudan soyutlanmaları ve kâfirlerin, yeryüzünde Allah’ı aciz bırakamayacakları gibi O’ndan kurtulamayacaklarını da bilmeleridir. Görünüşte bu gerçeğe aykırı bir durum belirdiğinde de Allah’ın ayette geçen sözüne içtenlikle güvenip buna göre hareket etmeleri gerekir. Çünkü, Allah’ın sözü, insanların gözlerinin gördüğü ve akıllarının değerlendirdiği herşeyden daha doğrudur.

Kâfirler korkacaklardır. Çünkü kalpleri gerçek bir dayanaktan yoksundur. Çünkü onlar ne bir güce ne de güçlü birine dayanmaktadırlar. Onlar hiçbir güçleri olmayan tanrılarını Allah’a ortak koşmaktadırlar. Çünkü yüce Allah, bu tanrılara hiçbir güç bahşetmemiştir.

“Kendisine hiçbir güç verilmemiş olan nesneler…” deyimi bazen iddia edilen tanrıları, bazen de kof inançları vasıflandırmak için Kuran’da sıkça rastladığımız köklü ve temel bir gerçeğe işaret eden derin anlamlı bir deyimdir.

Kuşkusuz, herhangi bir düşünce, inanç, kişi veya kuruluş, taşıdığı gizli güç ve caydırıcı otorite oranında, yaşar, hareket alanı bulur ve etkinlik gösterebilir. Bu güç; içindeki “Hakk” mefhumu ile, yani Allah’ın tüm evreni dayandırdığı temeller ve evrende yürürlükte olan Allah’ın koyduğu yasalara uygunluk derecesi ile ölçülür. Bu “Hakk” olma mefhumunu içermesi ile yüce Allah, varlık aleminde gerçek anlamda faal ve etkin olan güç ve otoritesinden ona bahşedecektir. Aksi takdirde, görünürde parlak ve heybetli görünse de son derece hafif boş, zayıf ve çürük olacaktır bu güç.

Müşrikler, (Allah’tan) başka tanrıları çeşitli şekillerde Allah’a ortak koşarlar. Öncelikle, uluhiyetin özelliklerinden herhangi bir şeyi Allah’tan başkasına vermekle meydana gelir bu şirk. Bu özellik, kanun koyma, hayat tarzları ve toplumsal düzenleri için başvurdukları değerleri belirlemek için bu kanunlara uymaya ve bu değerleri benimsemeye zorlamak şeklinde kullar üzerinde kullara egemenlik hakkı tanımaktır. Bu özelliklerin kapsamında bulunan ve onlardan bir parça sayılan sembolik ibadet sorunu bundan sonra gelir.

Peki bu tanrılar, Allah’ın şu evreni dayandırdığı “hakk”tan neye sahip bulunuyorlar? Kuşkusuz yüce Allah, şu evreni sadece bir olan yaratıcısına dayanması için yaratmıştır. Bütün bu yaratıkları da, ortak koşmaksızın kendisine kullukta bulunmaları, hiç tartışmasız kanun ve değerler konusunda sadece kendisine başvurmaları ve O’na bir başkasını eş koşmadan hakkıyla kendisine kulluk etmeleri için yarattı. Bunun için, kapsamlı anlamıyla Tevhidin dışına çıkan herşey, dayanıksız ve boştur. Evrenin yapısındaki gizli “hakk”tan yoksundur. Bu yüzden de çürük ve cılızdır. Ne bir güç ne de bir otoriteye sahiptir. Hayatın akışında hiçbir etkisi söz konusu değildir. Hatta hayat öğelerine ve hayat hakkına da sahip değildir.

İnanç ve düşünce konusunda kendilerine hiçbir güç verilmeyen Tanrıları Allah’a ortak koştuklarından dolayı müşrikler, zayıflık ve boşluğa dayanmaktadırlar. Onlar sonsuza kadar hor ve zayıf çığırtkanlar olacaklardır. Mutlak güç sahibi gerçeğe dayanan müminlerle karşılaştıklarında içlerini hep bir korku saracaktır onların.

Hakk ile batılın karşılaştığı her durumda bu vaadin doğruluğunu buluruz. Kaç kere, silahsız hakk karşısında son derece silahlanmış olarak dikilen batıl, korkaklar gibi büzülmüş, bunca silahlı kalabalığa rağmen her hareketten ve her sesten dolayı titremiştir. Hakk hareket edip saldırıya geçince de, bunca kalabalığına ve hakkın azlığına rağmen Allah’ın vaadini doğrularcasına batılın saflarında; dehşet, korku, parçalanma ve bozgun baş göstermiştir.

“Biz kafirlerin kalplerine korku salacağız. Çünkü onlar kendilerine hiçbir güç verilmemiş olan nesneleri Allah’a ortak koşmuşlardır.”

Bu dünyadaki halleri… Ya ahirette?.. Orada da zalimlere yakışan acıklı ve fenâ bir sonuç beklemektedir onları…

“Onların gidecekleri yer de Cehennemdir Zalimlerin varacağı yer ne fenadır.”

İşte bu noktada ayetlerin akışı müslümanlara, Uhud savaşındaki bu vaadin doğruluğunu belgeleyen kanıtlara çevrilmektedir. Çünkü savaşın başında zafer onların olmuştu. Müşrikler birer birer öldürülüyordu. Arkalarında birçok ganimet bırakarak kaçmaya başlamışlardı. Bayrakları da yere düşmüş ve bir kadın kaldırıncaya kadar kimse de buna el atmamıştı. Ganimete karşı okçuların nefislerinde zaaf belirip, aralarında çekişerek Peygamberleri ve komutanları Resulullah’ın (salât ve selâm üzerine olsun) emrine karşı gelmeyinceye kadar müslümanların zaferi yenilgiye dönüşmemişti. Burada ayetler dikkati; sahneleri, mekânları, olayları ve koşullarıyla savaşın içine çekmektedir:

“Allah size verdiği sözü yerine getirdi. Hani size sevdiğinizi (zaferi) gösterdikten sonra bozuluncaya, savaş konusunda görüş ayrılığına düşünceye ve itaatsizlik edinceye kadar müşrikleri kırıp geçiriyordunuz. Kiminiz dünyayı kiminiz de ahireti istiyordu. Sonra sizi deneyden geçirmek için onların başından savdı. Ama yine de sizi affetti. Allah müminlere karşı gerçekten lütuf sahibidir.”

“Hani peygamber arkanızdan sizi çağırırken, hiç kimseye bakmadan koşuyordunuz, ne kaybettiğinize ve ne de başınıza gelenlere üzülmeyesiniz diye Allah sizi kederden kedere uğrattı. Hiç kuşkusuz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”

“Sonra o kederin ardından Allah içinizden bir grubu saran üzerinize bir güven duygusu ve bir uyuklama indirdi. Bir grup da kendi derdine düştü. Bunlar Allah hakkında cahiliyye zihniyeti yansıtan gerçeğe aykırı bir düşünce taşıyorlar ve bu işte bizim bir fonksiyonumuz var mı? diyorlardı. Onlara de ki; Hayır, bu tamamen Allah’ı ilgilendiren bir iştir. Aslında sana açıklayamadıkları birşeyi içlerinde saklıyorlar. İçlerinden, `Eğer bu işte bizim bir fonksiyonumuz olsaydı burada öldürülmezdik’ diyorlar. De ki; `Eğer evlerinizde de olsaydınız alınlarına ölüm yazılanlar uzanacakları yerleri yinede boylarlardı. Allah gönüllerinizdekini denemek ve kalplerinizdekini arındırmak için bunları başınıza getirdi. Hiç kuşkusuz Allah gönüllerin özünü bilir.”

“İki topluluğun karşılaştığı gün, savaştan geri dönenlerinizi şeytan bazı günahkâr duyguları yüzünden ayartmaya girişmişti. Ama Allah onları yine de affetti. Hiç kuşkusuz Allah, affedici ve Halim’dir.”

Kuşkusuz, burada Kur’an’ın ifade tarzı, meydandaki hiçbir hareketi, ruhlardaki hiçbir duyguyu, yüzlerdeki hiçbir çizgiyi ve vicdanlardaki hiçbir devinimi belirtmeksizin geçmeyecek şekilde savaş sahnesinin ve zaferle yenilginin dönüşümünün eksiksiz bir tablosunu çizmektedir. İbareler, bir film şeridi gibi gözler önünde geçmekte ve her harekette yepyeni ve canlı bir tablo taşımaktadır. Özellikle dağa tırmanmayı, panik ve dehşet içinde kaçış hareketini ve Resulullah,ın (salât ve selâm üzerine olsun) savaştan dönüp kaçanları ve korkudan dağa tırmananları çağırmasını tasvir etmesinin yanında nefislerin hareketini, müslümanlarda meydana gelen çalkalanma, çeşitli duygular, heyecanlar ve arzuları da tasvir etmektedir. Bunca hareketli ve canlı tablonun yanında, Kur’an’ın üslûbunun ve olağanüstü eğitim metodunun belirmesini sağlayan şu direktifler ve hükümler yer almaktadır:

“Allah size verdiği sözü yerine getirdi. Hani size sevdiğinizi (zaferi) gösterdikten sonra bozuluncaya, savaş konusunda görüş ayrılığına düşünceye ve itaatsizlik edinceye kadar müşrikleri kırıp geçiriyordunuz.”

Bu durum, ganimet duygusuna kapılmadan önce müslümanların müşrikleri doğradıkları ya da köklerini kuruttukları, savaşın başlangıcındaydı. Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) onlara “Sabrettiğiniz sürece zafer sizindir.” demişti. Böylece yüce Allah Peygamberinin dilinden verdiği vaadi doğrulamıştı:

“Kiminiz dünyayı istiyordu, kiminiz de ahireti istiyordu…”

Bu ifade, okçuların durumunu belirtmektedir. Onlardan bir grup ganimet arzusu karşısında zaaf göstermiş, onlarla, Resulullah’ın emrine mutlak itaat etmenin gerektiği görüşünde olanlar arasında çekişme baş göstermiş ve sevdikleri zaferin belirdiğini gözleriyle gördükten sonra isyan etmeye kadar götürmüşlerdi işi. Böylece iki gruba ayrılmış oldular. Bir kısmı dünya ganimetini, diğer bir kısmı da ahiret sevabını istiyordu. Artık kalpleri dağılmış, saflarda ve hedefte birlik diye birşey kalmamıştı. Ganimet arzusu ihlâs cilâsını ve akide savaşlarında bulunması kaçınılmaz olan mutlak dünya malından soyutlanma duygusunu gidermişti. Çünkü akide savaşı başka savaşlara benzemez. Bu savaş, hem savaş alanında hem vicdan da sürmektedir. Vicdandaki savaş kazanılmadan savaş alanında zafer elde etmek mümkün değildir. Bu, Allah için yapılan bir savaştır. Bu yüzden nefsini Allah için arındırmadıkça yüce Allah kimseye zafer nasip etmez.

Allah’ın sancağını yükselttikleri ve O’na dayandıkları halde, ortada bir kapalılık, bozukluk ve karışıklık olmaması için, yükselttikleri sancak adına herşeyden arınıp temizlenmedikçe yüce Allah zafer bahşetmez. Kuşkusuz, açıkca batıl sancağını yükselten batıl taraftarları -Allah’ın bildiği bir hikmetten ötürü- galip gelmişlerdir. Ancak, akide sancağını yükselttikleri halde, içtenlikle O’nun adına herşeyden soyutlanmayanlara yüce Allah, arındırıp temizlemek için onları denemedikçe ebediyyen zafer bahşetmez. Kur’an’ın savaş alanındaki konumlarına işaret ederken müslüman kitleye göstermek istediği budur. Kaypak ve kararsız tutumlarının meyvesi olan acı bir yenilgi ve açık bir yara almış bulunan müslüman kitleye yüce Allah, bunu öğretmek istiyordu.

“…Kiminiz dünyayı istiyordu, kiminiz de ahireti istiyordu.”

Kur’ana Kerim, bizzat müslümanların kendi kalplerinde varlığından habersiz oldukları gizli duygulara ışık tutmaktadır. Abdullah İbn-i Mes’ud (Allah O’ndan razı olsun) şöyle der: “Uhud günü bizim hakkımızda “Kiminiz dünyayı istiyordu, kiminiz de ahireti istiyordu” ( İbn-i Kesir, tefsirinde rivayet eder ve “İbn-i Mes’ud dışında başka yollardan da rivayet edilmiştir” der. İbn-i Mürdeveyh de tefsirinde bunu rivayet etmektedir.) ayeti inene kadar Resulullah’ın ashabından birinin dünyayı istediğini görmemiştim.” Böylece Kur’an, kalpleri ve içindekilerini açıp önlerine koymakta, bir dahaki sefere sakınmaları için yenilginin nereden geldiğini göstermektedir onlara.

Aynı zamanda, karşılaştıkları acıların ve açık sebeplerinden dolayı meydana gelen olayların arka plândaki Allah’ın hikmet ve tedbirinin bir tarafını da onlara göstermektedir.

“…Sonra sizi deneyden geçirmek için onların başından savdı.”

Kuşkusuz, orada insanların fiillerinin arkasında, Allah’ın takdiri yeralıyordu. Zaaf gösterip aralarında çekişerek isyan edince yüce Allah, güçlerini, heybetlerinï ve müşrikler karşısındaki dikkatlerini giderdi. Okçuları geçitten geri döndürdü, savaşçıları savaş alanından çevirdi ve böylece hep birlikte kaçmaya başladılar. Bütün bunlar, onları denemek için hazırladığı plana göre meydana geliyordu. Kalplerin gizliliklerini ortaya çıkarmak, ruhları arındırmak ve değineceğimiz gibi safları belirlemek için; zorluk, korku ve yenilgi, öldürülme ve yaralanma ile deniyordu onları yüce Allah.

Böylece, olaylar sebeplerin sonucu meydana geldiği gibi müslümanların kendi hesaplarına göre planlanmış olarak canlanıyordu. Ancak hiçbiri diğeriyle çakışmadan oluyordu bunların. Her olayın bir sebebi ve her sebebin arkasında, latif ve herşeyden haberdar olan Allah’ın plânı vardır.

“…Ama yine de sizi affetti.”

Sizde meydana gelen zaaf, çekişme ve isyanı bağışladığı gibi savaştan kaçışınızı, dönmenizi ve irtidatınızı da bağışladı. Kendisinden bir lütuf ve minnetle yaptı bunu. Çünkü kötü bir niyet ve hatada ısrar söz konusu olmayıp beşeri zaaftan kaynaklanıyordu bu hal. Allah’a iman, O’na teslim olmak, önderliğinize ve Allah’ın iradesine teslim olmak çerçevesinde de hata edebilir, zaaf gösterebilirdiniz.

“…Allah müminlere karşı gerçekten lütuf sahibidir.”

O’nun metoduna uydukları, O’na kulluk üzere bulundukları, uluhiyetin özelliklerinden herhangi bir şeyi kendileri için iddia etmedikleri, metod, düzen, değer ve ölçülerini O’ndan başkasından almadıkları sürece onları bağışlamak Allah’ın lütfundandır. Onlardan bir hata meydana geldiğinde, zaaf acizlik ya da sürçme ve başka bir nedenden dolayı meydana geleceğinden; deneme, arınma ve ihlâstan sonra Allah’ın bağışlamasıyla karşılaşacaklardır…

Aşağıdaki ayet-i kerime yenilginin canlı ve hareket halindeki bir tablosunu gözler önüne getirecektir:

“Hani peygamber arkanızdan sizi çağırırken, hiç kimseye bakmadan kaçıyordunuz.”

Sahnedeki olgunun duygularında derinleşmesi, zaaf, çekişme ve isyan sonucu kendilerinden kaynaklanan davranış ve sonucundan mahcup olup utanmaları için… İbare, birkaç kelimeyle duygusal ve ruhsal hareketlerinin tablosunu çizmektedir. Sahnede büyük bir korku dehşet ve panik içinde dağa tırmanıyorlar. Öyle ki biri diğerine bakamıyor. Çağırınca cevap veremiyor. Üstelik, kalplerini ve ayaklarını titreten “Muhammed öldürüldü” şayiasından sonra, yaşadığına inandırmak için Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) da arkalarından çağırıp duruyordu. Bu, şu kadarcık kelimede gözler önüne getirilen mükemmel bir sahnedir.

Sonuçta yüce Allah, kaçırdıklarına sevinmemeleri ve başlarına gelene üzülmemeleri için kaçmak, kendileri kaçtıkları halde arkalarında direnen sevgili Peygamberini bırakmak ve böylece birtakım yaralar almasına ve üzülmesine neden olduklarından dolayı onların ruhlarına üzüntü salmakla cezalandırıyor. Başlarından geçen bu deney Peygamberinin başına gelen bu acı -ki bu, kendilerine isabet eden herşeyden daha ağır geliyordu- ruhlarını kaplayan bu pişmanlık ve uğradıkları bu üzüntü… Kaçırdıkları bunca menfaati ve başlarına gelen bunca sıkıntıyı küçümsemelerini sağlayacaktır:

“Ne kaybettiğinize ve ne de başınıza gelene üzülmeyesiniz diye Allah sizi kederden kedere uğrattı…”

Allah, bütün gizliliklerden haberdardır. Sizin yaptıklarınızın hakikatini ve davranışlarınızın nedenini hakkıyla bilir:

“Hiç kuşkusuz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”

Yenilginin, korku ve dehşetini, Rabblerine ve Peygamberlerine dönen mümin ruhlarda yereden hayret verici bir güven duygusu takip etmişti. Kendilerini, büsbütün kaplayan tatlı bir uykuya teslim etmişlerdi. Bu olağanüstü mucize ifade edilirken, tıkırtısı ve gölgesiyle bu güven ve sükûn atmosferini tasvir etmesi için istikrar, incelik ve yumuşaklık saçıyor adeta.

“…Sonra o kederin ardından Allah üzerinize içinizden bir grubu saran bir güven duygusu bir uyuklama indirdi.”

Bu, o mümin kullarını kuşatan ilahi rahmetin sonucu meydana gelen olağanüstü bir mucizedir. Çünkü, bir an için de olsa, korkup kaçışan yorgunları uyku bürüdü mü, bünyelerinde büyü etkisini yapar, onları yeniden yaratır ve niteliği bilinmeyen bir şekilde bünyelerine güven duygusunu serper. Bunu, sıkıntı ve zorluk anında denediğimden söylüyorum. O anda, insanın kısır ifadesinin tasvir edemeyeceği şekilde yüce Allah’ın kuşatıcı ve derin rahmetini hissetmiştim.

Tirmizi, Nesei ve Hakim, Hammad b. Seleme’nin hadisinden, O da Enes’ten, O da Ebi Talha’dan şöyle rivayet ederler: Ebu Talha der ki: “Uhud günü başımı kaldırıp baktığımda onlardan kabuğuna çekilip uyuklamayan biri yoktu.”

Ebu Talha’dan yapılan bir başka rivayette “Uhud günü saflarda iken bizi bir uyku basmıştı. Öyle ki kılıcım elimden düşer gibi oluyor ben de tutuyordum. Tekrar düşüyor tekrar tutuyordum” der.

KENDİLERİNİ DÜŞÜNENLER

Diğer gruba gelince onlar; nefisleri kendilerini uğraştırıp daha çok ilgilendiren, cahiliye düşüncelerinden tamamen kurtulamayan, nefislerini içtenlikle Allah’a teslim etmeyen, bütün benlikleriyle O’nun kaderine teslim olmayan, başlarına gelenin imtihan ve arınma için olduğu, yoksa yüce Allah dostlarını düşmanlarına karşı yalnız bırakmayacağı konusunda mutmain olmayan ve yüce Allah’ın, küfür, şer ve batıla nihai galibiyet ve tam zafer vermeyi takdir etmediğine güvenmeyen imanı sarsılmış kimselerdir:

“…Bir grup da kendi derdine düştü. Bunlar Allah hakkında cahiliye zihniyeti yansıtan gerçeğe aykırı bir düşünce taşıyorlar ve `Bu işte bizim bir fonksiyonumuz var mı?’ diyorlardı.”

Bu akide, mensuplarına, hiçbir şeyin kendilerine ait olmadığını, tamamen Allah’a ait olduklarını, O’nun yolunda cihada çıktıklarında O’nun için çıktıklarını, O’nun için hareket ettiklerini, O’nun için savaştıklarını, bu cihadda, kendilerine ait başka bir amacın söz konusu olmadığını, Allah’ın kaderine teslim olduklarını, ne şekilde olursa olsun bu kaderden geleni hoşnutluk ve teslimiyetle karşılamalarını öğretmektedir.

Sadece kendilerini düşünenler ve şahıslarını düşünce, değerlendirme, ilgi ve uğraşlarının ekseni durumuna getirenlere gelince bunların ruhlarında iman gerçeği olgunlaşmamıştır. İşte Kur’an’ın burada sözünü ettiği grup bunlardandır. Bunların nefisleri kendilerini uğraştırmış ve sadece kendilerini düşünecek duruma gelmişlerdi. Düşüncelerinde, açığa kavuşmayan bir iş yüzünden kaybettiklerini sanarak büyük bir sıkıntı ve kararsızlık içinde bocalamaktaydılar. İstemeden savaşa itildiklerini, buna rağmen acı bir sınav verdiklerini, öldürülme, yara ve acılardan oluşan ağır bir bedel ödediklerini düşünüyorlardı. Allah’ı gerçek anlamda tanımıyorlardı. Bu yüzden cahiliyede olduğu gibi O’nun hakkında haksız zan yürütüyorlardı. Kendilerine birşey düşmeyen, ancak ölüp yaralanmaları için sürüklendikleri savaşta kaybolacaklarını düşünmeleri, Allah hakkında besledikleri haksız zandan kaynaklanıyordu. Allah’ın, kendilerini yardım edip kurtarmayacağını ve aksine düşmanlarının eline bir kurban gibi teslim edeceğini düşünüyorlardı.

“…Bu işte bizim bir fonksiyonumuz var mı?” diye sormaları bu yüzdendi. Bu sözleri, kumanda ve savaş çizgisine karşı geldiklerini göstermektedir. Bunlar Medine’den çıkmama görüşünde olup Abdullah b. Ubeyy ile birlikte geri dönmedikleri halde kalpleri bir türlü istikrar ve güvene kavuşmamış kişiler olabilirler.

Ayetlerin akışı, kuşku ve zanlarını sunmayı bitirmeden önce, sordukları işin aslını düzeltmek ve gerçeğini yerleştirmek için şu sözlerini ele âlmaktadır:

“Bu işte bizim bir fonksiyonumuz var mı? Onlara de ki; Hayır, bu tamamen Allah’ı ilgilendiren bir iştir.”

Bu işte kimseye birşey yok. Ne kendilerine ne de başkalarına… Bundan önce Peygamberine şöyle demişti yüce Allah: “Bu işten sana hiçbir şey yoktur.”·(Al-i İmran suresi; 128) Bu dinin işi, yeryüzünde onu yerleştirmek ve düzenini kurma meselesi, kalpleri ona yöneltme konusu… Bunların tümü Allah’ın işidir. Görevlerini yapmak, biatlarına sadık kalmaktan başka bu işte insanın hiçbir müdahalesi söz konusu değildir. Sonrasında Allah, ne şekilde dilemişse öyle olur herşey.

Ayet-i kerime böylece, kuşku ve zanlarını sunmadan önce ruhlarının gizlediklerini açığa çıkarmaktadır:

“Aslında sana açıklayamadıkları şeyi içlerinde saklıyorlar.”

Ruhları, vesvese ve kuşkularla doludur. Karşı gelme ve inatçılıkla kuşatılmıştır. “Bu işte bize birşey var mı?” diye sormaları, istemeden bu sonuca geldikleri düşüncesinde olduklarını göstermektedir. Bunun altında kötü idarenin kurbanı olduklarını, şayet savaşı kendileri idare etmiş olsalardı bu sonuca layık olmayacakları düşüncesi yatmaktadır.

“Eğer bu işte bizim bir fonksiyonumuz olsaydı burada öldürülmezdik, diyorlar.”

Bu, yenilgiyle yüzyüze geldiklerinde, yenilginin acılarına katlanmak zorunda kaldıklarında, bedelin düşündüklerinden de ağır olduğunu anladıklarında, vicdanlarına baktıklarında, sorunun açık ve oturmuş olmadığını algıladıklarında, kumandanın uygulamalarının ve bu işte bir yetkileri olsaydı böyle olmayacaklarını zannettiklerinde, akide için herşeyden soyutlanmamış tüm ruhlarda depreşen bir vesvesedir. Böyle olunca da düşüncelerindeki bu bulanıklıkla, olayların arkasında Allah’ın elinin ve imtihanda O’nun hikmetinin olduğunu düşünmeleri mümkün değildir. Onların değerlendirmesine göre sorun zarar üstüne zarar kayıp üstüne kayıptır.

İşte bu noktada bütün işler hakkında derin bir düzeltme yeralmakta ve arkasından hayat, ölüm ve sınamanın gerisindeki gizli hikmet hakkında doğru düşünce gelmektedir:

“De ki; `Evlerinizde de olsaydınız alınlarına ölüm yazılanlar uzanacakları yerleri yine de boylarlardı. Allah gönüllerinizdekini denemek, kalplerinizdekini arıtmak için bunları başınıza getirdi. Hiç kuşkusuz Allah gönüllerin özünü bilir.”

De ki; şayet siz; evlerinizde olsaydınız, komutanın çağrısına uymayıp savaşa çıkmasaydınız ve her işinizi kendi değerlendirmenize göre yapsaydınız yine de öldürülmesi yazılanlar öldürülecekleri yeri boylarlardı. Herkesin belirli bir eceli vardır, öne alınmadığı gibi ertelenmez de. Aynı şekilde, herkesin belirtilmiş bir yeri vardır, oraya gelip ölmesi kaçınılmazdır. Ecel yaklaştığında, eceli gelen kendi ayaklarıyla ona koşar, öleceği yere kendi adımlarıyla varır. Belirlenen eceline kimse zorla sürüklemez onu, ayrılan ölüm yerine de kimse itmez.

Şu ifadeye bakın: “.. Yatacakları yer”… Buna göre bedenlerinin yere değip rahatladığı, adımların sustuğu ve yeryüzünde dolaşanların sonuçta geldikleri kabir bir yataktır. Hiçbir zaman kavrayamadıkları ancak kendilerini kavrayan ve kendilerini diledikleri gibi idare eden gizli bir etken tarafından sürüklendikleri bir yatak… Bu güçlü etkene teslim olmak kalp için daha huzur verici, ruh için daha sakinleştirici ve vicdan için daha rahatlatıcıdır.

Kuşkusuz bu, arka planda gizli bir hikmeti bulunan Allah’ın kaderidir:

“Allah gönüllerinizdekini deneyden geçirmek ve kalplerinizdekini arıtmak için bunları başınıza getirdi.”

Göğüslerdekini açığa vuran, kalplerdekini gideren ve gerçeğini abartısız ortaya çıkaran sınama gibi bir mihenk yoktur. Sınamak; gerçeği ortaya çıkarmak için göğüslerde bulunanları denemek ve bildirmektir. Bu, içinde bir bozukluk ve çürüklük bırakmayacak şekilde kalpleri temizleme ve tasfiye operasyonudur. Ayrıca, içinde bir karışıklık ve kapalılık bırakmaksızın düşüncenin sahihleşip parlamasını sağlar sınav zorluğu.

“Hiç kuşkusuz Allah gönüllerin özünü bilir.”

Göğüslerde bulunanlar; onlar için gerekli gizli sırlardır. Bunlar orada gizlenir, sürekli nefse eşlik ederler. Bunları açığa çıkarmadığı gibi gün yüzüne de çıkarmaz. İşte Allah, göğüslerde bulunan bütün bunları bilir. Ancak yüce Allah, olayları hareketlendirip ortaya çıkarmadıkça insanların bilmesinin imkansız olduğu bu sırları onlara da öğretmeyi dilemektedir.

Savaş alanında iki topluluğun karşılaştığı gün yenilip kaçanların içlerinde bulunanı yüce Allah biliyordu. İşledikleri bir günah yüzünden zaaf gösterip geri dönmüşlerdi. Bu yüzden ruhları sarsılmıştı. Şeytan da bu gedikten ruhlarına musallat olmuş ve onları kaydırmak istemişti. Onlar da kayıp düşmüşlerdir:

“İki topluluğun karşılaştığı gün, savaştan geri dönenlerinizi şeytan bazı günahkâr duyguları yüzünden ayartmaya girişmişti. Ama Allah yine de sizi affetti. Hiç kuşkusuz Allah affedici ve Halim’dir.”

Bu ayette, Resulullah’ın (salât ve selâm üzerine olsun) kendilerini paylarından yoksun bırakacağı düşüncesine kapıldıkları gibi ganimet arzusuna kapılan okçulara özel bir işaret vardır. Yaptıkları buydu. Ve şeytan da bununla onları kaydırmak istemişti.

Okçulara işaret yanında; hata işleyen, gücündeki dayanıklılığı yitiren, Allah’la olan bağını gevşeten ölçü ve dayanaklarını terkeden, Allah’la bağını ve O’nun hoşnutluğuna olan bağlılığını bir kenara attığından dolayı kuşku ve vesveselere geniş bir alan bırakan her insan nefsinin düşeceği durumu belirleyen genel bir tasvir söz konusudur burada. Böyle bir durumda şeytan, bu nefsi etkilemek için kolaylıkla kendisine yol bulur. Bu nefsi taşıyan insanı dayanaktan yoksun bırakır artık.

Peygamberlerle birlikte düşmanlar karşısında savaşan ve sadece Rabb’e kul olanların öncelikle günahlardan istiğfar etmesinin sebebi buydu. Bu istiğfar, onları Allah’a döndürmüş, O’nunla bağlarını güçlendirmiş, kalplerindeki kararsızlığı silmiş, orâdaki vesveseleri kovmuş, şeytanın girdiği, Allah’tan kopma, O’nun korumasından uzaklaşma gediğini kapatmıştır. Çünkü şeytan; bu gedikten girerek kendilerini kurtaracak koruyucudan fersah fersah uzaklaştırıp bataklıkta bir başına bırakana kadar tekrar tekrar ayaklarını kaydırmaya çalışmaktadır.

Burada yüce Allah, ràhmetinin kendilerine kavuştuğunu, şeytanın onları kendisinden koparmaya izin vermediğini, dolayısıyle kendilerini bağışladığını bildirmektedir. Burada kendisini onlara -Çok bağışlayan- Gafûr, ve Yumuşaklık sahibi- Halîm olarak tanıtmakta. Ruhlarında O’na yönelme ve bağlılık olduğunu; azgınlık, kopukluk ve kaçaklık duygusunun fıtratlarında olmadığını bildiğini ve böylece hata işleyenleri kovmayıp onları cezalandırmada da acele etmediğini bildirmektedir.

Ölüm ve hayata ilişkin yüce Allah’ın kaderi ve bu konuda kâfir ve münafıkların kötü düşüncelerinin gerçek mahiyetinin açıklanması, müminlere bunlar gibi düşünmemelerine ilişkin bir çağrıyla son bulmaktadır. Ayetlerin akışı müminleri, başka değerlere, acı ve fedakarlıkları daha iyi değerlendiren ölçülere yöneltmektedir:

“Ey müminler, yolculuğa çıkan ya da savaşan kardeşleri hakkında `Eğer onlar yanımızda olsalardı ölmezlerdi ya da öldürülmezlerdi’ diyen kafirler gibi olmayız. Allah bu asılsız saplantıyı onların kalplerine çöreklenen acı bir hayıflanmaya dönüştürdü. Oysa can veren de öldüren de Allah’tır. Hiç kuşkusuz Allah yaptıklarınızı görür.”

“Eğer Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz Allah’tan gelecek. olan bağışlanma ve rahmet onların biriktirdikleri dünya nimetlerinden daha hayırlıdır.

Kuşku yok ki ölseniz de öldürülseniz de Allah katında toplanacaksınız.”

Bu ayetlerin, savaş konusuyla olan ilişkilerinden de anlaşılacağı gibi bu sözler, savaş öncesinde geri dönen münafıklar ile müslümanlarla ilişki ve yakınlıkları bulunan ve ancak henüz İslâm’a girmemiş Medine’li müşriklere aittir. Böylece bu müşrikler, Uhud’da şehid düşenlerin yakınlarının kalplerine; hasret ve öldürülmelerinin, savaşa çıkmalarının sonucu olduğuna ilişkin bir duyguyu yaymaya çalışıyorlardı. Kuşkusuz bu tür fitneler ve kanlı hicranlar müslüman saflarda; karışıklık ve çalkalanmalara neden olur. Bu yüzden düşünceleri düzeltmek ve tuzakları kuranların boyunlarına geçirmek için bu Kur’anî açıklama yer almaktadır.

Kafirlerin “Eğer yanımızda olsalardı ölmez veya öldürülmezlerdi” sözleri; bolluğu ve darlığıyla tüm hayat ve hayattaki olaylara yön veren kanunlara ilişkin akide sahibi ile ondan yoksun olanın düşünceleri arasındaki temel farkı ortaya çıkarmaktadır. Akide sahibi, Allah’ın kanunlarını kavramış, O’nun iradesini algılamış ve O’nun kaderine güvenmiştir. Allah’ın yazdığından başkasının kendisine isabet etmeyeceğini çok iyi bilmektedir.

Başına birşey gelmişse bu onun kendi hatasından kaynaklanmaktadır. Kendisi için takdir edilmeyen bir şeyin de başına gelmesi söz konusu değildir. Bu yüzden, zorluk anında feryadı basmadığı gibi bolluk karşısında da şımarmaz. Ne bunun ne de şunun için ruhunda bir sıkıntı hissetmez. İş olup bittikten sonra, “bu şekilde” korunmak ya da “şöyle” kazanmak için “böyle” yapmadığına üzülmez. Değerlendirme, planlama, görüş bildirme ve danışmanın zamanı harekete geçmeden öncedir. Kendi bilgisi ve Allah’ın emir ve nehiylerinin sınırları içinde değerlendirip plânladıktan sonra harekete geçtiğinde meydana gelen herşeyi; güven, hoşnutluk ve teslimiyetle karşılar. Çünkü mümin, meydana gelen herşeyin Allah’ın kaderi, planı ve hikmeti uyarınca meydana geldiğine inanmaktadır. Bütün sebepleri bizzat yerine getirmiş olsa da herşeyin Allah’ın takdir ettiği şekilde olacağına kanidir. Bu şekilde teslimiyet, görevi yerine getirmek ve tevekkül arasındaki denge sayesinde insanın adımları doğrulur ve vicdanı huzura kavuşur. Ancak; kalbini Allah hakkındaki bu dosdoğru düşünceden yoksun bırakana gelince o, sürekli bir kararsızlık ve bunalım içindedir. Daima “şayet..”, “olmasaydı..”, “keşke olsaydım…” ve “eyvah.. “lar içinde bocalamaya mahkumdur.

Yüce Allah -müslüman kitleyi eğitmek için, Uhud savaşı ve orada müslümanların başına gelenlerin gölgesinde- onları, rızık elde etmek için yeryüzünde dolaşırken veya cihada çıkıp savaş esnasında öldürülen bir yakınlarından dolayı üzüntüye kapılan kafirler gibi olmaktan sakındırıyor.

“Ey müminler; Yolculuğa çıkan ya da savaşa katılan kardeşleri hakkında `Eğer onlar yanımızda olsalardı ölmezlerdi veya öldürülmezlerdi’ diyen kafirler gibi olmayınız.”

Bu sözü, evrende meydana gelen şeyler ve bunlar üzerinde etkin güç olan Allah hakkındaki bozuk düşüncelerinden dolayı söylüyorlar. Çünkü bu kafirlerin Allah ve O’nun hayata egemen kaderiyle bağları kopuk olduğundan görünen sebepler ve yüzeysel koşullardan başka birşey görmeleri mümkün değildir.

“…Allah bunu kalplerinde bir hasret olsun diye bıraktı…”

Kardeşlerinin rızık elde etmek için yeryüzünde dolaşmaya çıkmalarının sonucu öldükleri ya da savaş ve çarpışmadan ötürü öldürüldüklerine ilişkin duyguları… Ölüm veya öldürülmelerinin nedeninin bu yeryüzüne çıkış olayı olduğuna dair inançları sonucu çıkmaktan alıkoymadıklarına üzülmelerini sağlamaktadır. Gerçek nedenin; ecelin gelmesi, ölüm çağrısı, Allah’ın takdiri, ölüm ve hayat hakkındaki kanunu olduğunu bilselerdi üzülmezlerdi. İmtihanı sabırla karşılayıp hoşnutlukla Allah’a yönelirlerdi.

“Oysa can veren de öldüren de Allah’tır.”

Hayatı vermek, kararlaştırılan bir zamanda, belirlenen bir ecelle ister evlerinde veya ailelerinin yanında ister rızık elde etmek ya da akide için savaş meydanında olsunlar insanlara verdiğini almak Allah’ın elindedir. Herşeyden haberdar olan O’dur, herşeyi bilip gören O’dur, ceza ve karşılık da O’nun katındadır.

“Hiç kuşkusuz Allah yaptıklarını görür.”

ÖLÜM OLGUSU

Buna göre iş, ölüm veya öldürülme ile bitmiyor, son nokta burası değildir. Şu halde yeryüzündeki hayat yüce Allah’ın insanlara bahşettiği nimetlerin en iyisi değildir. Başka değerler; Allah katında daha üstün değerler vardır:

“Eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz Allah’tan gelecek olan bir bağışlanma ve rahmet onların biriktirdikleri dünya nimetlerinden daha bayırlıdır.”

“Kuşku yok ki ölseniz de öldürülseniz de Allah katında toplanacaksınız.”

Allah yolunda ölmek ve öldürülmek -bu şartla ve bu itibarla- hayattan, insanların hayatta elde ettikleri mal, makam, güç ve dünya metaından daha iyidir. Çünkü, arkasında gelen Allah’ın bağışlaması ve merhameti vardır. Bunlar insanların elde ettiklerinden daha iyidir. İşte Allah, müminleri bu bağışlanma ve merhamete yöneltmektedir. Bu noktada onları, kişisel üstünlüklere ve beşerî değerlere terk etmiyor. Allah’ın yanında bulunanlara da teslim ediyor bizzat kalplerini, kendi rahmetine bağlıyor. Bu da insanların tüm topladıklarından kalplerin bağlandığı tüm değerlerden daha iyidir kuşkusuz.

Herkes Allah’a dönecektir. İster yataklarında veya yeryüzünde dolaşırken ölsünler, ister meydanda çarpışırken öldürülsünler; her durumda O’nun huzurunda toplanacaklardır. Bunun dışında dönecekleri, bundan başka varacakları bir yer yoktur. O halde oradaki farklılık; yapılan iş, niyet, yöneliş ve ilgide söz konusu olabilir. Sonuç ise hep birdir; gerek ölmek, gerekse kesinleşmiş zamanda ve belirlenmiş sürede öldürülmek şeklinde olsun Allah’a dönülecektir. Ve toplanma gününde O’nun huzurunda toplanılacaktır. Dolayısıyla herkesi bekleyen son; Allah’ın bağışlaması ve merhameti ya da öfke ve azabı olacaktır. Ahmakların ahmakı; her durumda öleceği halde, kendine kötü sonucu seçendir.

Böylece kalplerde, ölüm, hayat ve Allah’ın kaderinin gerçek mahiyetleri yer etmektedir. Bu şekilde kalpler, beraberinde kaderin hareket ettiği imtihan, kaderin arka plânındaki hikmet ve imtihan sonrasındaki mükafatla tatmin olmaktadır. Bununla da, savaştaki olaylar ve bu olayların doğurduğu şartlar arasında yapılan gezinti son bulmaktadır.

PEYGAMBERİN ŞAHSİYETİ

Daha sonra ayetlerin akışı, yeni bir konu ile sürüyor. Bu akışın eksenini de Resulullah’ın (salât ve selâm üzerine olsun) kişiliği, yüce peygamberlik gerçeği, bu yüce gerçeğin müslüman ümmetin hayatındaki değerï ve bu sayede yüce Allah’ın bu ümmete bahşettiği rahmetin tecelli etmesi oluşturmaktadır. Bu eksenin etrafında, müslüman kitlenin hayatının düzenlenmesi ve bu düzenin temellerine ilişkin İslâm metodundan ve İslâm düşüncesi ile onun dayandığı gerçeklerden, genel anlamda bu düşüncenin ve bu metodun insan hayatındaki değerinden oluşan başka çizgiler de yer almaktadır.
159- Allah’tan gelen merhamet sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer sert, katı kalpli biri olsaydın, kuşkusuz çevrenden uzaklaşırlardı. Onları bağışla, kendileri için Allah’tan af dile, yapacağın işler hakkında onların görüşlerini al, ama karar verince artık Allah’a dayan. Hiç kuşkusuz Allah kendisine dayananları sever.

160- Eğer Allah size yardım ederse sizi hiç kimse yenemez. Fakat eğer sizi yüzüstü bırakırsa O’ndan başka size kim yardım edebilir? Müminler sadece Allah `a dayansınlar.

161- Hiçbir peygamberin kamu mallarında yolsuzluk yapması söz konusu değildir. Kim bir yolsuzluk yaparsa kıyamet günü yolsuzluk malını taşıyarak gelir. Sonra herkese kazandığı eksiksiz olarak verilir, hiç

kimseye haksızlık edilmez.

162- Allah’ın rızasına uyan kimse, Allah’ın gazabına uğrayan kimse gibi olur mu? Onun varacağı yer Cehennem’dir. Orası ne kötü bir varış yeridir!

163- Onların Allah katındaki dereceleri farklıdır. Allah onların neler yaptıklarını görmektedir.

164- Allah, müminlere kendi özlerinden bir peygamber göndermekle onlara karşı lütufta bulundu. Bu peygamber onlara Allah’ın ayetlerini okuyor, onları arındırıyor, kendilerine kitabı ve hikmeti öğretiyor. Oysa onlar daha önce açık bir sapıklık içinde idiler.

Bu bölümde yüce peygamberlik gerçeği eksenine sıkı sıkıya bağlı birçok temel gerçeği ve aynı zamanda kısa ifadelerin içerdiği büyük esasları görürüz. Öncelikle Peygamber’in (salât ve selâm üzerine olsun) ahlâkında, kalplerin üzerinde toplanması, ruhların etrafında birleşmesi için hazırlanan şefkatli, hoşgörülü, yumuşak ve güzel tabiatın da somutlaşan ilahi rahmeti görürüz. Aynı zamanda, İslâmî toplum hayatının dayandığı temelin şûra olduğunu ve bunun sonucunun dış görünüşü bakımından acı da olsa yeri geldikçe emredildiğini görürüz. Şûra ilkesinin yanında, verilen kararın büyük bir kararlılık ve kesinlikle uygulanması ve yürütülmesi ilkesini görürüz. Şûra ve uygulamanın yanında, tasavvur, hareket ve düzenlemeyi tamamlayan Allah’a güvenip dayanma gerçeğinin yeraldığını görürüz. Ayrıca Allah’ın çizdiği kaderi görürüz. Herşeyin neticede O’na döneceğine vakıf oluruz. Olaylar ve sonuçları üzerinde kendisinden başka hiçbir etken gücün bulunmadığı gerçeğini de kavrarız. Ganimet konusunda; ihanet, hile ve ihtirastan sakındırmanın yeraldığını görürüz. Değerlerin, ölçülerin, kazanç ve zararın gerçeğini ortaya çıkaran Allah’ın hoşnutluğuna uyanlar ile O’nun hışmına uğrayanların arasındaki kesin farkı gördüğümüz gibi… Bölüm, bu ümmete peygamberini göndermekle yüce Allah’ın yaptığı iyiliğin yüceliğini göstermekle son buluyor. Öyle ki bu iyiliğin yanında, ganimetler gibi çekilen acılar da çok küçük kalır.

Evet bütün bu hususlar şu az sayıdaki ayette toplanmıştır:

“Allah’tan gelen merhamet sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer sert ve katı kalpli biri olsaydın, kuşkusuz çevrenden uzaklaşırlardı. Onları bağışla. Kendileri için Allah’tan af dile. Yapacağın işler hakkında onların görüşlerini al. Ama karar verince artık Allah’a dayan. Hiç kuşkusuz Allah kendisine dayananları sever.”

Ayetlerin akışı burada Resulullah’a ve O’nun şahsında da Medine’den çıkmak için başta öne atılan, sonra safları karışan ve böylece savaş öncesinde üçte biri geri dönenlere, hitabını tevcih etmektedir. Bunlar daha sonra O’nun emrine karşı gelmiş, ganimet arzusuna yenik düşmüş ve Resulullah’ın öldürüldüğüne ilişkin söylenti karşısında zayıflık göstermişti. Yine bunlar yenilerek topukları üzerinde geri dönmüş, O’nun az kişiyle başbaşa ve yara bere içinde peşlerinde çağırır halde bırakıp, buna rağmen hiç kimseye dönüp bakmamış kişilerdi. Peygamberin gönlünü hoş tutmak, müslümanların da Allah’ın nimetini anlamalarını sağlamak için onlara yönelmekte ve çevresinde kalplerin toplandığı Peygamberin yüce ve şefkatli ahlâkında somutlaşan Allah’ın rahmetini O’na ve onlara hatırlatmaktadır. Böylece O’nun kalbindeki gizli rahmeti harekete geçirmekte ve bu davranış sonucu kalbinde yereden kırgınlığı da gidermektedir. Müminlerin de, bu şefkatli peygamberle kendilerine ulaşan ilahi nimeti duyumsamalarını sağlamaktadır. Sonra Peygamber’i, onları affetmeye, onlar için bağışlanma dilemeye ve meydana gelen sonuçtan ötürü İslâmî hayatın bu temel ilkesini iptal etmeksizin her zaman olduğu gibi onlarla müşavere yapmaya çağırmaktadır.

“Allah’tan gelen merhamet sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer sert ve katı kalpli olsaydın, kuşkusuz çevrenden uzaklaşırlardı.”

Bu O’nu ve onları kuşatan Allah’ın rahmetidir. Yüce Allah, Peygamberini müminlere karşı şefkatli ve son derece yumuşak kılmıştır. Şayet kaba ve katı kalpli olsaydı etrafında kalpler birleşmez ve çevresinde duygular toplanmazdı. Çünkü insanlar sürekli; şefkatli üstün bir gözetime, güler yüzlü bir hoşgörüye, kendilerini saran bir sevgi atmosferine, bilgisizlikleri, zayıflık ve eksiklikleri yüzünden sıkmayan bir yumuşaklığa ihtiyaç duyarlar. Ayrıca, kendilerine veren; ancak onlardan birşey beklemeyen, üzüntüleriyle ilgilendiği halde kendi derdiyle onları üzmeyen, yanında her zaman, ilgi, gözetim, şefkat, hoşgörü, sevgi ve hoşnutluk buldukları büyük bir kalbe muhtaçtırlar. İşte Resulullah’ın (salât ve selâm üzerine olsun) kalbi böyle bir kalpti ve insanlarla birlikte böyle yaşıyordu. Bir kerecik olsun kendi şahsı için onlara kızmadı. Beşeri zaaflarından dolayı onlara karşı kalbinde bir sıkıntı hissetmedi. Hayatın nimetlerinden hiçbir şeyi kendine mal etmedi; aksine, elinde ne varsa hepsini büyük bir hoşgörü ve cömertlikle onlara verdi. Yumuşaklık, iyilik, şefkat ve yüce sevgiyle onları sardı. O’nunla konuşan, O’nu gören hiç kimse yoktur ki, kalbi O’nun büyük ve geniş gönlünden fışkıran sevgi duygularıyla dolmasın.

Bütün bunlar O’na ve ümmetine Allah’ın bir rahmetiydi. Yüce Allah, bütün bunları, bu ümmetin hayatı ve dilediği düzeni yerleştirmek için hatırlatmaktadır.

İSTİŞARE ETME

“…Onları bağışla, kendileri için Allah’tan af dile. Yapacağın işler hakkında onların görüşlerini al.”

“Yapacağın işler hakkında onların görüşlerini al.”

Yüce Allah şu kesin ayetle İslâm toplumunun yöneticisi Hz. Muhammed (salât ve selâm üzerine olsun) de olsa, yönetimde “şûra” ilkesini getirmiş oluyor. Bu ayet, müslüman ümmet için “şûra”nın temel bir ilke olduğu ve İslâm düzeninin bundan başka bir ilkeye dayanmadığı konusunun, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak kadar kesin olduğunu vurgulamaktadır. “şûra”nın şekline ve gerçekleşme yöntemlerine gelince; bunlar, ümmetin durumu ve hayat şartlarına uygun olarak değişebilirler. Çünkü “şûra” gerçeğinin -göstermelik değil- uygulandığı her yöntem İslâm’dandır.

Bu hüküm, “Şûra” ilkesinin görünürde acı ve tehlikeli sonuçları ortaya çıktıktan sonra gelmektedir. Açık sonuçlarından biri de, müslüman saflarda bozulmanın ve görüş ayrılıklarının baş göstermesiydi. Müslümanların bazıları Medine’de kalıp düşmanın saldırmasını beklemeyi ve sokak başlarında onlarla savaşmayı öngörüyordu. Başka bir topluluk da cesaret gösterip düşmanı karşılamaya çıkma görüşündeydi. Bu görüş ayrılığının sonunda, safta bozulma baş göstermişti. Çünkü düşman kapıya dayanmışken Abdullah bin Ubey bin Selul askerin üçte biriyle geri dönmüştü. -Kuşkusuz bu, büyük olay ve korkunç bir bozulmaydı: Ayrıca uygulanan taktik; görünüş itibariyle de askerî açıdan sağlıklı bir taktik değildi. Nitekim bu taktik, Abdullah b. Ubey’in dediği gibi eskiden beri uygulanan Medine’yi içerden savunma taktiğine de uymuyordu. Müslümanlar daha sonra meydana gelen Ahzap (Hendek) savaşında bunun tersini uygulamış ve fiilen Medine’de beklemişlerdi. Uhud’da başlarına gelenden ders alarak “Hendek” kazıp, düşmanı karşılamaya çıkmamışlardı.

Kuşkusuz Resulullah, Medine’nin dışına çıkmakla, müslüman safları bekleyen tehlikeli sonuçtan habersiz değildi. Kesinlikle doğru olduğunu bildiği sadık bir rüya görmüş ve bu yüzden Medine’de kalma taraftarı idi. Ailesinden birinin, arkadaşlarından bir kaçının öldürülmesine ve Medine’yi de sağlam bir zırha yormuştu. Kuşkusuz “şûra” sonucu kararlaştırılan görüşü benimsemeyebilirdi. Ancak, gerisindeki acıları, zararları ve kurbanları gördüğü halde bu “şûra”daki görüşe uydu. Çünkü bir ilkenin yerleştirilmesi, bir kitlenin eğitilmesi ve bir ümmetin terbiye edilmesi geçici zararlardan daha önemlidir.

En sakıncalı şartlarda meydana getirdiği bölünme ve savaş sonunda çekilen bunca acıları doğurması karşısında; Nebevî komuta, savaştan sonra “şûra” ilkesini tümden atma yetkisine sahipti yine kuşkusuz. Ancak İslâm, bir ümmet oluşturuyordu, onu eğitip insanlığa önderlik yapmaya hazırlıyordu. Ve yüce Allah, toplumları eğitmek ve onlara gerçek önderliği hazırlamak için, en iyi yöntemin “şûra”ya başvurması olduğunu benimsetiyordu. Bunu sağlamak için sorumluluk taşımaya alıştırmak ve (ne kadar büyük, sonuç bakımından ne kadar acı da olsa) hatalarını düzeltmelerini öğretmek, görüş ve uygulamasının sorumluluğunu taşımasını bilmelerini sağlamak için hata da işlenebileceğini biliyordu. Çünkü hata işlenmedikçe doğru, gerçek anlamda bilinemez. Alıştırılmış ve sorumluluğunun bilincine vardırılacak bir ümmetin inşası söz konusu olunca, zararlar önemsenmez. Halâ bir ümmet vesayet altındaki bir çocuk gibi hayatını sürdürüyorsa bunun hayatındaki hatalar, kaymalar ve zararlar ona bir şey kazandırmıyor, demektir. Bir insanın zararlardan sakınması ona birtakım maddi kazançlar sağlayabilir. Ancak bu insan ruhsal olarak kaybedecektir. Gelişimi ve eğitimi sekteye uğratacaktır. Pratik hayattaki dayanıklılığı bakımından kaybedecektir. Tıpkı, kayıp düşmemesi ya da -Örneğin- ayakkabısını yıpratmaması için yürümekten alıkonulan çocuk gibi…

İslâm bir ümmet inşa edip eğitiyordu. Onu önderlik makamına hazırlıyordu. Bu nedenle, olgunlaşıp pratik hayattaki davranışlarının üzerinden vesayetin kaldırılması için Resulullah’ın hayatındaki pratik uygulama ile eğitilmeleri gerekiyordu. Şayet olgun bir önderliğin varlığı “şûra”ya engel teşkil etseydi, her yandan düşmanlar ve tehlikelerle kuşatılmış ve henüz yeni olgunlaşmakta olan İslâm ümmeti için çok önemli bir sonucu getirebilecek Uhud savaşı gibi en tehlikeli durumlarda buna başvurulmazdı. Ve yine pratik ve fiilen ümmetin oluşmasına engel olsaydı, bunca tehlikeli bulunan bir işte önderlik kurumu Şûra’dan bağımsız davranabilseydi ve olgun bir önderliğin varlığı en tehlikeli işlerde “şûra”nın yerini tutabilseydi, yüce Allah’tan vahiy alan Hz. Muhammed’in (salât ve selâm üzerine olsun) varlığı müslüman ümmeti o gün “şûra” hakkından yoksun kalmasına neden olabilirdi. Özellikle, müslüman ümmetin oluşması için tehlikeli olan şartların gölgesinde ve beraberinde getirdiği bunca acıdan sonra.. Ancak ilahi vahiye muhatab olan Hz. Muhammed’e, (salât ve selâm üzerine olsun) bu tür olayların meydana gelmesi ve bunca olumsuz şartın varlığı bile hakkı ortadan kaldırmaya yetmemiştir. Çünkü yüce Allah, sonuç ne olursa olsun, zarar ne derece büyük olursa olsun, saftaki bölünme ne kadar tehlikeli olursa olsun, verilen kurbanlar ne denli acı verirse versin ve tehlikeler her yanı sarmış da olsa en kritik işlerde bile “şûra” ilkesinin uygulanmasının gerekli olduğunu biliyordu. Çünkü bunların hiçbiri, pratik hayatta pişmiş, görüş ve uygulamanın sorumluluğunun bilincinde ve farkında olan bir ümmetin oluşmasına engel teşkil edemezler. Bizzat böyle bir ortamda bu ilahî emrin gelmesinin nedeni budur.

“Onları bağışla, kendileri için Allah’tan af dile. Yapacağın işler hakkında onların görüşlerini al.”

Beraberinde büyük tehlikeler getirse de bu ilkenin her koşulda yerleşmesi gerekir. Uygulanışı sırasında meydana gelen tehlike son derece büyük olsa da, müslüman ümmetin hayatında yer etmesi ve uygulanışı Uhud’daki gibi düşman kapıdayken safta bölünmeye sebep olsa da, müslüman ümmetin hayatından bu ilkeyi kaldırmaya ilişkin korkunç mazeretlerin geçersiz kılınması için… Çünkü doğru yoldaki ümmetin varlığı bu ilkeye bağlıdır. Ve doğru yoldaki ümmetin varlığı da yolda karşılaşılan diğer tüm zararlardan daha önemlidir kuşkusuz.

Üstelik İslâm düzeninin gerçek görüntüsü, ayetin sonunu getirmeden tamamlanmış olmuyor. Ayete baktığımızda görüşler arasında tercih yapmak, bazısını uygulamadan alıkoymanın “şûra” ilkesinin yerine gelmesi için yeterli olmadığını görürüz. Sonuçta Allah’a güvenip dayanmaktan alıkoymamalıdır insanı.

“Ama karar verince artık Allah’a dayan. Hiç kuşkusuz Allah kendisine dayananları sever.”

“şûra”nın görevi, en isabetli görüşü ortaya çıkarmak, ortaya atılan ihtimallerden birini seçmektir. İş bu noktaya varınca “şûra”nın rolü biter artık “uygulama” fonksiyonu devreye girer.

Allah’a güvenip dayanarak kararlaştırılan görüşü büyük bir azim ve kararlılıkla uygulama işi, Allah’ın çizdiği kadere ve sonuçları dilediği gibi yönlendiren Allah’ın iradesine bağlar.

Resulullah, Rabbanî ve Nebevî zırhını giyerken, ümmete “şûra”yı yani görüş bildirmeyi, en tehlikeli ve en büyük işlerde bile uygulama sorumluluğunu taşımayı öğretiyordu. “şûra”dan sonra hareket etme, Allah’a güvenip dayandıktan sonra (sonunu ve varacağı yeri bildiği halde) kendini Allah’ın kaderine teslim etmekten ibaret ikinci zırhını da kuşanıyordu. Böylece çıkış emri uygulandı. Resulullah eve girdi, nereye gittiğini, kendisini ve beraberindeki arkadaşlarını bekleyen acıları ve kurbanları çok iyi bildiği halde zırhını ve silahlarını kuşandı. Ardından Medine’nin dışına çıkmaya taraftar olanlar, Resulullah’ı istemediği bir şeye zorladıklarına ilişkin endişeleri ve tereddütleri ile düşmanı karşılamak veya Medine’de beklemek konusunda dilediği gibi davranması hususunda Resulullah’ı serbest bırakmaları… Evet böyle bir fırsatın doğması bile O’nun kararından döndürmeye yetmedi. Çünkü O, onlara toplu bir ders vermek istiyordu. “şûra” dersini, Allah’a güvenip dayanmak ve O’nun kaderine teslim olmakla beraber azmedip kararlılık göstermek dersini de vermek istiyordu. Onlara “şûra”nın bir zamanının olduğunu, bundan sonra tereddüte, görüş tercih etmeye ve görüşleri yeni baştan değerlendirmeye yer olmadığını öğretmek istiyordu. Çünkü bu, aceleciliğin, edilgenliğin ve bitmez tükenmez kararsızlığın belirtisidir. Oysa yapılacak iş, görüş bildirip “şûra”ya başvurmaktır. Allah’a güvenip dayandıktan sonra azim ve kararlılık göstermektir. Allah da bunu seviyor:

“…Allah kendisine dayananları sever…”

Allah’ın ve O’nun taraftarlarının sevdiği dostluk, müminlerin özenle koruması gereken dostluktur. Hatta bu, müminlerin ayırıcı özelliğidir. Allah’a güvenip dayanmak, her işi sonuçta O’na döndürmek İslâm düşüncesinde ve İslâmî hayatta beliren son denge çizgisidir. Bu, her işin Allah’a döneceğine ve Allah’ın dilediğini yapabildiğine ilişkin büyük gerçekle birlikte hareket etmektir.

Kuşkusuz, bu “Uhud”dan çıkarılan büyük derslerden biridir. Herhangi bir çağda yaşayan özel bir nesil için değil tüm müslüman nesiller için bir tecrübe birikimidir.

Allah’a güvenip dayanma gerçeğinin yerleşmesi ve sağlam temelleri üzerinde yükselmesi için sûrenin akışı, zafer ve bozgun konusunda etkin gücün Allah’ın gücü olduğunu, yardımın o’ndan bekleneceğini, yenilgi konusunda O’ndan korkulacağını, yönelişin O’na olacağını, hazırlık yapıldıktan, sonuçtan el çekip onu tamamen Allah’ın kaderine bağladıktan sonra O’na güvenilip dayanılacağını bildirerek sürmektedir:

“Eğer Allah size yardım ederse sizi biç kimse yenemez. Fakat eğer sizi yüzüstü bırakırsa O’ndan başka size kim yardım edebilir? Müminler sadece Allah’a dayansınlar.”

İslâm düşüncesinde, Allah’ın kaderinin mutlak etkinliği ile bu kaderin insanların; davranış, eylem ve işlerinin sonucunun gerçekleşmesi arasında şaşmaz bir denge vardır. Yüce Allah’ın kanunu sonuçların sebeplerden sonra gelmesini öngörmektedir. Ancak sonuçları doğuran bizzat sebeplerin kendisi değildir. Müessir etken Allah’tır. Ve yüce Allah, kaderi ve iradesi uyarınca sonuçları sebeplerden sonraya bırakmıştır. Bu yüzden insandan, görevini yerine getirmesini, çaba sarf etmesini, gereken neyse onu yapmasını istemektedir. Sonra da bunların miktarına uygun sonucu meydana getirmektedir.

Böylece sonuçlar ve akıbetler, Allah’ın dilemesine ve kaderine bağlanmış olur. Çünkü yalnızca O, birşeyin olmasına ve dilediği gibi oluşmasına izin verir. Bu şekilde müslümanın düşüncesiyle eylemi arasında denge sağlanmış olur. O, elinden geldiğince çalışır, çaba sarf eder, bunların sonucu konusunda da Allah`ın kaderine ve iradesine bağlanır. Onun düşüncesinde, sonuçlarla sebepler arasında kesinliğe yer yoktur. Hiçbir işte Allah’ı zorunlu kılamaz.

İşte burada ayet-i kerime, savaşın -hangisi olursa olsun- kaçınılmaz sonuçları olan zafer ve yenilgi konusunda müslümanları, Allah’ın kaderine ve dilemesine döndürmektedir. Onları Allah’ın iradesine ve gücüne bağlamaktadır. Şayet Allah onlara yardım ederse kimse onları yenemez. Bu varlık aleminde yaradan, tam ve mutlak bir gerçektir. Çünkü, Allah’ın kuvvetinden başka kuvvet, O’nun gücünden başka güç ve O’nun dilemesinden başka dileyiş söz konusu değildir. Herşey ve her olay O’ndan kaynaklanır. Ancak tam ve mutlak gerçek olan bu anlayış, müslümanları metodu uygulamaktan, direktiflere uymaktan, yükümlülükleri yerine getirmek ve çaba sarf etmekten alıkoyamaz. Bütün bunlardan sonra da Allah’a güvenip dayanmak zorundadır müslüman:

“Müminler sadece Allah’a dayansınlar.”

Böylece müslümanın düşüncesi, Allah’tan başkasından birşey isteme düşüncesinden kurtulmuş olur. O, kalbini doğrudan varlık aleminde etkin olan güce bağlar. Böylece zafer, korunma ve sığınma için ham hayallerden ve boş sebeplerden elini çeker. Sonuçların meydana gelişinde varılacak noktanın gerçekleşmesinde ve her işi hikmeti uyarınca plânlamasında yalnızca Allah’a güvenip dayanır. Bundan sonra da her ne şekilde olursa olsun, Allah’ın takdiriyle meydana gelen herşeyi içtenlikle kabul eder.

Bu teslimiyet İslâm’ın dışında olan her insan kalbinin tanımadığı olağanüstü bir dengedir.

Daha sonra ayet-i kerime; emanete, yönetime, ihanetten sakındırma, hesap gününü hatırlatma ve ruhları hırpalamadan görevi yerine getirmeye sevk etme konusunda bu eksenden çizgiler uzatmak için Nübüvvete ve onun ahlâki, özelliklerine dönmektedir:

“Hiçbir peygamberin kamu mallarında yolsuzluk yapması söz konusu değildir. Kim bir yolsuzluk yaparsa kıyamet günü yolsuzluk malını taşıyarak gelir. Sonra herkese kazandığı eksiksiz olarak verilir, hiç kimseye haksızlık edilmez.”

Okçuların dağdaki mevzilerini terk etmesinin nedenleri arasında, Resulullah’ın ganimetten kendilerine pay ayırmayacağı endişesi de yer almaktaydı. Aynı şekilde bazı münafıklar daha önce “Bedir” ganimetlerinden bir kısmının saklandığını söylemiş ve bu konuya Resulullah’ın ismini de karıştırmaktan çekinmemişlerdi.

İşte burada surenin akışı, bütün peygamberlerin ihanet etme ihtimalini ortadan kaldıran bir hüküm yerleştirmektedir. Yani mallardan veya ganimetten herhangi bir şeye el koymaları, askerden bazısına pay ayırmadan diğerleri arasında paylaştırmaları, yahut herhangi bir şeye ihanet etmelerinin söz konusu olmayacağını bildirmektedir:

“Hiçbir peygamberin kamu mallarında yolsuzluk yapması söz konusu değildir.”

Olur şey değil. Kesinlikle hiçbir peygamberin özellik, tabiat ve ahlâkında böyle bir şeyin olması mümkün değildir. Buradaki olumsuzluk, eylemin meydana geliş ihtimaline ilişkindir. Helallığını ya da olabilirliğini yasaklamak için değildir. Çünkü peygamberin; güvenilir, adil ve tertemiz tabiatlı oluşu başından itibaren ihanetin meydana gelmesine engeldir. Bir diğer kıraatte (Yeğullu) fiili meçhul sığasıyla okunmaktadır. Bu durumda bir peygambere ihanet edilmeyeceği ve ona uyanların kendisinden herhangi bir şey gizleyemeyeceği anlamı ortaya çıkar. Dolayısıyla herhangi bir şeyde peygambere ihanet etmeye nehyetme söz konusu edilmiş oluyor. Bu kıraat Hasan el-Basri’nin kıraatıdır.

Ardından, emanete ihanet edenlere, kamu malından ya da ganimetten herhangi bir şey gizleyenlere yönelen şu korkunç tehdit yer almaktadır:

“Kim bir yolsuzluk yaparsa kıyamet günü yolsuzluk malını taşıyarak gelir. Sonra herkese kazandığı eksiksiz olarak verilir, biç kimseye haksızlık edilmez.”

İmam Ahmed şöyle rivayet eder: Süfyan Zührî’den aktardı. O da Urve’nin şöyle dediğini işitmişti. Ebu Hamîd es-Saîdî anlattı: Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) Ezd kabilesinden İbn-i Uteybe adında birini zekâtları toplamak için görevlendirdi. Adam gelip şöyle dedi: “Bunlar sizin, bunlar da bana hediye edildi. Bunun üzerine Resulullah mimbere çıktı ve şöyle dedi: `Bu iş için görevlendirdiğimiz görevliye ne oluyor da, bunlar sizin, bunlar da bana hediye edildi’ diyor. Babasının ya da anasının evinde oturup bekleseydi bunlar hediye edilecek miydi? Muhammed’in nefsi elinde olana and olsun ki sizden biriniz ondan birşey götürürse kıyamet günü hayatında götürdüğü o şeyle gelir. Ya bağıran bir deve, ya böğüren bir sığır ya da meleyen bir koyunla gelir. Sonra biz koltuklarının altını görene kadar iki elini kaldırdı. Sonrada üç kere şöyle dedi: “Allah’ım tebliğ ettim mi?” (Buhari-Müslim)

Bir başka rivayette İmam Ahmed kendi isnadiyle Ebu Hüreyre’den şöyle nakleder:

“Birgün Resulullah aramızdayken ayağa kalktı ve emanetten sözetti. Emanete ve onu korumaya büyük önem verilmesini istedi. Sonra da şöyle buyurdu: `Sizden birinizin boyunda bağıran bir deve olduğu halde gelip `Ya Resulullah yardım et’ demesini istemem. Ona `Allah’a karşı sana hiçbir şey yapamam, çünkü sana tebliğ etmiştim’ diyeceğim. `Sizden birinizin boynunda kişneyen bir at olduğu halde gelip `Ya Resulullah yardım et’ demesini istemem. Ona `Allah’a karşı sana hiçbir şey yapamam. Çünkü sana tebliğ etmiştim’ diyeceğim. Sizden birinizin boynunda altın ve gümüş olduğu halde gelip `Ya Resulullah yardım et’ demesini istemem. Ona `Allah’a karşı sana hiçbir şey yapamam, çünkü sana tebliğ etmiştim’ diyeceğim.” ( Buhari-Müslim)

İmam Ahmed kendi isnadiyle Adiyy b. Umeyre el-Kindî’den şöyle rivayet eder:

“Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) şöyle buyurdu: `Ey insanlar sizden kimi bir konuda vazifelendiririz de bu kişi bir iğne dahi gizlerse bu emanete ihanettir. Kıyamet günü bununla getirilir.’ Adiyy der ki: Ensardan siyah derili biri kalktı -mücahid der ki: O Sa’d bin Ubade idi. Şu an O’nu görür gibiyim ve O `Ya Resulullah benden verdiğin işi geri al’ dedi. Resulullah `Niçin?’ diye sorar. Adam `Şöyle şöyle dediğini işittim’ der. Resulullah bunun üzerine şöyle buyurdu: `Aynı şeyi şimdi de söylüyorum. Kimi bir işe görevlendirdiğimizde az çok ne varsa getirsin. Verileni alsın, verilmeyeni bıraksın ” (Müslim-Ebu Davud değişik yollardan İsmail b. Ebu Raf’den rivayet etmişler.)

İşte Kur’an ayetleri ve hadisi şerifler müslüman kitlenin eğitimindeki fonksiyonlarını böyle icrâ edip onu hayret verici bir noktaya getirdiler. Onları insanlar içinde benzeri görülmemiş bir şekilde emanete riayet eden, takva sahibi ve her ne şekilde olursa olsun emanete ihanet duygusundan uzak bir topluluk halinde yetiştirdiler. Müslümanlar arasında en basit bir insan bile ganimet olarak eline geçen çok kıymetli bir şeyi alırken, hiç kimse görmediği halde, getirip komutanına teslim edebiliyordu. Müslüman, Kur’an’ın ürkütücü nassına muhatap olmaktan ve kıyamet günü peygamberinin kendisini sakındırdığı korkunç ve utandırıcı durumla karşılaşmaktan korktuğu için bu konuda nefsinde olumsuz bir duyguya yer açmazdı. Müslüman, bu gerçeği pratik olarak yaşıyordu. Ahiret O’nun duygularında yereden bir olguydu. Müslüman heran kendisini, peygamberinin ve Rabbinin karşısında görüp kötü duruma düşmekten titizlikle korunuyordu. Çünkü ahiret, yaşadığı bir gerçekti, uzak bir vaad değil. Hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde, herkese kazandığının verileceğini ve kimseye haksızlık edilmeyeceğini çok iyi biliyordu.

İbn-i Cerir Taberi tarihinde şöyle anlatır: “Müslümanlar Medain şehrine girip ganimetleri topladıklarında adamın biri beraberinde bulunan bir malı getirip ganimetleri toplayan kişiye verdi. Ganimetleri toplayan kişiyle orada bulunanlar `Bunun gibisini görmedik. Yanımızda bulunanlar değil buna denk olsunlar, yanına bile yaklaşamazlar. Adama bundan birşey aldın mı?’ dediler. `Allah’a andolsun ki onun korkusu olmasaydı bunu asla getirmezdim’ dedi. Bunun üzerine adam da bir özellik olduğunu anlamadılar ve `Kimsin?’ dediler. `Adımı sizi beni övmemeniz için sizden başkasına da beni methetmemeleri için söylemem; Ancak Allah’a hamd eder O’nun sevabıyla yetinirim’ dedi. Peşine bir adam taktılar ve arkadaşlarına gidip kim olduğunu soruşturmasını istediler. Böylece bu kişinin Amr b. Abdi Kay olduğunu öğrendiler.” (Taberi Tarihi c.4, s.16)

İşte İslâm, müslümanları bu olağanüstü eğitim yöntemiyle eğitiyordu. Öyle ki bu konuda anlatılanlar nerdeyse efsane sayılacak derecededir.

Daha sonra ayetin akışı ganimet ve ihanet konusundan, değerlerin ölçülmesine geçiyor. Mümin kalbin ilgilenip uğraşmasına yol açan gerçek değeri bildiriyor:

“Allah’ın rızasına uyan kimse, Allah’ın gazabına uğrayan kimse gibi olur mu? Onun varacağı yer Cehennemdir. Orası ne kötü bir varı ş yeridir.”

“Onların Allah katındaki dereceleri farklıdır. Allah onların neler yaptıklarını görmektedir.”

Bu, gölgesinde ganimetlerin ve çeşitli malların çok küçük kaldığı bir değişimdir. Ayrıca, kalplerin eğitimi, önem verdiği şeylerin yükseltilmesi, ufkunun genişlemesi ve asıl meydandaki gerçek yarışı göstermesine ilişkin olağanüstü eğitim metodundan bir temas örneğidir:

“Allah’ın rızasına uyan kimse, Allah’ın gazabına uğrayan kimse gibi olur mu? Onun varacağı yer Cehennemdir. Orası ne kötü bir varış yeridir.”

İşte “değer” budur. İlgi ve seçim alanı burasıdır. Kâr, zarar ortamı burasıdır. Àllah’ın hoşnutluğuna uyan ve onunla kurtuluşa erenle, O’ndan yüz çevirip Allah’ın hışmına uğrayarak böylece Cehenneme (o kötü dönüş yerine) giden arasındaki fark ne kadar açıktır.

Bu ayrı bir derece, bu da apayrı bir derece… Çok farklı şeyler…

“Onların Allah katındaki dereceleri farklıdır.”

“Herkes derecesini, hak ederek elde edecektir. Ne bir haksızlık ne de bir kısma, ne tolerans ne de fazlalık…

“Allah onların neler yaptıklarını görmektedir.”

Bölüm asıl eksenine: Resulullah’ın kişiliğine, Risaletine ve O’nunla müminlere yapılan iyiliğin büyüklüğüne dönerek son buluyor.

ALLAH’IN LÜTFU

“Allah müminlere kendi özlerinden bir peygamber göndermekle onlara karşı lütufta bulundu. Bu peygamber onlara Allah’ın ayetlerini okuyor, onları arındırıyor, kendilerine kitabı ve hikmeti öğretiyor. Oysa onlar daha önce açık bir sapıklık içinde idiler.”

Bu bölümün şu büyük gerçekle; Peygamber’in (salât ve selâm üzerine olsun) kişisel değeri onunla gerçekleşen ilahi lütfun büyüklüğü, şu ümmetin inşasında, eğitim-öğretiminde, önderliğinde apaçık sapıklıktan, ilim hikmet ve temizliğe dönüşümündeki rolünün gerçeğiyle son bulması… Evet bu sonuç Kur’an’a özgü derin ve değişik işaretleri içermektedir.

Öncelikle ganimetler, ganimet tutkusu, ganimete ihanet ve savaştaki durumun değişmesine, zaferin yenilgiye dönüşmesine ve müslümanlara yapacağını yapmasına doğrudan neden olan bu değersiz işle uğraşma konularına değinmektedir. Çünkü büyük Risalet gerçeğine ve onda somutlaşan büyük lütfa yönelik işarette, gölgesinde tüm yeryüzü ganimetlerinin, eşyalarının ve nimetlerinin anmaya ve değerlendirmeye değmeyecek kadar değersiz ve önemsiz kaldığı, Kur’an’ın eşsiz eğitim temaslarından derin bir temas yer almaktadır. Bu gerçeğin yanında mümin başka şeyleri anmaktan utanır, bunları düşünmek bile yüzünü kızartır; nerde kaldı ki bunlarla ilgilenmek söz konusu olsun.

Sonra savaşta müslümanların başına gelen yenilgi, yara, acı ve zararlardan söz edilmektedir. Çünkü böylesine büyük bir gerçeğe ve onda somutlaşan lütfa değinmek, gölgesinde her türlü acının ve zararın yanında bütün yaralanma ve kurbanların son derece küçük kaldığı Kur’an’a özgü olağanüstü eğitim metodunun derin temaslarından biridir. Böylece lütuf tazim edilmekte, müslümanların hayatındaki herşeye kesinlikle tercih edilen iyilik tamamen belirginleşmektedir.

Sonra… Bu lütfun müslüman ümmetin hayatındaki etkilerine işaret edilmektedir:

“Allah müminlere kendi özlerinden bir peygamber göndermekle onlara karşı lütufta bulundu. Bu peygamber onlara Allah’ın ayetlerini okuyor, onları arındırıyor, kendilerine kitabı ve hikmeti öğretiyor. Oysa onlar daha önce açık bir sapıklık içinde idiler.”

Bu da bir halden diğer bir hale, bir durumdan başka bir duruma ve bir dönemden başka bir döneme geçişi ifade etmektedir. Böylece müslüman ümmet, bu değişimin arka plânındaki yeryüzü tarihi ve insanlık hayatında bu ümmetten büyük bir görev isteyen ve peygamber göndermekle ümmeti bu büyük göreve hazırlayan Allah’ın kaderini kavramış olur. O halde böylesine önemli bir görevi bulunan bir ümmetin şu önemli hedefin gölgesinde basit ve değersiz kalan şeylerle kafasını meşgul etmesi uygun değildir. Şu büyük gayenin gölgesinde rahat ve kolay görünen kurbanlar ve acılarla muzdarip olması yakışık almaz.

Bunlar, ayetlerin akışında hatırlatılan bu lütfun akla getirdiği bazı duygular… Tüm duyguları ve gölgeleriyle kuşatıcı Kur’an ayetini karşılayabilmek için özetleyerek genel bir değiniyle yetiniyoruz:

“Allah müminlere kendi özlerinden bir peygamber göndermekle onlara karşı lütufta bulundu.”

Yüce Allah’ın içlerinden bir peygamber göndermesi ve bu peygamberin “kendilerinden” olması büyük bir lütuftur. Celal sahibi Allah’ın bazı yaratıklarına kendi katından peygamber göndermekle iyilikte bulunması ancak Allah’ın kereminden fışkıracak bir lütuftur. Beşerin hiçbir davranışı bu yüce lütfu karşılayamaz.

Yaratıklarının hiçbirinden karşılık beklemeden sınırsız keremine gark eden yüce Allah’ın onlara ayetlerini ve sözlerini anlatan bir peygamber göndermekle kendilerini saran lütfu olmasaydı, şu insanlar ve şu yaratıklar ne yapabilirlerdi? Yine yüce Allah bu şekilde onlara uyarıda bulunsun ve bu iyiliği yapsın?

Peygamberin “kendilerinden” olması da bu lütfu arttırmaktadır. “onlardan” denilmiyor. Çünkü Kur’an-ı Kerimin kullandığı “kendilerinden” deyimi duygu ve anlam bakımından derin bir kapsayıcılığa sahiptir.

Kuşkusuz peygamberlerle müminler arasındaki bağ, ruhun bir diğer ruhla kurduğu bağdır; bireyle tür arasındaki bağ değildir. Sorun peygamberin onlardan biri olmasıyla bitmez. Sorun bundan çok daha köklü ve yücedir. Sonra, müminler peygamberle kurdukları bu bağa ve Allah’ın bahşettiği yüce ufka iman sayesinde ulaşıp yükselebilirler. Bu da müminlere büyük bir lütuftur. Peygamberin gönderilmesi, ruhlarıyla peygamberlerin ruhu, kendisiyle peygamber arasında bu sevimli bağın olmasına da somutlaşan bu iyilik böyle dahada artmaktadır.

Ardından bu üstün iyilik, ruhlarında, hayatlarında ve tarihlerindeki pratik etkileriyle daha bir belirginleşmektedir:

“Bu peygamber onlara Allah’ın ayetlerini okuyor, onları arındırıyor, kendilerine kitabı ve hikmeti öğretiyor.”

Yüce Allah’ın kendi katından kendilerine yüce sözleriyle hitap eden bir peygamber göndermekle lütfettiği iyilik en büyük alanda belirginleşiyor.

“Onlara Allah’ın ayetlerini okuyor.”

İnsanın yalnızca bu iyiliği düşünmesi bile Allah’ın huzurunda korkup titremesine ve O’nun önünde eğilmesine, sonuçta da şükür ve namaz için secdeye durmasına yeterlidir.

Şayet yüce Allah’ın kendisine ikramda bulunduğunu, kendi sözleriyle hitab ettiğini, kendi zatından ve sıfatlarından ilahlığın gerçek mahiyetini ve özelliklerini öğretmek için hitab ettiğini insan anlarsa Allah’ın büyük ikramını kavramış olur. Sonra kendisinden -şu insandan- şu zayıf ve cılız kuldan onun hayatından, girinti ve çıkıntısından, hareket ve sessizliğinden söz ettiğini, kendisini diriltecek kalbi ve durumu için en uygun olana ulaştırmak için çağırdığını ve genişliği göklerle yer kadar olan Cennete davet için hitap ettiği düşününce daha da iyi anlayacaktır konumunu…

Şu kitaptan fışkıran fazilet, ihsan ve iyilikten başka nedir ki?

Kuşkusuz yüce Allah, alemlerden müstağnidir. Zayıf insan ise fakir ve muhtaçtır. Ancak yüce Allah, bu zayıf yaratığı kuşatıyor, iyiliğiyle sarıyor ve davetiyle destek oluyor. İşte bu zengin zat, fakire hitab ediyor, onu davet ediyor ve davetini tekrarlıyor. İkrama bakın… İlahi lûtfa bakın… Şükür ve ifa ile ödenmeyen şu ihsana şu iyiliğe bakın…

“Onları arındırıyor…”

Onları temizlemekte, yüceltmekte ve arındırmaktadır. Kalplerini düşüncelerini ve duygularını temizlemektedir. Evlerini, eşyalarını ve ilişkilerini temizlemektedir. Hayatlarını, toplumlarını ve düzenlerini temizlemektedir. Onları; çirkin putperestliğin, hurafe ve efsanelerin pisliğinden insanı ve insanlığın anlamını alçaltan tören, arma, alışkanlık ve gelenekler gibi sosyal hayattaki kirli izlerinden temizlemektedir. Cahiliyye hayatından ve onun bulaştığı duygulardan, sembollerden, geleneklerden, değer ve kavramlardan temizlemektedir.

CAHİLİYYET DÖNEMİ

Her cahili düşüncenin etrafına bulaştırdığı birtakım kirleri vardır. Arapların da cahiliyyesi ve bundan kaynaklanan kirli davranışları vardı.

Bu kirli davranışların bir kısmını, yanındaki müslüman muhacirleri kendilerine teslim etmesi için gelen Kureyş’in iki elçisiyle Habeş kralı Necaşî’nin huzurunda karşılaşırken, Necaşî’yle konuşan Cafer b. Ebu Talib tavsif etmektedir:

“Ey Kral biz cahiliyye mensuplarıydık. Putlara kulluk eder murdar eti yerdik. Fuhuş yapar, akrabalık bağlarını keser komşulara kötülük yapardık. Bizden güçlü olanlar zayıfları ezerdi. Yüce Allah bizden soyunu, doğruluğunu, güvenirliğini ve iffetliliğini bildiğimiz bir Peygamber gönderene kadar böyle devam ettik. Allah’ı birlememiz ve sadece O’na kullukta bulunmamız için bizi bir olan Allah’a çağırdı. Bizim ve atalarımızın kullukta bulunduğu O’ndan başka taştan putları bırakmamızı istedi. Doğru sözlü olmayı, emanete riayet etmeyi, sıla-i rahime bağlı kalmayı, iyi komşuluk yapmayı ve haram şeylerden ve kan dökmekten el çekmemizi emretti. Fuhuş yapmamızı, yalan söylememizi, yetim malını yemememizi ve namuslu kadınlara iftira atmamızı yasakladı.

Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan, kullukta bulunmamızı namaz kılmamızı, zekat verip oruç tutmamızı emretti…”

Cahiliyyedeki iki cinsin ilişki şekillerini anlatan Aişe’nin (Allah O’ndan razı olsun) sözlerinde bu kirli davranışlar belirmektedir. Nitekim Sahih-i Buhari’de de bu aşağılık hayvani ve çirkin durum olduğu gibi anlatılmaktadır.

CAHİLİYYET DÖNEMİNDE NİKÂH

“Cahiliyye döneminde nikâh dört şekildeydi:

a) Birisi, bu günkü insanların yaptığı gibiydi: Bir adam, birinin evlatlığı veya kızını nişanlar, mehrini öder sonra da nikahlardı.

b) Bir diğeri de, karısı hayızdan temizlenince adam karısına, falana git onunla cimada bulun derdi. İlişkide bulunduğu adamdan hamile kaldığı anlaşılıncaya kadar karısından uzak durur, ilişkide bulunmazdı. Hamile olduğu anlaşılınca kocası isterse yaklaşabilirdi. Bunu daha çok cima’ edilen adamın soyluluğunu göz önünde bulundurarak yaparlardı. Bu nikaha “istibda” nikahı denirdi.

c) Bir diğer şekli de şöyleydi: On kişiden az olmamak üzere bir grup erkek toplanır bir kadının yanına girerek herbiri onunla ilişkide bulunurdu. Hamile kalıp doğurunca, doğumundan birkaç gece sonra onları çağırırdı. Hiçbiri gelmemezlik edemezdi. Yanında toplanınca kadın onlara şöyle derdi: `İşinizi biliyorsunuz. İşte doğum yaptım. Bu senin çocuğundur ey falan’ diye içlerinde sevdiği kişinin adını verirdi. Çocuğunu o adamın soyuna katardı. Adam almamazlık edemezdi.

d) Dördüncü nikâh şekli de; birçok kişi toplanır, bir kadının yanına giderlerdi. Bu kadın geleni geri çeviremezdi. Bunlar fahişeydiler. Kapılarına kendilerini tanıtan işaretler asarlardı. İsteyen bunların yanına girebilirdi. Bunlardan biri hamile kalıp doğurunca yanına toplanırlardı. Tecrübeli birini çağırarak çocuğun babasının tesbitinde bulunurlardı. Çocuğu, tesbit edilen kişinin soyuna katarak çocuğa onun adını verirlerdi. Bundan sonra çocuğu adamın oğlu diye çağırırlardı. Adam bundan kaçınamazdı ”

Bu tablonun, insan düşüncesinin aşağılık durumu ve hayvanlara özgü bir konuma düşmesini anlatması bakımından yoruma ihtiyacı yoktur. Bir insanın karısını soylu bir çocuk için “falan”a göndermesi, düşünce bakımından düşeceği en aşağılık durumdur. Tıpkı devesini veya kısrağını ya da hayvanını iyi bir döl elde etmek için damızlık hayvana çektirmesi gibi…

On kişiden aşağı olmamak şartıyla bir grup insanın toplanması, birlikte bir kadının yanına varması, “hepsinin de ilişkide bulunması” ve kadının da çocuğunu onlardan birine nisbet etmesi… Ne aşağılık bir düşünce…

Ya fahişeler -bu da dördüncü şekildi- kuşkusuz tamamen azgınlıktır. Çocuğun fuhşu işleyen erkeklerden birine nisbet edilmesi de çabası. Adam çocuğu alırken hiç utanmazdı. Almamazlık da edemezdi.

Bu hâl, İslâm’ın Arapları temizleyip arındırdığı bir bataklıktır. İslâm olmasaydı gırtlaklarına kadar batmışlardı bu bataklığa.

Cinsel ilişkilerdeki bu çirkef, cahiliyyede kadına ilişkin aşağılık bakışın sadece bir yönünü oluşturmaktadır. üstad Ebu’l-Hasan En-Nedvî “Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti” adlı değerli eserinde şöyle der:

“Cahiliyye toplumunda kadın, hakları yenilen, malları elinden alınan, mirastan yoksun bırakılan, boşandıktan ya da kocası öldükten sonra hoşlandığı biriyle evlenmekten (Bakara suresi; 232) alıkonulan zayıf ve zulme uğrayan bir mal konumundaydı. Eşya ve hayvan gibi miras kalırdı. (Nisa suresi; 19) İbn-i Abbas (Allah O’ndan razı olsun) şöyle rivayet eder. “Bir kişinin babası veya kayınpederi öldüğünde ölenin karısı üzerinde o kişi hak sahibi olurdu. İstese tutabilir ya da mihrini alıp serbest bırakabilirdi. Ölünce de malına el koyardı” Ata b. Rebah: “Cahiliyye devrinde biri ölüp karısı dul kalsaydı, kadını içlerinden bir çocukla evlendirmek üzere tutarlardı.” der. Suddi şöyle der: “Cahiliyye devrinde adamın babası, kardeşi veya oğlu ölür de bir kadın geride bırakırsa, varislerden biri önce davranıp kadının üzerine elbisesini atar, kadını, ölen kocasının mihriyle nikâhlamaya, veya başkasıyla nikahlayıp mihrini almaya hak kazanırdı. Ancak kadın daha çabuk davranıp ailesinin yanına giderse kendi başının çaresine bakardı.” (Taberi tefsiri, c.4, s.308)

Cahiliyyede kadın değersiz bir yaratıktı. Erkek onun bütün haklarından yararlandığı halde o, hiçbir hakkını kullanamazdı. Mihri elinden alınır ve sırf zarar vermek ve zulmetmek için bekletilirdi. (Bakara suresi; 231) Kocasından haksızlık görür onun tarafından terk edilirdi. Bazan da askıda bırakılırdı. (Nisa suresi; 129) Sırf erkeklerin yiyebildiği, kadınların tamamen yoksun bırakıldığı bazı yiyecekler de mevcuttu.·(En’am suresi; 140) Bir erkek rahatlıkla dilediği kadınla herhangi bir sınırlamaya maruz kalmadan evlenebilirdi. (Nisa suresi; 3)

Kız çocuklarından duyulan nefret onları diri diri toprağa gömecek noktaya gelmişti. Meydanî’nin anlattığına göre Heysem b. Adiy şöyle der: “Arap kabileleri arasında kız çocuklarını diri diri toprağa gömme olayı geçerli bir hadiseydi. Bu işi onda biri yapardı. İslâm geldiği zaman Araplar arasında kız çocuklarının gömülmesi çerçevesinde farklı görüşler yaygındı. Kimisi kıskançlıktan ve namuslarını korumaktan, onlardan dolayı gelecek bir utançtan korunmak için kız çocuklarını gömerdi. Kimisi de mavi gözlü, siyahî, cüzzamlı ve topalları uğursuz saydığından toprağa gömerdi. Bazısı da geçim korkusundan ve fakirlik endişesinden öldürürdü çocuklarını.”

İşte böyle, bir zamanlar, görülmemiş bir acımasızlıkla kızlarını öldürüp gömerlerdi. Babanın yolculuğu ya da bir işi nedeniyle gömme işi bazan gecikirdi. Bu durumda çocuk, büyümüş, aklı ermişken gömülürdü. Böyle yapanlar insanı ağlatacak kadar acıklı şeyler anlatmışlardır. Kızlarını bir uçurumdan aşağı atanlar da olmuştur. (Bulüğel-İreb fi Ahval-il-Arap)

Cahiliyye’nin çirkefleri arasında; -diğer tüm çirkeflerin temeli olan- Üstad Ebul Hasan Nedvî’nin de kitabında ana hatlarıyla tasvir ettiği gibi aşağılık, basit şirk ve putçuluk yer alırdı.

Millet en iğrenç şekliyle putçuluk ve putlara kulluğun bataklığına dalmıştı. Her kabilenin, her bölgenin, her şehrin hatta her evin özel bir putu bulunurdu. Kelbî şöyle der: “Mekke’de her ailenin evinde kullukta bulundukları bir putları olurdu. Yolculuğa çıkmak isteyen birinin en son yaptığı şey putunu okşamak olurdu. Dönünce de evine girdiğinde ilk yaptığı şey, önceki gibi putunu okşamaktı. (Kitabu’l Esnam) Putlara ibadette Araplar o kadar ileri gitmişlerdi ki kimisi bu işe bir evi ayırırdı. Özel bir put edinirdi. Bunlara gücü yetmeyense Kâbe’nin önüne ya da hoşlandığı herhangi bir yere taş diker, sonra da Kâbe’yi tavaf eder gibi etrafında dönerdi. Buna “ensab” derlerdi. Kâbe’nin içinde -sırf Allah’a kulluk için kurulan bu evde- ve avlusunda üçyüz altmış tane put bulunurdu. (Buhari) Putlara tapmaktan daha ileri giderek önlerine gelen taşa tapacak duruma gelmişlerdi. Buharî, Ebu Recâ el-Utâridî’den şöyle rivayet eder: “Bizler taşlara ibadet ederdik. Taptığımız taştan iyisini gördüğümüzde onu atar diğerini alırdık. Taş bulamadığımız zaman da biraz toprak yığar, bir koyun getirip sağardık, sonra da tavaf ederdik.” (Buhari-Kitabu’l Esnam) Kelbî: “Adam yolculuğa çıkardı. Bir yerde konakladığında dört tane taş alır, içlerinde hoşuna gidene bakar, onu ilah edinirdi. Diğer üçünü de tenceresine sacayağı yapardı. Yoluna devam edince de bırakıp giderdi” der.

Her çağda ve her yerde müşrik milletlerin tümünde olduğu gibi Arapların da meleklerden, cinlerden ve yıldızlardan birçok ilahları vardı. Meleklerin Allah’ın kızları olduğuna inanarak onları Allah katında şefaatçi edinirlerdi. Onlara ibadet eder, Allah’ın katında aracı olduklarını düşünürlerdi. Bunların yanında cinleri de Allah’a ortak koşarlardı. Herhangi birşeye güçlerinin yettiğine herhangi bir şeyde etkilerinin olduğuna inanarak ibadet ederlerdi. Kelbî şöyle der: “Huzâa kabilesinden Medih oğulları cinlere ibadet ederdi. Said: Himyer kabilesi Güneşe, Kinane kabilesi Aya, Temim kabilesi Debran’a, Lalım kabilesi ve cüzzam kabilesi Müşteri Yıldızına, Tay kabilesi Süheyl’e, Kays kabilesi Şi’râ’ya (Sirius), Esed kabilesi “Utarid Yıldızı’na” ibadet ederdi.” der. (Tabakâtü’l Ümem, Es-Sâîd)

Bir insanın putperestliğin, kalplerde ve pratik hayata yaydığı pisliği bilmesi, İslâm’ın bu ulusu getirdiği aşamayı; gerek düşüncelerinde gerekse hayatlarında giriştiği temizliği kavraması için bu ilkel ve iğrenç putçuluğu incelemesi yeterlidir. İçine düştükleri pisliklerden biri de, şehirlerinde ve sokaklarında başlıca övünç kaynakları olan; içki, kumar ve genel uğraşlarıdır. Hiçbir zaman üstüne çıkamadıkları bu sınırlı ve yerel düşüncenin özünü basit kan davaları gibi ahlâksal ve toplumsal hastalıklar oluşturuyordu.

“Savaş ve kan dökme” tehlikeli sayılmayacak kadar sıradan bir hal olmuştu hayatlarında. Bekr kabilesi ile Tağlib b. Vail kabilesi arasında savaş baş göstermiş, kırk sene oluk oluk kan akmıştı. Bunun nedeni de: Ma’d kabilesinin başkanı Kuleyb’in, Munkiz’in kızı Besus’un devesinin memesine ok atmasıyla kanın süte karışmasından başka birşey değildi. Cessas b. Mürre Kuleyb’i öldürür, böylece Bekr ve Tağlib arasında savaş başlamış olur. Kuleyb’in Mühellin’in dediği gibi; “Hayatı mahvetti. Anneleri çocuksuz, çocukları da yetim koydu. Dinmez gözyaşları ve defnedilmeyecek kadar çok ceset bıraktı ”

“Dahis ve Gabra savaşı da böyle. Bunun nedeni de; Kays b. Züheyr ile Huzeyfe b. Bedr arasında düzenlenen bir yarış yapılıyordu. Kays’ın atı Dahis’i geçerken, Esedîlerden birinin Huzeyfe’yi desteklemek amacıyla önüne çıkarak bir tokat atması. Böylece onu oyalayarak yarışı kaybetmesini sağlamasıdır. Arkasından öldürme ve intikam geldi. Esir alınanlar oldu. Binlerce insan bu şekilde öldürülüp gitti.”

Bütün bu olaylar, bunların hayatlarının enerjilerini, böylesine basit ortamlarda sarf etmelerini önleyecek büyük değerlerden yoksun olduğunun göstergesidir. Çünkü, hayat için bir mesajları, beşeriyete sunacakları bir ideolojileri ve kendilerini böylesine basit şeylerle uğraşmaktan alıkoyacak insanlık aleminde üstlendikleri bir rolleri söz konusu değildi. Kendilerini bu ilginç toplumsal pisliklerden temizleyecek bir akideleri de yoktu… İlahi bir akide olmadan insanlar nasıl olgun olabilirler ki! İlgi alanları, düşünceleri ve ahlâkları başka nasıl oluşabilir!

Kuşkusuz cahiliyye aynı cahiliyyedir. Ve her cahiliyyenin pisliği ve iğrençliği vardır. Yeri ve zamanı önemli değildir. Her ne zaman insanların kalpleri, düşüncelerine egemen ilahi bir akideden ve bu akideden kaynaklanıp hayatlarını düzenleyen bir şeriatten yoksun olursa orada birçok cahiliyye şekillerinden biri vardır demektir. Bugün beşeriyetin çamurları içinde yüzdüğü cahiliyye, özü bakımından, İslâm’ın kaldırarak yeryüzünü ondan temizleyip arındırdığı Arap cahiliyyesinden farklı değildir.

Bugün insanlık büyük bir batakhanede yaşamaktadır. Gazetelerine, filimlerine, moda gösterilerine, güzellik yarışmalarına, dans pistlerine, meyhanelerine, radyolarına, çıplak etin sergilendiği çılgın pazarlarına, sanat, edebiyat ve diğer reklam araçlarındaki iğrenç görüntülerine ve hastalık saçan duygularına kadar… Diğer taraftan, faiz düzenine, onun arkasında gizlenen tefeciliğe, mal toplamak ve sömürmek için başvurulan alçakça yöntemlere, yasallık kisvesine bürünmüş şans, hile ve piyango oyunlarına… Öte yandan, her insanı, her aileyi, her düzeni ve insan topluluğunu tehdit eder duruma gelen ahlâksal çöküntü ve toplumsal bozulmalarına… Evet, bütün bunlara bir kere bakmak, şu cahiliyyenin gölgesinde insanlığın sürüklendiği korkunç sonucu anlamak için yeterlidir.

Beşeriyet, insanlığını yiyip bitirmekte, ademiyetini ortadan kaldırmaktadır. O düşük hayvansal aleme katılmak için hayvanların ve hayvansal dürtülerin peşinde sürüklenmektedir. Oysa hayvan bunlardan çok daha pâk, şerefli ve temizdir. Çünkü o, parçalanmaz ve ilahi bir akide ve şeriat bağından yoksun insanların şehvetlere yenilip yüce Allah’ın insanların egemenliğinden kurtardığı ve şu ayet-i kerimede belirttiği gibi mümin kullarına onun çirkefliklerinden temizlemekle lütufta bulunduğu cahiliyyeye tekrar dönüp kokuşmaları gibi kokuşmayan bir fıtrata sahiptir.

GÜNÜMÜZ CAHİLİYYESİ

“Kendilerine kitap ve hikmeti öğretiyor.”

Bu ayetin muhatapları okuma-yazma bilmez cahillerdi. Hem yazmayı bilmezlerdi hem de akli olgunluğa erişmemişlerdi. Herhangi bir alanda, evrensel bilgi ölçütlerinde bir değere sahip bilgileri, herhangi bir konuda evrensel bir değere sahip bir bilgi kaynağından doğan ilgileri olmadığı halde bu Risalet onları dünyaya üstad ve aleme egemen olacakları bir noktaya getirdi. Bir akideden kaynaklanan fikrî, toplumsal ve sistemli bir metoda sahip kişiler oldular. Bu metod o zamanki insanları cahiliyyeden kurtardığı gibi bugün de bunca materyalist bilimsel gelişmişliğine, sınai ürünlerin bolluğuna ve uygar-refah düzeyinin yüksekliğine rağmen, ahlâkî ve toplumsal açıdan eski cahiliyyenin tüm özelliklerini özünde barındıran modern cahiliyyeden, onun, hayatın hedeflerine ilişkin düşüncelerinden ve insanlık için belirlediği amaçlardan bu sefer de yine o kurtaracaktır Allah’ın izniyle.

“…Oysa onlar daha önce açık bir sapıklık içindeydiler…”

Düşünce ve itikatta sapıklık… Hayat anlayışında sapıklık… Amaç ve yönelişlerde sapıklık… Gelenek ve hayat tarzında sapıklık…

O gün, bu ayete muhatap olan Araplar, kuşkusuz, geçmiş hayatlarını hatırlıyorlardı. İslâm’ın kendilerinde meydana getirdiği değişimin özünü kavramışlardı. Bunun, İslâm olmadan gerçekleşemeyeceğini ve insanlık tarihinde eşine rastlanmayacak bir değişim olduğunu çok iyi biliyorlardı.

Kendilerini, kabile hayatından, kabilesel değerlerden ve kan davalarından kurtaranın İslâm -ama yalnız İslâm- olduğunu kavramışlardı. Sadece bir ümmet olmaları için değildi tabii. Daha çok -bir göz açıp kapama anı gibi kısa bir sürede ve uzun zaman olan hazırlanma gibi birşey olmaksızın- beşeriyete önder olmaları, ideallerini, hayat metodlarını ve düzenlerini beşeriyetin uzun tarihi boyunca eşine rastlanmayacak bir tarzda belirlemeleri içindi bu değişim.

Ulusal konumları belirlediği kadar, siyasal ve uluslararası alanlarda da varlık göstermelerini, her şeyden önce ve önemli olan insani varlıklarını kazandıranın İslâm -ama yalnız İslâm- olduğunu biliyorlardı. İnsanlıklarını yücelten, ademiyetlerini onurlandıran, hayat düzenlerinin tümünü bu onur esasına dayandıran ve yüce Rabblerinin katından bir ihsan ve lütuf olarak gelenin İslâm olduğunu kavrıyorlardı. Bundan sonra bunu bütün beşeriyete sunmuş ve “İnsan”ın nasıl saygın olacağını ve yüce Allah’ın onurlandırmasıyla nasıl onurlanacağını tüm insanlığa öğretmişlerdi. Ne yarımadada ne de başka bir yerde bu konuda kendilerini geçen olmadı. Geçen bölümde değindiğimiz “Şûra” konusu da, yüce Allah’ın kendilerine büyük bir lütfu idi. Bu lütuf bu ilahi metodun bir yönünü oluşturmaktadır.

Onlar, aleme sunacakları bir mesajlarının, beşer hayatına ilişkin bir görüşlerinin ve insan hayatını düzenleyecek bir yöntemlerinin olmasını sağlayan nimetin İslâm -ama yalnız İslâm- olduğunu biliyorlardı. Büyük insanlık tarihinde beşeriyeti ileriye götürecek bir mesaj, bir dünya görüşü ve hayat prensibi olmaksızın varlığını sürdüren bir millet söz konusu değildir.

İslâm, onun varlık hakkındaki düşüncesi, hayat görüşü, toplumsal şeriatı, insan hayatına ilişkin düzeni, gölgesinde “insan”ın mutlu olabildiği bir düzenin oluşması için yerleştirdiği ideal, pratik ve hareketli metodu… Bu özellikleriyle İslâm; Arapların tüm dünyaya sundukları, onunla tanındıkları, saygı gördükleri ve bu sayede önderliği devraldıkları “Özel kimlikleridir”

Bugün ve yarın bundan başka bir kimlik taşıyamazlar. Bunun dışında dünyada onunla tanınacakları bir başka mesajları yoktur. Ya bu mesajı taşıyacaklar, böylece beşeriyet onları tanıyıp saygı gösterecek ya da bunu terk edecekler, sonuçta da -daha önce oldukları gibi- hiç kimse tarafından bilinmeden ve tanınmadan başıboş bir hayat yaşayıp gideceklerdir.

Bu mesajı sunmazlarsa, insanlığa sunacakları başka neleri var ki?

İnsanlığa, edebiyat, sanat ve bilim. alanında dahiler mi sunacaklar? Oysa yeryüzünde diğer halklar onları bu alanda oldukça geride bırakmış. Üstelik beşeriyet, hayatın bir ayrıntısı sayılan bu alanda boğazına kadar “deha” deryasına gömülmüştür. Hayatın bir ayrıntısı sayılan bu alanda bir dahiye ihtiyaç duyulmadığı gibi böyle bir beklenti de söz konusu değildir.

Herkesin önünde eğileceği, onunla sokakları dolduracakları ve ellerindeki ürünle herkesi cezb edecekleri ileri sanayi alanında deha çapta ürünler mi sunacaklar? Bu alanda da birçok halk onları geride bırakmış, öncülük direksiyonunu eline geçirmiştir.

Kendi elleriyle meydana getirdikleri, kendi düşüncelerinin ürünü toplumsal bir felsefî ekol mu, ya da ekonomik ve idari metodlar mı sunacaklar? Yeryüzü bu tür felsefeler, ekoller ve metodlarla dolup taşmaktadır. Bu sapık metodlar sayesinde de büyük bir bedbahtlık içinde yaşamaktadır.

O halde beşeriyete öğretecekleri ve bu konuda öncelikli, ileri ve imtiyazlı sayılacakları ne sunabilirler?

Bu büyük mesajdan başka bir şeyleri yok… Şu eşsiz metoddan başka hiçbir şeyleri yok. Allah’ın kendilerini seçtiği, bununla onurlandırdığı ve bir zamanlar onların eliyle tüm insanlığı kurtardığı bu lütuftan başka hiçbir şeyleri yok. İnsanlık bugün her zamankinden daha çok bu mesaja muhtaçtır. Çünkü insanlık, bedbahtlık, şaşkınlık, bunalım ve iflas bataklığına düşmüştür.

Kuşkusuz geçmişte tüm insanlığa sundukları ve ilgilerini çektikleri yegane nitelikleri sadece budur. Bugün de insanlığa bunu sunabilirler. Bu sayede kurtulabilirler ancak.

Büyük milletlerden herbirinin insanlığa sunduğu bir mesajı vardır. En büyük millet, en büyük mesajı taşıyan, en üstün metodu sunan ve hayata ilişkin yüksek dünya görüşüyle sivrilen millettir.

Araplar bu mesaja sahip bulunmaktadırlar. -Bu hususta onlar asıldırlar, diğer halklar ise onlara ortak konumundadırlar-. Acaba hangi şeytandır onları bu büyük hazineden uzaklaştıran, hangi şeytan?..

Yüce Allah’ın bu millete bir Resul ve Risalet göndermekle bahşettiği lütuf çok büyüktür hem de çok. Onu bu lütuftan, şeytandan başkası uzaklaştıramaz. Ve O, Rabbine karşı bu şeytanı kovmakla sorumludur.

UHUD SAVAŞININ DEVAMI

Ayetlerin akışı, savaşta meydana gelen olayları anlatma ve onları değerlendirmede bir adım daha atmaktadır. Henüz tecrübe süzgecinden geçmemişler, olaylarla yoğrulmamışken, işin pratiğini, kuralların özünü ve kanunlara sarılmayan; varlık, hayat ve akidenin özündeki ciddiyete uymayan hiç kimseyi kayırmayan pratik hayatın ciddiyetini henüz yaşamamışken -müslüman oldukları halde- işin geldiği noktada dehşete kapılmalarını, başlarına gelenin meydana gelişine şaşırmalarını ve iş konusundaki düşüncelerinin davranışlarından dolayı olduğunu ve uygulamalarının tabii bir sonucu olduğunu açıklamaktadır. Ancak onları bu noktada bırakmamakta, -çünkü bu durum, gerçek de olsa nihai gerçek değildir- sebepler ve sonuçların arka plânındaki Allah’ın kaderine, adet ve kanunların ötesindeki iradesine bağlamaktadır. Böylece meydana gelen olaydaki hikmeti kendilerine ve uğruna cihad ettikleri davalarına hayırlı olanın gerçekleşmesine, bu tecrübeyle onların bundan sonrasına hazırlanmasına, kalplerinin arınmasına, saflarının olayların ortaya çıkardığı münafıklardan ayrılmasına ilişkin hadiselerin ötesindeki Allah’ın plânını açıklamaktadır. Her iş, sonunda Allah’ın iradesine ve plânına dayanmaktadır. Böylece Kur’an’ın ince ve derin açıklamasında gizli gerçek, düşüncelerinde ve duygularında iyice olgunlaşmaktadır.
165- Karşı tarafa iki katını tattırdığımız musibet, bu kez sizin başınıza gelince “Bu nereden geldi?” demediniz mi? De ki; “O musibet kendinizden kaynaklandı.” Hiç şüphesiz Allah’ın gücü herşeye yeter.

166- İki topluluğun karşılaştığı gün başınıza gelen musibet, Allah’ın izni ile gerçekleşti. Bu musibet, Allah’ın müminleri belirlemesi için meydana geldi.

167- Bir de münafıkları ayırd etmesi içindi. Onlara “Geliniz, Allah yolunda savaşınız, ya da savunma yapınız ” denince “Eğer savaşmayı bilseydik, mutlaka peşinizden gelirdik ” dediler. O gün onlar imandan çok küfre yakındılar. Kalplerinde olmayan şeyi ağızları ile söylüyorlardı. Hiç kuşkusuz Allah, onların gizli tuttukları duyguları çok iyi bilir.

168- Onlar, evlerinde oturup savaşa katılan kardeşleri için “Eğer bizim sözümüzü dinleselerdi, öldürülmezlerdi”diyenlerdir. De ki; “Eğer doğru söylüyorsanız, ölümü kendi başınızdan savın bakalım.”

Yüce Allah; sancağını taşıyan ve akidesine inanan dostlarına yardım etmeyi üzerine almıştır. Ancak bu yardımı, kalplerinde iman gerçeğinin olgunlaşmasına, düzen ve hayat tarzlarında imanın gereklerini yerine getirmelerine, güçleri oranında hazırlık yapmalarına ve imkanları nisbetinde çaba sarf etmelerine bağlamıştır. İşte Sünnetullah budur. Ve Sünnetullah’ta hiç kimse kayırılmaz. Müslümanlar ne zaman bu işlerden birinde bir eksiklik yaparlarsa, bu eksikliğin sonucuna katlanmalıdırlar. Çünkü müslüman oluşları, kendileri için adetin bozulmasını ve kanunun iptalini gerektirmez. Onlar, hayatlarının tümünü Sünnetullah’a uydurmak ve ilahi kanunlar doğrultusunda düzenlemekten dolayı müslümandırlar zaten.

Ancak müslümanlıkları boşa gitmeyecektir, ziyan olmayacaktır. Çünkü teslimiyetleri Allah içindir. Allah’ın sancağını taşımaları, O’na uymaya gayret etmeleri ve O’nun metoduna tabi olmalarından dolayı, hataya uygun düşen, acı, yara ve kayıpları tattıktan sonra bu hatayı iyiliğe çevirmek akidenin daha bir netleşmesi, kalplerin daha iyi arınması, safların iyice temizlenmesi, onları vaad edilen zafere yaklaştırması, böylece hayır ve bereketle sonuçlandırması yüce Allah’ın şânındandır… Müslümanlar hiçbir zaman Allah’ın korumasından, gözetiminden ve yardımından uzaklaştırılmazlar. Aksine, yolda başlarına birtakım darbeler, acı ve sıkıntılar geldikçe, Allah tarafından hep yol azığıyla desteklenmişlerdir.

Bu açıklık ve kesinlikle beraber yüce Allah, meydana gelen olaydan dolayı paniğe kapılıp sorular sorup duran müslüman kitleyi ele almakta, onlara takdirinden kaynaklanan uzak hikmeti açıkladığı gibi kendi davranışlarından kaynaklanan yalçın sebebi de ortaya çıkarmaktadır. Bu arada münafıkları da, ne sakınmanın ne de geride kalıp oturmanın kendisinden koruyamadığı ölüm gerçeğiyle yüzyüze getirmektedir:

“Karşı tarafa iki katını tattırdığımız musibet başınıza gelince `Bu nereden geldi?’ demediniz mi? De ki; O musibet kendinizden kaynaklandı. Hiç şüphesiz Allah’ın gücü herşeye yeter.”

Müslümanların Uhud’da başlarına bir felaket geldi. Bu acı günde karşılaştıkları bunca yara ve acıların dışında ayrıca yetmiş şehid verdiler. Müslüman oldukları halde Allah’ın düşmanı müşrikler onlara galip geldi. Halbuki onlar müslümandılar ve Allah yolunda cihad ediyorlardı. Fakat aslında bu felaketi tadan müslümanlar, bunun iki katını müşriklere isabet ettirmekle daha üstün durumda idiler; çünkü Bedir günü Kureyş’in ileri gelenlerinden yetmiş tanesini öldürmekle benzeri bir musibeti düşmanlarının başlarına getirmişlerdi.

Müslümanlar aynı galibiyeti Uhud savaşının başlangıcında, henüz Allah’ın ve O’nun Resulünün emrine uyuyorlarken, ganimet arzusu karşısında zaafa kapılmàmışken ve mümin gönüllerde yer etmemesi gereken duygular ruhlarında depreşmemişken tekrar elde ediyorlardı.

Onlar panik içinde sorup duruyorlarken yüce Allah bütün bunları onlara hatırlatıyor ve meydana gelen olayı direkt yakın sebebine döndürüyor:

“…De ki; O musibet kendinizden kaynaklandı.”

İş konusunda sarsıntı geçiren, bozulan ve çekişen bizzat sizin nefsinizdir. Allah ve Resulünün şartını yerine getirmeyen sizdiniz. Arzu ve heveslerin etkilediği, kendi nefsinizdi. Resulullah’ın emrine ve savaş stratejisine isyan eden sizdiniz. Bu sonuç meydana gelmesini istemediğiniz şey. Sopra da “bu nasıl olur?” diyorsunuz. Sünnetullah’ta kendi durumunuza uygun olanıyla karşılaştınız. Müslüman veya müşrik olsun insan kendini Sünnetullah’ın işleyişine sundu mu gerekli karşılığı alacaktır. Hiç kimsenin kayırılması için bu kanun bozulmaz. Bir kere, insanın ilk önce Allah’ın sünnetine kendini uydurması, teslimiyetin olgunluk derecesini göstermektedir.

“Hiç şüphesiz Allah’ın gücü herşeye yeter.”

Gücünün gereği, sünneti uygulaması, kanunuyla hükmetmesi, her işin hükmü ve iradesi uyarınca hareket etmesi ve varlık alemini, hayatı ve olayları dayandırdığı yasalarını askıya almamasıdır.

Bununla beraber, her işin ötesinde gördüğü bir hikmetten dolayı Allah’ın takdiri yer almaktadır. Meydana gelen her olayın, her hareketin, her gelişmenin ve bütün evrende yeralan her akışın ötesinde Allah’ın takdiri sürekli mevcuttur.

İLÂHÎ KANUN

“Îki topluluğun karşılaştığı gün başınıza gelen musibet Allah’ın izni ile gerçekleşti.”

Hiçbir şey rastlantı sonucu ve boşuna meydana gelmemiştir. Faydasız ve başıboş da değildir. Her hareket, şu evrenin yaradılışında planlanmış ve kendisine özgü sebep ve sonuçları olan bir kadere göre hareket etmektedir. Bütün hareketler, -bozulmaz, askıya alınmaz ve hiç kimseyi kayırmaz sağlam adet ve kanunlara uygun meydana gelmekle beraber- belirlenen proğramları plânında gizli bir hikmeti gerçekleştirmekte ve hep birlikte evrenin nihai “proje”sini tamamlamış olmaktadırlar.

İslâm düşüncesi bu alanda, insanlık tarihi boyunca hiçbir düşüncenin ulaşmadığı bir evrensellik ve dengecilik düzeyine ulaşmıştır.

Evrende değişmez bir kanun ve kesin kurallar vardır. Değişmez kanunun ve kesin kuralların ötesinde de etkin bir irade ve serbest ilahi meşiyet vardır.

Bu kanun, kurallar, irade ve meşiyetin ötesinde de herşeyin çerçevesinde cereyan ettiği ince bir hikmet yatmaktadır. Aralarında insan da olmak üzere herşey hakkında hükümran olan bu kanun ve geçerli olanlar da bu kurallardır. İnsan, özgür iradesinin ürünü hareketleri ve kendi düşünce ve değerlendirmesinin sonucu davranışları neticesinde bu kurallarla karşılaşır, böylece kuralların işlemesini sağlar ve onlardan etkilenir. Ancak, bütün bunlar, Allah’ın kaderi ve dileyişi uyarınca meydana gelmekte, aynı zamanda O’nun hikmet ve takdirini gerçekleştirmektedir. İnsanın iradesi, düşüncesi, hareket ve davranışları Allah’ın adet ve kanununun bir parçasıdır. İnsan bütün yaptıklarını bunlarla yapar. Allah, çizdiği kader ve plan çerçevesinde gerçekleştirdiği herşeyi bu adet ve kanun sayesinde gerçekleştirir. Hiçbir şey bu adet ve kanunun dışına çıkamaz. Onlara karşıt olamaz, Allah’ın iradesini ve takdirini bir kefeye, insanın irade ve faaliyetlerini de karşıt kefeye koyanların düşündükleri gibi faaliyetine karşı koyamazlar. Asla!.. İslâm düşüncesinde durum böyle değildir. Çünkü insana; varlığını, düşüncesini, iradesini, takdirini, değerlendirme yeteneğini ve yeryüzünde faaliyet imkânını bahşederken, bunlardan hiçbirini, kendi sünnetine zıt, yüce iradesine muhalif kılmamıştır. Şu büyük evrene ilişkin kaderinin ötesindeki nihai hikmetin dışına da çıkamaz. Ancak yüce Allah, insanın takdir edip idare etmesini, hareket etmesini, etkilenmesini, Sünnetullah’la karşılaşıp onlara uymasını, bu karşılaşmanın insana verilecek karşılığını; lezzet, acı, rahatlık, yorgunluk, mutluluk ve bedbahtlık şeklinde tam olarak almasını, bu karşılaşma ve sonucunun ötesindeki herşeyi kuşatan kaderinin ahenk ve denge içinde gerçekleşmesini sünnetin ve takdirinin bir gereği kılmıştır.

Uhud savaşında meydana gelen bu olaylar, evrensel ve mükemmel İslâm düşüncesi hakkındaki sözlerimize örnektir. Kuşkusuz yüce Allah müslümanlara, zafer ve yenilgi hakkındaki sünneti ve şartını öğretmişti. Onlar da bu sünnet ve şarta aykırı hareket etmişlerdi. Bunun sonucunda da acı ve yaralarla karşılaşmışlardı. Ancak mesele bu noktada bitmiyor, çünkü bu karşı çıkmanın ve acı çekmenin ötesinde, saftaki müminlerle münafıkların ayrılması, mümin kalplerin arındırılması, düşünce bulanıklığından, zaaf ve eksikliklerden temizlenmesine ilişkin Allah’ın kaderinin gerçekleşmesi yer almaktadır.

Bu da işlevi bakımından -acı ve zararın ötesinde- müslümanlar için hayırlı olmuştur. Kuşkusuz bu sonucu, Kanûn-u İlâhî uyarınca elde etmişlerdi. Çünkü Allah’ın metoduna teslim olan, bütün hayatlarında onu uygulayan müslümanlara yardım edip onları gözetmek, sonuçta acılarını tatmış olsalar bile işledikleri hataları nihai hayırlarına bir araç kılmak Allah’ın sünnetidir. Nitekim, acı çekme; arınma, eğitim ve hazırlık için de bir araçtır.

Bu sert ve yalçın konumda müslümanların ayakları rahatlamakta, kalpleri hiçbir kararsızlık, sıkıntı ve şaşkınlık duymadan tatmin olmaktadır. Çünkü onlar, Allah’ın kaderi ile yüz yüzedirler. Hayatlarında O’nun kanunlarıyla hareket etmektedirler. Onlar, yüce Allah’ın gerek kendilerine gerekse çevrelerindekilere dilediğini yapacağını biliyorlar. Çünkü onlar, yüce Allah’ın onunla dilediğini gerçekleştirdiği kaderi için birer hammadde konumundadırlar. İşledikleri tüm yanlışlar ve doğrular -yanlışları ve doğrularından dolayı karşılaştıkları tüm sonuçlar Allah’ın kaderi ve ince hikmeti ile hareket ettiğini ve bu yolda hareket ettikleri sürece de kendilerini iyiliğe doğru götüreceğini gayet iyi biliyorlar:

“İki topluluğun karşılaştığı gün başınıza gelen musibet, Allah’ın izni ile gerçekleşti. Bu musibet, Allah’ın müminleri belirlemesi için meydana geldi.”

“Bir de münafıkları ayırd etmesi içindi. Onlara `Geliniz, Allah yolunda savaşınız’ denince; `Eğer savaşmayı bilseydik, mutlaka peşinizden gelirdik’ dediler. O gün onlar imandan çok küfre yakındılar. Kalplerinde olmayan şeyi ağızlarıyla söylüyorlardı. Hiç kuşkusuz Allah, onların gizli tuttukları duyguları çok iyi bilir.”

Yüce Allah burada, Abdullah bin Ubey bin Selul ve beraberindekilerin konumuna işaret etmekte ve onları “münafıklar” diye adlandırmaktadır. Bu noktada yüce Allah, onları ortaya çıkarmakta, müslüman safları onlardan temizlemektedir, o günkü gerçek konumlarını belirlemektedir: “…O gün onlar imandan çok küfre yakın idiler…” Orada müslümanlarla müşrikler arasında savaş çıkacağını bilmediklerinden dolayı geri döndüklerini iddia ederken doğru söylemiyorlardı. Gerçek neden bu değildi, onlar: “…kalplerinde olmayan şeyi ağızlarıyla söylüyorlar.” Tamamen akidenin kontrolüne bırakmadıkları kalplerinde nifak vardır. Kişiliklerini ve beşerî değerlerini, akide ve iman değerlerinin üstüne çıkarmışlardır. Uhud günü Resulullah, (salât ve selâm üzerine olsun) görüşünü kabul etmedi diye ayrılan münafıkların başı Abdullah b. Ubey ne yaptıysa, bundan önce de Resulullah’ın (salât ve selâm üzerine olsun) ilahî bir mesajla Medine ye geldiğinde kendilerinin başkanlıktan yoksun bırakılması ve başkanlığı bu dine ve onun taşıyıcısına vermesi karşısında da aynı davranışı göstermişti. Kalplerde bu vardı. Müşrikler, Medine’nin kapılarına dayanmışken münafıkların geri dönmelerinin sebebi buydu. Kendilerine “Geliniz Allah yolunda savayız ya da savunma yapınız” diyen gerçek müslüman Abdullah b. Haram’a “Eğer savaşmayı bilseydik mutlaka peşinizden gelirdik” diyerek itiraz etmeleri bundandı. İşte bu ayette yüce Allah gerçek durumlarını ifşa ediyor:

“Hiç kuşkusuz Allah onların gizli tuttukları duyguları çok iyi bilir.”

Sonra, saflarda ve ruhlarda sarsıntının meydana gelmesindeki konumlarını ortaya çıkararak sürüyor ayet-i kerime:

“Onlar evlerinde oturup savaşa katılan kardeşleri için `Eğer bizim sözümüzü dinleselerdi öldürülmezlerdi’ diyenlerdir.”

Özellikle başta kavmi arasındaki otoritesini sürdüren, münafıklığı henüz daha ortaya çıkmamış ve müslümanlar arasındaki mevkisinin sarsılmasına neden olan bu vasıfla henüz vasıflandırılmamış Abdullah b. Ubey olmak üzere, diğer münafıklar ayrılık sonucu saflarda ve ruhlarda kargaşa ve sarsıntı meydana getirmekle yetinmiyorlar:

“…Eğer bizim sözümüzü dinleselerdi öldürülmezlerdi” diyerek, savaştan sonra şehid ailesi ve arkadaşlarının kalplerine sarsıntı ve hayıflanma duygularını yaşamaya çalışıyorlardı.

Böylece, ayrılmalarında bir hikmet ve maslahat olduğunu, Resulullah’a (salât ve selâm üzerine olsun) itaat edip uymakta da bir zarar ve ziyan olduğunu yaymak istiyorlardı. En fazla da, Allah’ın çizdiği kaderi, ecelin kesinliği, ölüm ve hayatın hakikati ve bunların yalnızca Allah’ın kaderine bağlılığı konusundaki saf İslâm düşüncesini bozuyorlardı. Bu yüzden ayet-i kerime, bir taraftan hilelerini bozmak, diğer taraftan İslâm düşüncesini düzeltip onu bulanıklıktan kurtararak kesin ve doğru olanı yerleştirmek suretiyle gerekli karşılığı vermektedir:

“Eğer doğru söylüyorsanız, ölümü kendi başınızdan samız bakalım.”

Ölüm, hem cihada çıkan hem de evinde oturanı, hem cesuru, hem korkağı, hülâsa herkesi alır götürür. Ne hırs, ne korunma geri çeviremez ölümü. Korku ve geride beklemek de ertelemez. Bunun en güzel kanıtı tartışma götürmez pratik hayattır. Kur’an-ı Kerimde bu pratik hayatla onlara cevap vermekte, iğrenç hilelerini bozmakta, gerçeği yerine oturtmakta, böylece müslümanların kalplerini sağlamlaştırıp üzerine güven, huzur ve yakîn duygularını akıtmaktadır.

Kur’an-ı Kerim’in savaştaki olayları sunarken, olayların öncesinde, savaşın hemen arefesinde meydana gelen bu olaya -Abdullah b. Ubey ve beraberindekilerin savaştan geri kalmalarını- değinmeyi ertelemesi, oluşun içinde bu noktaya yer bırakması dikkat çekicidir.

KUR’AN EĞİTİMİ

Bu erteleme, Kur’an’ın eğitim metodunun belirgin özelliklerinden birini taşımaktadır. Kuşkusuz bu olayı, yerleştirdiği İslâm düşüncesinin belli başlı kurallarını yerleştirmek, yerleştirdiği gönüllere doğru duyguları oturtmak ve değerler için koyduğu bu ölçüleri belirlemek için ertelemişti. Sonra da “münafıklara”, davranışlarına, bundan sonraki uygulamalarına işaret etmektedir. Çünkü ruhlar bu davranışları, doğru düşünceden, doğru ölçütteki doğru değerden sapmanın ürünü bu uygulamaları algılayacak düzeye gelmiştir artık… İmanî düşüncenin ve değerlerin müslümanın nefsinde böyle yer etmesi, düşünce ve değerlerin gerçek mahiyetini, iş ve şahısların gerçek ölçüsünü verecek doğru ölçütlerin bu şekilde yerleştirilmesi gerekmektedir. Bundan sonra, işleri ve şahısları bu ölçüte göre değerlendirir insan… Ve bu saf imanî duyguyla onlara, aydınlık ve doğru hüküm uygulanabilir…

Bu ertelemede, eşsiz Kur’an metodunun bir başka özelliği de gizlidir. Çünkü Abdullah b. Ubey -daha önce değindiğimiz gibi- o ana kadar kavmi arasında saygın bir konumdaydı. Bu yüzden “Şûra” ilkesinin yerleşmesi ve uygulaması toplum içinde itibarı olanların görüşüne başvurmayı gerektirdiğinden Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) kendi görüşüne başvurmadı diye kibirlenmişti. Bu büyük münafığın uygulamaları müslümanların safında sarsıntı ve düşüncelerinde karışıklıklar meydana getirmişti. Nitekim bundan sonra öldürülenlere ilişkin sözleri de gönüllere hasret, duygulara karışıklıklar serpmişti. O’nun davranışlarının ve sözlerinin küçümsenmesi, savaşın öncesinde meydana gelmesine rağmen, Kur’an’ın sunuş tarzında öne alınması ve bu işi yapmaya kalkışanların vasıflarının “münafıklık yapanlar” olarak adlandırılması gerçekten anlamlıdır. Ayrıca bu davranışları şu hayret sigasıyla -münafıkları görmez misin- diye özetlemek ve en büyüklerinin adını veya şahsını anmadan, yine bu davranışı yapmaya kalkışan herkesin, hakettiği gibi iman ölçeğinde onunla eşit durumda olmaları yüzünden surenin akışında başka münafıkları değerlendirdiği gibi münafıklar arasında belirsiz olarak kalması için açıklamaması ve sona bırakması bu eşsiz eğitim metodunun içerdiği bir hikmet olsa gerektir.

ALLAH YOLUNDA ÖLDÜRÜLENLER

Kalpler huzura kavuşup vicdanlar, evrende yürürlükte olan yasa, işlerin ötesindeki Allah’ın kaderi, bu takdir ve planın arka planındaki hikmeti… Sonra olması için yazılmış ecel ve geride kalmanın erteleyemediği savaşa çıkmanın çabuklaştıracağı; hırs, sakınma ve tedbirin önleyemediği mukadder ölüm gerçeği ile istikrar bulduktan sonra…

Evet bundan sonra ayetlerin akışı bir diğer hakikati açıklamakla sürüyor. Hem özü hem de etkisi itibariyle büyük bir hakikat… Allah yolunda öldürülenlerin ölüler olmayıp diri oldukları hakikati… Onlar Rabblerinin izinden, kendilerinden sonra oluşan hayattan ve olaylarından kopmamışlardır. Bu cemaatin yaptıklarından etkilendikleri gibi ona da etki ediyorlar. Bilindiği gibi etki ve etkilenme hayatın belirtisidir.

Ayet Uhud savaşında şehid düşenlerin hayatı ile şehadetlerinden sonra meydana gelen olaylar arasında sağlam bir ilgi kurduktan sonra, kendilerine isabet eden bunca yaraya rağmen, Allah ve Resulü’nün çağrısına karşılık veren, savaş alanını bırakıp gittikten sonra Medine’ye saldırmalarından korkup Kureyş’i takip eden, Kureyş’in toparlanmasıyla kendilerini korkutmaya çalışan insanlara aldırış etmeyip sadece Allah’a güvenip dayanan ve bu konumlarıyla imanın anlamını ve hakikatini gerçekleştiren bir grup müminin konumlarını tasvir ediyor.
169- Sakın Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayınız, tersine onlar yaşıyor ve Allah katında besleniyorlar.

170- Allah’ın, keremiyle kendilerine sunduğu nimetlerden dolayı sevinç içindedirler. Arkadaki henüz kendilerine katılmamış olanlar için korku ve üzüntü söz konusu değil diye onlar adına sevinçlidirler.

171- Onların sevinci Allah’tan gelen nimet ve lütuf ile O’nun müminlerin mükâfatını kayba uğratmayacağı müjdesinden kaynaklanıyor.

172- O müminler ki, yaralandıktan sonra Allah’ın ve peygamberin savaşma çağrısına uydular, onlardan “İhsan” (Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmek -Mütercim-) ilkesine uyanlar ile takva sahiplerini büyük bir ödül beklemektedir.

173- O kimseler ki, insanlar kendilerine “Düşmanlarınız size saldırmak için yığınak yaptılar, onlardan korkmalısınız”dediklerinde, bu sözden imanları daha güçlenerek `Allah bize yeter, O ne güzel bir vekildir” dediler.

174- Bundan dolayı Allah’tan gelen nimet ve lütufla geri döndüler, kendilerine hiçbir zarar dokunmadı, Allah’ın rızasına uydular. Hiç kuşkusuz Allah büyük lütuf sahibidir.

175- O şeytan sizi yardakçıları ile korkutur, o halde eğer gerçekten mümin iseniz onlardan değil, benden korkunuz.

Yüce Allah mümin kalplerde kader ve ecel hakikatini iyice belirginleştirmek, münafıkların “Eğer bizim sözümüzü dinleselerdi öldürülmezlerdi” sözleriyle öldürülenler hakkında yaydıkları; kuşku, karışıklık ve hayıflanma duygularını: “De ki; Eğer doğru söylüyorsanız ölümü kendi başınızdan savın bakalım” meydan okuyuşuyla bertaraf etmek istemiştir.

Yüce Allah, bu değişmez hakikatin eşiğinde mümin kalpleri huzura kavuşturduktan sonra, bu kalplerin huzur ve güvenini artırmak için Allah yolunda öldürülen -Allah yolunda öldürülen, kalplerini bu mananın dışındakilerden arındıran ve diğer tüm şartlardan soyutlananlardan başkası şehid değildir- şehidlerin varacağı sonucu açıklamayı dilemiştir. Bu şehidler diridirler. Bütün hayat özelliklerine sahiptirler. Onlar, Rabblerinin yanında “rızıklanmaktadırlar”. Rabblerinin fazlından verdiği ile sevinmektedirler. Geride kalan müminlere vardıkları sonucu müjdelemek istemektedirler. Ayrıca geride kalan kardeşlerinin yaşadığı olaylarla da ilgilenmektedirler. Kuşkusuz bütün bunlar; yararlanma, müjdeleme, ilgilenme, etki etme ve etkilenme dediğimiz hayat belirtileridir. Onlar, elde ettikleri Allah’ın fazlı ve O’nun yanındaki makam ve rızkın yanında hayat ve olaylarla ilişki içindeyken ayrılıklarından dolayı duyulan bu hasret de ne oluyor? İnsanların, dipdiri şehidle geride kalan kardeşlerine ilişkin düşüncelere koydukları mesafe de nerden çıktı? Burada ve orada sürekli Allah’la birlikte olan müminlerin nazarında, mesafelerin ve engellerin hiçbir değeri yokken, bu hayatla hayat sonrası alem arasında konulan bu engel de nedir?

Bu büyük gerçeğin iyice belirginleşmesi, olayları değerlendirmede büyük önem arzetmektedir. Bir kere o, farklı hayat çeşitleri ve durumlarıyla birlikte varlıkların hareketine ilişkin düşünceyi de dengeler. -Hatta yeni baştan inşa eder. Artık bu bir sürekliliktir, kesintiye uğramaz. Çünkü ölüm yolculuğunun sonu değildir. Hatta ölüm öncesiyle sonrası arasında mutlak anlamda bir engel de söz konusu değildir.

Kuşkusuz bu, müminlerin hayat ve ölümü karşılayışlarına ve buradan orayı tasavvur edişlerine ilişkin duygularda büyük etkisi bulunan yepyeni bir bakış açısıdır.

“Sakın Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayınız. Aksine onlar yaşıyor ve Allah katında besleniyorlar.”

Ayet, Allah yolunda öldürülen, böylece hayattan ayrılıp gözlerden uzaklaşanların “ölü” sayılmasını yasaklayan bir hükümdür. Ayrıca onların “Rabbleri katında diri olduklarını” da isbat eden bir nasstır. Bu yasaklama ve isbatı canlılara özgü bir sıfat takip etmektedir. Onlar “besleniyorlar.”

Bununla beraber -şu fani dünyada yaşayan- bizler, sahih hadislerin bildirdiklerinin dışında şehidlerin sürdüğü hayatın şeklini bilemiyoruz. Ancak herşeyi bilen ve herşeyden haberdar olanın zatından gelen bu doğru nass, tek başına ölüm ile hayat ve her ikisinin arasındaki ayrılık ve bütünlüğe ilişkin anlayışımızı değiştirmeye yeterlidir. Aynı zamanda meydana gelen olayların gerçek mahiyetinin bizim algıladığımız dış görünüşleri gibi olmadıklarını öğretmeye de yeterlidir. Çünkü biz, mutlak hakikatlere ilişkin anlayışımızı, algıladığımız dış belirtilere dayandırmaktayız. Bu da hakikati bütünüyle kavramak için yeterli değildir. O halde bu konuda gerçeği açıklamaya kadir yüce Allah’ın açıklamasını beklemekten başka seçeneğimiz yoktur.

Onlar bizim gibi insandırlar. Öldürülüyorlar, dış görünüşünü bildiğimiz hayattan kopuyorlar. Bize göründüğü kadarıyla hayattan ayrılıyorlar. Ancak onlar, “Allah yolunda öldürüldükleri” ve O’nun uğrunda her türlü nimetten; cüz’î ve küçük amaçlardan soyutlandıkları, ruhlarını Allah’a bağladıkları ve O’nun yolunda canlarıyla mücadele ettikleri… Evet onlar bu şekilde öldürüldükleri için yüce Allah, dosdoğru bir haberle onların “ölüler” olmadıklarını bize bildirmekte ayrıca onlara ölü dememizi yasaklamaktadır. Kendi katında diri olduklarını te’kid etmekte ve onların beslendiklerini bildirmektedir. Allah’tan gelen rızkı canlılar gibi almaktadır bunlar. Nitekim yüce Allah, onlarda bulunan diğer hayat belirtilerini de bildirmektedir:

“Allah’ın keremiyle kendilerine sunduğu nimetlerden dolayı sevinç içindedirler.”

Allah’ın rızkını sevinerek karşılıyorlar; çünkü onlar bunun yüce Allah’ın kendilerine karşı bir lütfu olduğunu algılıyorlar. Bu da, yüce Allah’ın onlara kendi yolunda öldürülmesinden hoşnut olduğunun kanıtıdır. O halde O’nun hoşnutluğunun göstergesi olan rızkından çok, onları ne sevindirebilir?

Sonra onlar geride kalan kardeşleriyle de ilgileniyorlar. Yüce Allah’ın mücahid müminlere olan hoşnutluğundan bildiklerini müjdelemek istiyorlar:

“Arkadaki henüz kendilerine katılmamış olanlar için korku ve üzüntü söz konusu değil diye onlar adına sevinçlidir.”

“Onların sevinci Allah’tan gelen nimet ve lütuf ile O’nun müminlerin mükâfatını kayba uğratmayacağı müjdesinden kaynaklanıyor.”

Onlar “Arkalarındaki henüz kendilerine katılmamış” kardeşlerinden uzaklaşmamışlar ve onlarla bağlarını koparmamışlardır. Çünkü onlar, beraberlermiş gibi “diridirler” dünya ve ahirette elde ettikleriyle müjdeliyorlar birbirlerini, müjdelerinin içeriğini de “kendilerinde korku ve üzüntü söz konusu olmadığı” gerçeği oluşturmaktadır. Kuşkusuz onlar bunu öğrendiler, “Rabblerinin katında” ‘ki hayat O’nun nimet ve fazlından elde ettikleri lütuflar, bunun gerek müminlere karşı Allah’ın bir iyiliği olduğuna ve O’nun müminlerin ecrini zayi etmeyeceğine olan kesin inançlarıyla ikna olmuşlardır.

Şehidlerin, -Allah yolunda öldürülen- gerçekleştirmediği hangi hayat belirtisi kaldı ki? Arkalarında kendilerine katılmamış kardeşlerinden ne ayırabilir onları? Hangi şey canlılar ve hayatla ilişki içinde olmakla beraber, yüce Allah’ın katına yapılan yolculuktan dolayı; gıpta, hoşnutluk ve yakınlık duyulacak bu aşamayı arkalarında kendilerine katılmamışların ruhlarında meydana getirebilir?

Bu -Allah yolunda olduğu zaman- ölüm kavramında, canlarıyla cihad edenlerin ölüm karşısındaki duygularında ve arkalarında kalanların ruhlarında gerçekleştirilen büyük bir değişikliktir. Aynı zamanda bu, dünyanın çerçevesini ve basit hayat görüntülerini aşmak suretiyle, hayatın alanının belirtilerini, şekillerini daha da genişletmektir. Onun böylesine geniş ve büyük bir sahayı kapsaması, bir şekilden başka bir şekle, bir hayattan başka bir hayata geçişte belleklerimizde ve düşüncelerimizde oluşan engelleri etkisiz hale getirmektedir.

Bu ve benzeri Kur’an ayetlerinin müslümanların kalplerine yerleştirdiği bu yeni anlayışa uygun olarak aziz mücahidler -Allah yolunda- şehadet talep etmeye yöneltiliyorlar. (Bazı örneklerini savaşı ele aldığımız sözlerimizin başında anlatmıştık; oraya başvurulabilir.)

Bu büyük gerçeğin yerleşmesinden sonra, savaş alanında şehid düşenler tarafından Rabbleri katında kendileri için hazırlanan nimetlerle müjdelenenler “müminler”dir. Bunlardan söz edilmekte, kim oldukları belirtilmekte, özellikleri, nitelikleri ve Rabbleriyle olan hikayeleri anlatılmaktadır:

“O müminler ki yaralandıktan sonra Allah’ın ve peygamberin savaşma çağrısına uydular. Onlardan “ihsan” ilkesine uyanlar ile takva sahiplerini büyük bir ödül beklemektedir.”

“O kimseler ki insanlar kendilerine `Düşmanlarınız size saldırmak için yığınak yaptılar, onlardan korkmalısınız’ dediklerinde bu sözden imanları daha güçlenerek `Allah bize yeter. O ne güzel bir vekildir’ dediler.”

“Bundan dolayı Allah’tan gelen nimet ve lütufla geri döndüler, kendilerine hiçbir zarar dokunmadı. Allah’ın rızasına uydular. Hiç kuşkusuz Allah, büyük lütuf sahibidir.”

Onlar, bu acı çarpışmanın ertesi günü, beraberinde tekrar savaşmak için Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) tarafından çağrılan kişilerdir. Üstelik yaralardan dolayı bitkin düşmüşler, daha dün savaş alanında ölmekten kıl payı kurtulmuşlardı. Saldırının korkusunu, yenilginin acısını ve felaketin şiddetini henüz unutmamışlardı. Aldıkları bunca yarayla beraber birçok yiğitlerini de kaybetmişlerdi. Sayıları da azdı.

Ancak Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) onları çağırıyordu.. Yalnız onları… -Bazılarının söyleyebileceği gibi, onları güçlendirmek ve sayılarını artırmak için- savaşa katılmayanların kendisiyle birlikte gelmesine müsaade etmemişti.. Onlar da çağrıyı kabul ediyorlar. Resulullah’ın çağrısına uyuyorlar -ayetlerin akışının yerleştirdiği, özü itibariyle ve anlayışlarında da böyle yer ettiği gibi bu aynı zamanda Allah’ın çağrısıdır- Böylece kendilerine yara isabet ettiği, büyük zarara uğradıkları ve yaralarla bitkin düştükleri halde Allah’ın ve Resulü’nün çağrısına koşmuşlardır.

Kuşkusuz Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) onları çağırıyordu. Yalnız onları… Bu çağrı ve ondan sonra gelen icabet, içinde çeşitli ilhamları taşımakta ve bir kısmına değineceğimiz büyük hakikatleri göstermektedir.

Bununla Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) müslümanların gönüllerinin ve duygularının buluştuğu noktanın; yenilgi, acı, eziyet ve yaralarla dolu olmamasını dilemiş olabilir. Bu yüzden, gönüllerinde bunun bir deneme ve imtihan olduğunu, yoksa yolun sonu olmadığını yerleştirmek için Kureyş’i takip etmeye ve onları kovmaya çağırmaktadır. Kuşkusuz onlar hâlâ güçlüdürler. Galip düşmanları da zayıftır. Bu olay bir kere oldu ve geçti artık. Nitekim onlar da zaaf ve dağılmaktan kurtulup Allah ve Resulü’nün çağrısına uyunca üstünlük sağlamışlardı.

Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) müşriklerin gönüllerinde ve duygularında zafer sarhoşluğunun uzun sürmemesini dilemiş olabilir. Bu yüzden dünkü savaşta hazır bulunanlardan arta kalanlarla Kureyş’i takip ediyor. Böylece Kureyş’in müslümanlara karşı amaçlarına ulaşamadıklarını ve kendilerini takip edip tekrar saldıracak kişilerin kaldığını hissetmelerini sağlıyordu.

Siyer rivayetlerinde anlatıldığı gibi bunlar gerçekleşmiş olaylardır. Belki de Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) bununla müslümanların ve onların ötesinde tüm dünyanın, yeryüzünde varolan bu yepyeni gerçeğin yerleştirdiğini duyumsamamalarını dilemiştir. Kendisine inananların ruhlarında herşeye bedel bir akidenin varolduğu gerçeği… İnsanlık da ondan başka hiçbir şeye ihtiyaç duymadıklarını, hayatlarında onun dışında bir amaçlarının olmadığını, sırf bu akide için yaşadıklarını bilsin istemiştir. Ayrıca ondan sonra kendileri için herhangi bir şeyin kalmasını istemediklerini, onun için harcayamayacakları, onun uğruna feda etmeyecekleri hiçbir şeylerinin olmadığını bilmelerini dilemiştir.

Kuşkusuz bu, o zaman için şu yeryüzünde yepyeni bir olaydı. Bu yüzden -müslümanlardan sonra- tüm yeryüzünün, bu olayın meydana gelişini ve büyük gerçeğin varlığını hissetmesi kaçınılmazdı…

Hiçbir şey, bu büyük gerçeğin doğuşunu, yaralı oldukları halde, Allah ve Resulü’nün çağrısına koşanların, saf, heybetli ve korkutucu bir şekilde; sırf Allah’a dayanıp güvenerek, insanların sözlerine, -Ebu Süfyan’ın elçisinin bildirdiği gibi- Kureyş’in toparlanmasıyla korkutmalarına ve münafıkların Kureyş’in yapacaklarını abartmalarına aldırmadan tekrar savaşa çıkışları kadar ifade gücüne sahip değildir:

“O kimseler ki insanlar kendilerine `Düşmanlarınız size saldırmak için yığınak yaptılar, onlardan korkmalısınız’ dediklerinde bu sözden imanları daha güçlenerek `Allah bize yeter, O ne güzel vekildir’ dediler.”

Şu heybetli ve ürpertici tablo, bu büyük gerçeğin doğuşunun kesin bir ilânıdır… Bütün bunlar, Peygamberin hikmetli uygulamasının işaret ettiği bazı gerçeklerdir.

Bazı siret rivayetleri, bu yaralanma ve Resulullah’ın (salât ve selâm üzerine olsun) çağrısına koşma olayını detaylı anlatmaktadırlar.

Muhammed bin İshak şöyle der: Bana Abdullah b. Harice b. Zeyd b. Sabit Hz. Osman’ın kızı Aişe’nin kölesi Ebu Saib’den anlattı; Resulullah’ın Beni Abdul Eşhel’den olan bir arkadaşı Uhud savaşını görmüş ve şöyle anlatmıştı: Ben ve kardeşim Resulullah’la birlikte Uhud’a katılmış ikimiz de yaralı geri dönmüştük. Resulullah’ın (salât ve selâm üzerine olsun) müezzini düşmanı takibe çıkacağını duyurunca, kardeşime -belki de kendime- şöyle dedim: “Resulullah’la birlikte savaşa çıkmayı kaçıracak mıyız? Vallahi binecek bir hayvanımız olmadığı gibi ağır yaralıydık da. Buna rağmen Resulullah’la (salât ve selâm üzerine olsun) beraber çıktık. Benim yaralarım daha hafifti, kardeşim ağırlaşınca müslümanların konakladığı yere kadar onu sırtımda taşıdım.”

İbn-i İshak şöyle der: Uhud savaşı Şevval ayının onbeşinde olmuştu, onaltıncı gecenin sabahında Resulullah’ın (salât ve selâm üzerine olsun) müezzini halkı düşmanı takip etmeye çağırıyordu. Bu arada dün bizimle beraber olmayanlar bugün bize katılmasınlar diyordu. Bunun üzerine Cabir b. Abdullah b. Amr b. Haram, Resulullah’a gelerek şöyle dedi: Ya Resulullah, babam, aralarında bir erkek bırakmadan bu kadınları terk etmemiz ne sana ne de bana yakışmaz diyerek beni, yedi kız kardeşime bakmam için geride bıraktı. Ve bana “Resulullah’la birlikte savaşa çıkmaya seni kendime tercih etmem ve burada kardeşlerini koru” diyerek beni geri bıraktı. Ben de onlarla birlikte kaldım. Bunun üzerine Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) onun kendisiyle birlikte çıkmasına müsaade etti.

Allah’tan başka güvence tanımayan, O’ndan hoşnut olan, O’nunla yetinen, zorluk karşısında imanları artan ve insanların kendilerini düşmandan korkutmaları karşısında “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” diyen büyük ruhlarda bu büyük gerçeğin yer etmesi için işte böyle yardımlaştılar onlar.

Sonuç da, beklendiği ve sırf Allah’a dayanıp güvenen, O’nunla yetinen ve O’ndan başka herşeyden soyutlananlara Allah’ın vaadettiği gibi oldu:

“Bundan dolayı Allah’tan gelen nimet ve lütufla geri döndüler. Kendilerine hiçbir zarar dokunmadı. Allah’ın rızasına uydular.”

Kurtuldular -hiç kötülük görmeden- Allah’ın hoşnutluğunu elde ettiler. Kurtuluş ve hoşnutlukla geri döndüler.

“…Allah’tan gelen bir nimet ve lütufla…”

İşte bu noktada ayet-i kerime onları bağışlar konusunda ilk sebebe döndürüyor: Allah’ın dilediğine, verdiği nimet ve bolluğa… Bu arada heybetli konumlarını da zikretmeyi ihmal etmiyor. Çünkü onlar bu konumlarıyla işi Allah’ın nimet ve fazlına döndürüyorlar. Zaten bu, her iyiliğin döndüğü büyük esastır. Onların bu konumları da bu sonsuz nimetin bir yönünü oluşturmaktadır.

“…Allah büyük lütuf sahibidir.”

Bununla yüce Allah, bu durumlarını, bu konumlarını, ölümsüz kitabında ve evrenin her tarafında yankılanan kelamında tescil etmektedir. Kuşkusuz bu; harika bir tablo ve şerefli bir konumdur.

İnsan bu tabloya ve konuma bakınca bu cemaatin bünyesinin bir günle gece arasında tamamen değiştiğini, olgunlaştığını, durulduğunu, üzerinde bulundukları yerle mutmain olduklarını, düşüncelerindeki kapalılığı giderdiklerini, her işi ciddiyetle ele aldıklarını, daha dün saflarda ve düşüncelerde baş gösteren kararsızlık ve kargaşadan kurtulduklarını hissediyor. Oysa bu kitlenin dünkü konumlarıyla şimdiki konumları arasında sadece bir gece geçmişti. Fark ne kadar da büyük… Mesafe ne kadar da uzak!

Kuşkusuz acı tecrübeler, olayların şiddetle sarstığı ruhlara yapacağını yapmıştır. Kapalılık giderilmiş, kalpler uyandırılmış, ayaklar sabitleşmiş ve ruhlar azim ve kararlılıkla dolmuştur.

Evet… Acı imtihanlardaki Allah’ın lütfu son derece büyüktür.

Sonunda bu bölüm, korku, panik ve ümitsizliğin sebebini açıklayarak son bulmaktadır. Buna göre dostlarını korku ve dehşetin kaynağı kılan, onlara güç ve heybet görüntüsü kazandıran şeytandır. Bu yüzden müminin, şeytanın hîlesini bozması ve çabasını boşa çıkarması gerekmektedir. Öyleyse şu şeytanın dostlarından korkmamalıdırlar ve onlardan ürkmemelidirler. Yalnız ve yalnız Allah’tan korkmalıdırlar. Korkulması gereken, kuvvetli, güçlü ve Kahhar olan Omdur çünkü.

“O şeytan sizi yardakçıları ile korkutur. O halde eğer gerçekten mümin iseniz onlardan değil, benden korkunuz.”

Dostlarının durumunu olduğundan büyük gösteren, onlara güç ve kuvvet kisvesi giydiren, kalplere onların güç ve iktidar sahibi oldukları, fayda ve zarar dokundurmaya güçleri yettiği duygusunu salan bizzat şeytandır. Bununla arzu ve amacını yerine getirmeyi, yeryüzünde kötülük ve bozgunculuğun gerçekleşmesini, başların kendi önünde eğilmesini, kalplerin kendisine uymasını, kendisine karşı bir itiraz sesinin yükselmemesini, kimsenin kendisine isyan edip şer ve bozgunculuktan alıkoymaya kalkışmayı düşünmemesini dilemektedir.

Şeytan, batılın yaygınlaşmasında, kötülüğün artmasında ve hiç kimsenin karşı duramayacağı, hiçbir savunmanın engelleyemeyeceği, hiçbir muhalifin yenemeyeceği şekilde; güçlü, kuvvetli, caydırıcı ve zorba olmasından yarar ummaktadır. Şeytan, işin böyle olmasında yarar ummaktadır. Çünkü O’nun dostları, korku ve endişe perdesi altında, terör ve zorbalığın gölgesinde, yeryüzünde onun direktiflerini uygulamaktadırlar. Böylece iyiliği kötülüğe, kötülüğü de iyiliğe çevirirler. Bozgunculuk, batıl ve sapıklığın yaygınlaşmasını sağlarlar. Hakk’ın, doğruluğun ve adaletin sesini gizlerler. Kendilerini yeryüzünde kötülüğün koruyucusu, iyiliğin katili tanrılar yerine koyarlar. Kimsenin kendisine isyan etmesine, karşı çıkmasına, önderlik makamından uzaklaştırmasına müsade etmezler. Hatta hiç kimsenin yaygınlaştırdıkları batılı küçümsemesine ve susturdukları Hakk’ı ortaya çıkarmasına bile göz yummazlar.

Hileci, aldatıcı ve hain şeytan, dostların arkasına gizlenir, vesvesesine râm edemediği kimselerin gönüllerine onlarla korku salar. İşte burada yüce Allah O’nun hile ve tuzaklarını, hiçbir kisvenin gizleyemeyeceği şekilde ortaya çıkarmakta ve ondan sakınabilmeleri için onun gerçek mahiyetini, hile ve tuzaklarının gerçek durumunu müminlere göstermektedir. O halde şeytanın dostlarından çekinmemelidirler ve onlardan korkmamalıdırlar. O ve dostları, Rabbine sığınan, O’nun gücüne dayanan müminin kendilerinden korkmayacağı kadar zayıftırlar. Kuşkusuz, korkulup endişe duyulacak tek güç, fayda ve zarar dokundurabilen güçtür. O da Allah’ın gücüdür. Allah’a iman edenler yalnızca O’nun gücünden korkarlar. Onlar sadece O’ndan korktukları sürece herkesten daha güçlü olurlar. Yeryüzünde hiçbir güç onların karşısında duramaz olur. Ne şeytanın ne de dostlarının gücü…

“…Müminseniz onlardan değil benden korkunuz”

TESELLİ

Olayların sunulması ve değerlendirilmesinin sonunda ayetlerin akışı Resulullah’a (salât ve selâm üzerine olsun) yönelmekte; kâfirlerin küfürlerinden dolayı mübarek kalbinde oluşan keder ve hüzün üzerine, kendisini teselli edip desteklemekte ve bu durumun yüce Allah’a hiçbir zarar dokunduramayacağı bildirilmektedir. Bu Allah’ın bir denemesidir ve O’nun takdiri doğrultusunda meydana gelmektedir. Kuşkusuz yüce Allah onların yaptıklarını, küfürlerini ve ahirette kendilerini bekleyen yoksunluklarını bilmektedir. Bu yüzden onların küfür içinde sonuna kadar yüzmelerine müsaade etmektedir. Oysa onlara hidayet sunulmuştu. Onlarsa küfrü tercih etmişlerdi. Bu yüzden küfür içinde yüzer durumda bırakıldılar. Günahlarının artması için hem zaman hem de rahatlık bakımından kendilerine süre veriliyor. Bu mühlet ve süre omuzlarına bir vebal, başlarına bir musibetten başka birşey değildir. Olayların sunulması, her olayın arkasında gizli, Allah’ın hikmet ve planını açıklanmasıyla son bulmaktadır. Kuşkusuz müminlerin denenmesi ve kafirlerin bir süre bekletilmesinin ardında pisin temizden ayrılması bulunmaktadır. Kuşkusuz kalplerin durumu, yüce Allah’ın kendine özgü kıldığı gaybın kapsamındadır. İnsanların herhangi birşey bilmesi söz konusu değildir. Ancak yüce Allah bu gaybı, insana, münasip bir şekilde ve onun algılayacağı bir yöntemle ortaya çıkarmayı dilemiştir. Müminlerin denenmesi ve kafirlere süre tanınması, kalplerin gizliliklerinin ortaya çıkması, pisin temizden ayrılması, müminlerin Allah’a ve Resulü’ne kesin ve yakinî bir şekilde bağlanmaları amacına yöneliktir.
176- Doludizgin küfre koşanlar seni üzmesin. Onlar Allah’a hiçbir zarar veremezler. Allah onlara hiçbir pay bırakmamayı diliyor. Onları büyük bir azap bekliyor.

177- İman karşılığında kâfirliği satın alanlar Allah’a hiçbir zarar veremezler. Onları acıklı bir azap bekliyor.

178- Kafirler, sakın kendilerine mühlet vermemizin, fırsat tanımamızın iyiliklerine olduğunu sanmasınlar. Onlara sırf günahları artsın diye mühlet tanıyor, fırsat veriyoruz. Onları onur kırıcı bir azap bekliyor.

179- Allah müminleri, şimdi içinde bulunduğunuz durumda bırakacak değildir, pis olanı temiz olandan ayıracaktır. Ayrıca Allah sizi, gaybın bilgisine de erdirecek değildir. Fakat Allah bunun için peygamberlerinden dilediğini seçer. O halde Allah’a ve O’nun peygamberlerine inanınız. Eğer iman eder ve günahlardan sakınırsanız size büyük bir ödül vardır.

Müminlerin isabet aldıkları, müşriklerinse zafer ve galibiyetle döndükleri savaşta meydana gelen olayların sunulmasının bu şekilde sona ermesi, ne uygun ve ne de münasiptir… Hakk’la batıl arasında baş gösterip, hakkın bu şekilde isabet aldığı, batılınsa saldırgan ve azgın göründüğü her savaşta, bazı kalplerde, bu tür yalancı kuşkular kaynamış veya kınanmış beklentiler yer almıştır.

Bu yalancı kuşkular ve kınanmış beklentiler hep olagelmiştir. Ama neden ya Rabbi? Neden hakk isabet alıyor da batıl kurtuluyor? Niçin batılla karşılaştığı her seferde hakk zafer elde etmiyor, galibiyet ve ganimetle dönmüyor? Yoksa 0, zaferi hak eden hakkın kendisi değil midir? Batıla bu üstünlük nerden geliyor? Batılın hakk ile çarpışmasında böyle sonuçlarla dönmesi ve böylece kalplerin bozulup sarsılması nereden kaynaklanıyor?

Müslümanların, Uhud günü panik ve hayret içinde “bu neden” demeleriyle bu olay fiilen gerçekleşmişti.

Bu sonuç bölümünde, son cevap ve nihai açıklama yer almaktadır. Bununla yüce Allah, bitkin kalpleri rahatlatmakta, bu noktada kalpleri, içlerini kaplayan kötü duygulardan arındırmakta ve dün, bugün ve yarın meydana gelecek her olayın arkasındaki; kanununu, takdirine ve plânını açıklamaktadır. Hakkla batılın karşılaştığı ve bugünkü gibi sonuçlanan her çarpışma da öyle…

Batılın herhangi bir çarpışmada galip gelmesi ve bir zaman diliminde güçlü görünmesi, yüce Allah’ın O’nu bıraktığı ya da yenilmeyecek bir güç olduğu veya hakka, kalıcı ve öldürücü zararlar dokundurabileceği anlamına gelmez.

Aynı şekilde, herhangi bir çarpışmada hakkın sınanması, bir zaman diliminde zayıf görünmesi, yüce Allah’ın onları yalnız bıraktığı veya unuttuğu ya da batıla dilediği gibi öldürüp eziyet etmesi için terk ettiği anlamına gelmez.

Asla!.. Bunda ve onda bir hikmet ve plân vardır. Yolun sonuna varması, en iğrenç günahları işlemesi, kötülüklerin en ağırı yüklenmesi, böylece hakettiği en şiddetli azabı tatması için batıla süre tanınmaktadır. Pisin temizden ayrılması için, hakk da imtihana tabi tutulur… Böylece imtihan karşısında direnenler büyük sevaplar kazanırlar. Kuşkusuz bu, hakk için bir kazanç, batıl için ise bir kayıptır. Bunlar, gerek burada gerek orada kat kat artırılacaktır:

“Doludizgin küfre kaçanlar seni üzmesin. Onlar Allah’a hiçbir zarar vermezler. Allah onlara hiçbir pay bırakmamayı diliyor. Onları büyük bir azap bekliyor.”

Burada Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) teselli edilmekte ve küfre dalanları, orada koşuşanları, sanki kendileri için bir hedef dikilmiş de oraya varmak için yarışır gibi ısrarlı, hırslı ve süratli hareketlerini görmekten dolayı gönlünü kaplayan hüzün giderilmektedir.

Bu ifade, ruhsal bir durumu pratik bir şekilde tasvir etmektedir. Birtakım insanların, konulan ödülü elde etmek için yarışır gibi küfür, batıl, kötülük, günahkârlık yolunda büyük bir çaba harcadıkları görülür. Arkasından kovalayan biri varmış gibi ya da mükâfat kazanması için önden biri çağırıyor gibi ısrarla, şiddetle ve gayretle yol aldığı görülür.

Uyarılarına kulak vermedikleri için Cehennem’e koşuşan bu kulları geri çevirme imkanına sahip olmadığından dolayı Resulullah’ın (salât ve selâm üzerine olsun) kalbi hüzünlenmekteydi. Nitekim, Cehennem’e sürüklenen ve küfür içinde koşuşan bu insanların müslümanlara ve Allah’ın davasına dokundurdukları kötülük ve işkenceler ve sonuçta saflarını seçmek için Kureyş’le girişilen savaşın sonucunu bekleyen topluluklar arasındaki İslâm’ın yayılmasını engellemelerinden dolayı da kalbi kederleniyordu. Kureyş müslüman olup boyun eğince insanlar dalga dalga Allah’ın dinine girmeye başlamıştı. Bütün bunların Resulullah’ın (salât ve selâm üzerine olsun) kalbinde yer ettikleri kuşkusuzdur. Bu yüzden yüce Allah Resulü’ne güven vermekte, kalbini kaplayan hüznü gidererek teselli etmektedir.

“Doludizgin küfre koşanlar seni üzmesin. Onlar Allah’a hiçbir zarar veremezler.”

Şu basit kullar Allah’a hiçbir zarar veremezler. Aslında konu, açıklamaya bile ihtiyaç duymuyor. Ancak yüce Allah, akide sorununu kendi sorunu ve müşriklerle girişilen savaşı kendi savaşı kılmayı, böylece bu akidenin ve bu savaşın ağırlığını Resulullah’ın ve müslümanların omuzundan kaldırmayı dilemektedir. O halde şu küfürde koşuşanlar Allah’la savaşmaktalar. Oysa O’na zarar veremeyecek kadar zayıftırlar. Buna göre, küfürde ne kadar koşuşsalar, Allah’ın dostlarına ne kadar işkence etseler de ne Allah’ın davasına ne de davayı yüklenenlere hiçbir zarar veremezler.

Peki bunlar doğrudan doğruya Allah’ın düşmanları oldukları halde yüce Allah niçin onların kurtulup gitmelerine, galibiyetle övünmelerine müsaade ediyor?

Çünkü yüce Allah onlara daha büyük bir yenilgi ve daha ağır bir zillet plânlamaktadır:

“…Allah onlara hiçbir pay bırakmamayı diliyor.”

Bütün enerjilerini harcamalarını, günahın tümünü yüklenmelerini, bütün azabı hak etmelerini ve yolun sonuna kadar küfürde koşuşmalarını dilemektedir…

“…Onları büyük bir azap bekliyor.”

Ancak yüce Allah’ın onlara bu aşağılık sonucu uygun görmesinin sebebi nedir? Çünkü onlar imana karşılık küfrü satın almakla bunu hak etmişlerdir:

“İman karşılığında kafirliği satın alanlar Allah’a hiçbir zarar veremezler. Onları acıklı bir azap bekliyor.”

Kuşkusuz imanı kolaylıkla elde edebilirlerdi. Evrenin sayfalarında ve fıtratın derinliklerinde imanın kanıtları serpiştirilmiş durumdadır. Şu olağanüstü varlık alemi projesinin harikulâde uyum ve mükemmelliğinde, ayrıca doğrudan doğruya fıtratın yapısında ve varlıklarla uyuşmasında, sanatkâr eli ve sanatın eşsizliğini duyumsamaları ve imanın işaretlerini rahatlıkla bulabilmeleri yerleştirilmiştir. Sonra iman davasının çağrısı bizzat Resulullah’ın (salât ve selâm üzerine olsun) diliyle yapılmıştır. Davanın tabiatı, fıtratla uyuşması, güzelliği, ahenkliliği, hayat ve insanlar için en uygun metod oluşu da iman etmek için bir kanıttır.

Evet iman kendilerine bahşedilmişti. Ancak onlar bilerek ve kanıtlarını görerek imanı satıp karşılığında küfrü alıyorlar. Bu yüzden, küfürde koşuşmak üzere Allah tarafından terk edilmeyi, bütün enerjilerini bu uğurda harcayıp ahiret sevabından hiçbir pay elde etmemeyi hak ediyorlar. İşte bu yüzden yüce Allah’a hiçbir zarar veremeyecek kadar zayıftırlar. Çünkü onlar tam bir sapıklık içindedirler ve hakk namına hiçbir şeye sahip değildirler. Yüce Allah sapıklığa bir güç indirmemiş, batıla bir kuvvet bahşetmemiştir. Son derece kabarık görünmelerine ve geçici bir süre için müminlere eziyet etmelerine rağmen, bu basit ve gülünç güçleriyle Allah’ın dostlarına ve O’nun davasına zarar vermekten uzaktırlar.

“Onları acıklı bir azap bekliyor.”

Müminlere dokundurdukları elemle kıyaslanamayacak kadar şiddetli bir elem! ..

“Kafirler, sakın kendilerine mühlet vermemizin, fırsat tanımamızın iyiliklerine olduğunu sanmasınlar. Onlara sırf günahları artsın diye mühlet tanıyor, fırsat veriyoruz. Onları onur kırıcı bir azap bekliyor.”

Surenin akışı bu ayette; Allah’ın ve hakkın düşmanlarını, kendilerine hiçbir azap ulaşmadan; görünürde güç, iktidar, mal ve mevkiden yararlanır durumda gören bazı kalplerde kaynayan düğümlere, birtakım kalplerde dolaşan şüphelere ve nice ruhlarda depreşen sitemlere değinmektedir. Bunlar, hem kendi kalplerini hem de çevrelerindeki insanların kalplerini bozan kimselerdendirler. Bir de, yüce Allah’ın batıldan, kötülükten, inkarcılıktan ve azgınlıktan hoşnut olduğunu, bu yüzden ona süre tanıdığını ve dizginlerini serbest bıraktığını ya da yüce Allah’ın hakk ile batıl arasındaki savaşa müdahale etmediğini, batılın hakkı yutmasına göz yumduğunu ve zaferine karışmadığını sanan kimsede iman zaafı vardır. Yahut şu batılın hakk olduğunu, yoksa yüce Allah’ın gelişip büyümesine, sonuçta galip gelmesine müsaade etmeyeceğini veya şu yeryüzünde hakka galip gelmenin batılın bir özelliği olduğunu yahut da zaferin sadece hakka özgü olduğunu sanan ve böylece Allah hakkında haksız yere cahiliye zannı besleyen zayıf imanlı kimselerdendir. Sonra!.. Batıl taraftarları, zalimler, tağutlar ve bozguncular, kibir içinde yüzerek, küfürde koşuşur durumda, azgınlık içinde terk edilirler. Onlar da işlerinin yolunda olduğunu ve karşılarına dikilmesinden korkulacak bir gücün söz konusu olmadığını zannederler.

Bütün bunlar batıldır, Allah hakkında haksız zan beslemedir. Durum hiç de böyle değildir. İşte bizzat yüce Allah kâfirleri böyle bir zanna kapılmamaları konusunda uyarıyor. Şayet yüce Allah, onları koşuştukları küfürden alıkoymuyorsa, dünyada yararlanıp eğlenecekleri bir pay bahşetmişse… Evet, yüce Allah’ın onları bu şekilde denemesi bir fitnedir, sağlam bir tuzaktır. Ve uzun vadeli bir cezalandırmadır:

“Kâfirler sakın kendilerine mühlet vermemizin, fırsat tanımamızın iyiliklerine olduğunu sanmasınlar. Onlara sırf günahları artsın diye mühlet tanıyor, fırsat veriyoruz.”

Şayet onlar uyarıcı bir sınamayla, nimetin oyalayıcılığından Allah tarafından kurtarılmayı haketmiş olsalardı kuşkusuz denenirlerdi. Ancak yüce Allah onlara iyilik dilemiyor. Çünkü onlar, imana karşılık küfrü satın aldılar. Küfürde koşuştular, onun uğruna çaba sarf ettiler ve böylece imtihan aracılığıyla nimet ve iktidarın oyalayıcılığından kurtulmayı hak etmediklerini gösterdiler.

“…Onları onur kırıcı bir azap bekliyor.”

Sahip oldukları makamın, işgal ettikleri konumun ve elde ettikleri nimetin karşılığı alçaklıktır.

Böylece Allah tarafından imtihana tabi tutulmanın bir nimet olduğu ve bunun, yüce Allah’ın kendilerine iyilik dilediği kimselerden başkasına isabet etmediği gerçeği de açığa çıkmış oluyor. Dostları bir imtihana uğramışlarsa bunun nedeni yüce Allah’ın onlara dilediği bir iyiliktir. Bu imtihan, Allah’ın dostlarının uygulamalarının karşılığı olarak meydana gelmiş olsa da arkasında gizli bir hikmet, latif bir plan ve Allah’ın mümin dostlarına dilediği lütfu yatmaktadır.

İşte böylece kalpler istikrara ve ruhlar da güvenceye kavuşmuştur. Açık ve dosdoğru İslâm düşüncesindeki bu basit; ancak temel gerçekler, böyle yer etmiştir.

Kuşkusuz Allah’ın hikmeti ve müminlere olan iyiliği, onları değişik koşulların etkisiyle saflarda çalkantılara sebep olan ve hiçbir zaman İslâm’ı sevmeyen münafıklardan ayırmayı gerektirmiştir. Bu yüzden yüce Allah bu yolda pisi temizden ayırmak için davranışları ve düşünceleri nedeniyle onları Uhud’da bu şekilde imtihana tabi tutmuştur:

“Allah müminleri şimdi içinde bulunduğumuz durumda bırakacak değildir. Pis olanı temiz olandan ayıracaktır. Ayrıca Allah sizi gaybın bilgisine de erdirecek değildir. Fakat Allah bunun için peygamberlerinden dilediğini seçer. O halde Allah’a ve O’nun peygamberlerine inanınız. Eğer iman eder ve günahlardan sakınırsanız size büyük bir ödül vardır.”

Kur’an ayeti, müslüman safları iyice belirginleştirmeden karmakarışık bırakmanın; kalpleri, imanın sevecenliğinden ve İslâm’ın ruhundan yoksun olduğu halde iman davasının arkasında ve İslâm görüntüsünün ardında gizlenen münafıkları ortaya çıkarmanın yüce Allah’ın şanından olduğu gibi uluhiyetin de gereği olduğunu kesinlikle bildirmektedir. Yüce Allah müslüman ümmeti, evrensel ve büyük bir rol üstlenmesi, muazzam ilahi metodu yüklenmesi ve yeryüzünde eşsiz bir hayat tarzı ve yepyeni bir düzen meydana getirmesi için ortaya çıkarmıştır. Bu önemli rol, soyutlanmayı, berraklığı, belirginliği ve titizliği gerektirmektedir. Aynı zamanda saflarda bozukluğun ve yapıda herhangi bir çatlaklığın olmaması da kaçınılmazdır. Kısacası, bu ümmetin tabiatının büyüklüğü bakımından, yeryüzünde yüce Allah’ın kendisine takdir ettiği role ve ahirette kendisine hazırladığı konuma uygun bir kapasitede olması lazımdır.

Bütün bunlar da; içindeki pisliğin temizlenmesi için safta erimeyi, yapıdaki zayıflığın giderilmesi için basınç uygulamayı gönüllerde ve vicdanlarda bulunanların iyice ortaya çıkması için de aydınlatmayı zorunlu kılmaktadır. Bu yüzden pis olanla temiz olanı birbirinden ayırmamak yüce Allah’ın şanından değildir. Müminleri bu büyük sarsıntıdan önceki halleri üzere bırakmak O’na yakışmaz.

Ayrıca, yüce Allah’ın kendine özgü kıldığı gaybın da insanlar tarafından bilinir olması O’nun yüceliğine yakışmaz. Bir kere yüce Allah, insanların tabiatını gaybı algılayacak bir kapasitede yaratmamıştır. Onların beşerî alıcı cihazları gaypten az bir şeyi algılayacak şekilde proğramlanmıştır. Onun bu şekilde proğramlaması da ayrıca, bir hikmete yöneliktir. Yeryüzünde hilafet görevini yerine getirecek kapasitede proğramlanmıştır. Bu görev de gaybı bilmeyi gerektirmemektedir. Beşerî özellik bütünüyle gaybı algılaması için açılacak olursa tamamen yok olur. Çünkü bu cihaz, ruhunu yaratıcısına, bedenini de şu evrenin bedenine bağlayacak olan az bir kısmından geri kalan başlıcasını algılamayacak şekilde hazırlanmıştır. En basitinden, şayet sonunu bilecek olursa yeryüzünün imarı için elini ayağını kıpırdatmayacaktır. En azından, yeryüzünün imarı için zaman ayırmayacak kadar bu sonuçla ilgilenecektir.

Bunun için insanlar gaybı bildirmesi yüce Allah’a yakışmadığı gibi, hikmetinin gereği ve sünnetinin sonucu da bu değildir.

O halde yüce Allah, pis olanı temiz olandan nasıl ayıracaktır? Müslüman safların temizlenmesi, bulanıklıktan soyutlanması, nifaktan arınması ve müslüman ümmeti, yerine getirmesi için seçtiği evrensel role hazırlaması hususundaki ilahi özelliğini ve sünnetini nasıl gerçekleştirecektir?

“Fakat Allah bunun için peygamberlerinden dilediğini seçer.”

Risalet yoluyla O’na inanmalı ya da inkar etmek yoluyla, risaletin gereklerini gerçekleştirmek için resullerin giriştiği cihad ve bu cihad yoluyla arkadaşlarıyla uğradıkları imtihanlar aracılığıyla yüce Allah’ın sıfatı gerçekleşir, sünneti uygulanır. Bu sayede yüce Allah pisi temizden ayırır, kalpleri arındırır, ruhları temizler. Kuşkusuz meydana gelen herşey, Allah’ın kaderine uygun olarak meydana gelecektir.

Böylece hayatta gerçekleşen Allah’ın hikmetinin bir tarafının üzerinden perde kaldırılmış oluyor. Ve bu gerçek, köklü, açık ve aydınlık bir şekilde yeryüzünde yerleşmiş oluyor böylece…

Hakikatin parlak, sade ve huzur verici sahnesi önünde, kişiliklerinde imanın anlamını ve gereklerini gerçekleştirmeleri için ayet-i kerime müminlere yönelmekte ve müminleri bekleyen yüce Allah’ın lütfunu gözler önüne getirmektedir:

“…O halde Allah’a ve O’nun peygamberlerine inanın, eğer iman eder ve günahlardan sakınırsanız size büyük bir ödül vardır.”

Bu açıklama ve güvenceden sonra şu direktif ve teşviklerin yer alması, Uhud’da meydana gelen olayların sunulmasına ve ardından yapılan değerlendirmelere uygun düşmektedir.

UHUD SAVAŞININ KAPSADIĞI GERÇEKLER

Sonra… Kuşkusuz savaş ve Kur’an’ın onun üzerine yaptığı değerlendirmeler birçok önemli gerçeği ortaya çıkarmıştır. Son derece geniş ve hacimli olmalarından dolayı, onları ard arda ve haklarını vererek, Fi Zılâl’de takip ettiğimiz yöntem bakımından son derece zordur. Ancak biz, en kapsamlı ve en belirginlerini sunmakla yetineceğiz. Kur’an-ı Kerim’in yeri geldikçe ders alınması ve delil olması için arz ettiği gibi savaşta meydana gelen diğer olaylar bunlarla kıyaslanabilir.

1- Kuşkusuz savaş ve onun ardından yapılan değerlendirmeler bu dinin özündeki mevcut büyük ve temel bir gerçeği ortaya çıkarmıştır. Bu da, Allah’ın beşer hayatı için koyduğu hayat metodu ve onun insan hayatındaki uygulanış biçimidir. Bu, başta gelen basit bir gerçektir. Ancak, genellikle unutulur bu gerçek. Ya da ilk başta algılanmaz. Bu unutmadan ve algılamamadan dolayı bu dine, onun insan hayatındaki tarihsel olgusuna, dün, bugün ve yarın üstlendiği role ilişkin bakış açılarında önemli yanlışlıklar meydana gelmiştir. Bazılarımız, insan tabiatını, fıtri enerjilerini, maddi olgusunu, gelişmesinin hangi aşamasında olduğunu ve hangi konumda bulunduğunu göz önünde bulundurmadan -madem ki, Allah’ın insan hayatı için seçtiği metod budur- bu dinden insan hayatında harikalar yaratmasını beklemekteyiz.

Onun bu şekilde hareket etmediğini, aksine, beşer enerjisinin ve maddi olgusunun sınırları içinde hareket ettiğini, bu enerjinin ve bu olgunun sürekli bu dinle beraber yürüdüğünü bazan açıkça onların etkilendiklerini ya da insanların ona uymaları oranında etkilendiklerini, insanlara toprağın ağırlığı, arzu ve şehvetlerinin çekiciliği ağır basınca, bu dinin çağrısına veya onunla birlikte tam manasıyla hareket etmeye yanaşmayınca bu etkilenmenin tersine de olabileceğini görünce… Evet, bunu açıkca görünce beklemedikleri bir hayal kırıklığına uğrarlar. (Bu din Allah katından olduğu halde) pratik hayata ilişkin dini metoda olan bağlılıkları kopma derecesine gelir ya da mutlak anlamında dinden kuşkulanmaya başlarlar.

Bunlar, bu dinin tabiatını ve uygulanış biçimini kavrayamamaktan ya da bu başta gelen basit gerçeği unutmaktan doğan bir tek hatadan kaynaklanan hatalar zinciridir.

Kuşkusuz bu din, insanlık hayatı için bir metoddur. İnsanların hayatında ancak onların çabası ve güçleri oranında gerçekleşebilir. İnsanların fiilen üzerinde bulundukları noktadan, onların maddi olgularından işe girişir ve çabaları elverdiğince onları yücelere ulaştırır.

Onun en belirgin özelliği; her harekette atılacak adımda bir an bile, insan fıtratının özelliğinden, gücünün sınırından ve maddi olgusundan habersiz olmamasıdır. Aynı zamanda bu din -bazı zamanlarda bunu fiilen gerçekleştirdiği ve ciddi olarak çalışıldığı sürece her zaman gerçekleşeceği gibi- insanlığı öyle bir aşamaya ulaştırmıştır ki; bu aşamaya hiçbir beşeri metod insanlığı kesinlikle ulaştıramaz.

Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi bütün hata, bu dinin tabiatını kavramamaktan ya da unutmaktan doğmaktadır. Yine beşerin pratiğine dayanmayan, onu değiştiren, başka bir şekle sokan, insanın fıtratıyla, eğilimleriyle, yetenekleriyle, güçleri ve tüm maddi olgusuyla ilişkisi bulunmayan harikaların beklentisi içinde olmaktan kaynaklanmaktadır.

O halde bu Allah katından değil midir? Hiçbir şeyin aciz bırakamadığı ve herşeye kadir güçten gelmedi mi bu din? Peki niçin sadece insanın gücü dahilinde hareket ediyor? Hareket etmesi için beşerin çabasına neden ihtiyaç duyuyor? Sonra niye her zaman galip gelmiyor? Ona inananlar sürekli zafer kazanmıyor? O halde, ona uyanların zaman zaman, tabiatın, şehvetlerin ve maddi olguların ağırlığına yenik düşmesi neden? Kimi zaman, batılın taraftarlarının, hakk mensuplarına galip gelmesinin sebebi nedir?

Bütün bunlar -daha önce gördüğümüz gibi- bu dinin tabiatının ve onun uygulanış biçiminin başta gelen ve basit gerçeğini kavrayamamaktan ya da unutmaktan kaynaklanan sorular ve kuşkulardır.

Kuşkusuz yüce Allah, bu din aracılığıyla ya da onun dışındaki araçla insanın fıtratını değiştirebilir. Daha baştan, onu değişik bir fıtratta da yaratabilirdi kuşkusuz. Ancak yüce Allah, insanı bu fıtrat üzere yaratmayı dilemiştir. Onun irade sahibi ve dilediğini yapabilir olmasını dilemiştir. Hidayeti de bu çabanın ve yapabilme gücünün karşılığı kılmayı dilemiştir. İnsan fıtratının, yok olmaksızın, değişmeksizin ve devre dışı kalmaksızın sürekli hareket etmesini dilemiştir. Hayat metodunun, insan hayatında insanların çabaları ve onların gücü dahilinde gerçekleşmesini dilemiştir. Bunların tümüne, insanın sarf ettiği çaba oranında ve pratik hayat koşulları dahilinde ulaşmasını dilemiştir.

Yarattığı hiç kimsenin; “Niye böyle dilemiştir?” diye sormaya hakkı yoktur. Çünkü O’nun yarattıklarından hiçbiri ilah değildir. Evrenin düzenine, bu düzenin varlıklar aleminde yeralan her varlığın tabiatındaki sonuçlarına ve özel “planla” varolan herşeyin yaratılışının arkasında gizli hikmete ilişkin bir bilgileri olmadığı gibi, bilme imkanları da söz konusu değildir.

Bu noktada “niçin?” sorusunu ciddî bir mümin soramaz. Çünkü O, kendi gerçeğini ve sıfatlarını kalbine tanıtan Allah’a karşı son derece edeplidir. Ayrıca O, insan idrakinin bu alandaki işleri algılayacak kapasitede olmadığını çok iyi bilmektedir. Kâfir de soramaz; Çünkü O, işin başında Allah’ı tanımıyor. Şayet uluhiyetini tammış olsaydı bununla beraber bunların da O’nun uluhiyetinin özelliği ve gereği olduğunu bilirdi.

Ancak, bu soruyu laubâli ve cıvık kimseler sorabilir. Bunlar ne samimi mümin ne de ciddi bir kâfirdir. Bu yüzden araştırmaya ve üzerinde durmaya değmez.

Uluhiyetin gerçeğinden habersiz cahiller de sorabilir bu soruyu. Bu cahile doğrudan cevap vermek gerekmez. Ancak, kabul edip mümin olduğu ya da inkar edip kâfir olduğu ortaya çıkana kadar uluhiyetin gerçeğini anlatmak gerekir. Böylece tartışma bitebilir, yoksa cedelleşme alır gider.

O halde, Allah’ın yarattığı hiç kimse O’na “insanın bünyesini neden bu fıtrat üzere yarattın?” diye soramaz. Aynı zamanda, bu fıtratı, yok olmayacak ve işlevsiz kalmayacak şekilde hareketli kılmasının ve ilahi metodun hayatında gerçekleşmesini, beşerin çabasına ve enerjisine bağlı kılmayı dilemesinin sebebini de soramaz.

Ancak O’nun yarattığı herkesin bu gerçeği kavraması, beşer pratiğinde işlevini yerine getirdiğini görmesi, beşer tarihini onun ışığında yorumlaması, bir taraftan tarihin seyir çizgisini düşünürken diğer taraftan bu çizgiyi nasıl karşılayacağını bilmesi gerekmektedir.

Muhammed’in (salât ve selâm üzerine olsun) getirdiği şekliyle İslâm’da somutlaşan ilahi hayat metodu, sırf Allah tarafından indirilmiş olması yahut yalnızca insanlara tebliğ edilip açıklanması ile yeryüzünde insanların dünyasında gerçekleşmiş olmaz. Yüce Allah’ın feleğin dolaşımında, yıldızların akışında ve sonuçları tabii sebeplerinden sonraya bırakmasındaki kanununu yürüttüğü kahredici gücüyle de gerçekleşmez. Ancak, ona tam anlamıyla inanan bir topluluğun yüklenmesi, güçleri oranında ona uygun hareket etmeleri, onu hayatlarının ödevi ve en büyük gayeleri edinmeleri ile mümkündür. Ayrıca diğer insanların da kalplerinde ve pratik hayatlarında gerçekleşmesi için çaba sarf etmeleri ve bu gaye için hiçbir çabadan ve hiçbir enerjiden kaçınmamaları ile mümkün olur. Bu topluluk hem kendilerinin hem de bàşkalarının ruhlarındaki beşerî eksiklikler, heva ve bilgisizliklerle mücadele eder. Bu metoda karşı koymak için beşeri eksiklik, heva ve bilgisizliği kışkırtanlara karşı mücadele eder. Bütün bunlardan sonra bu metodu, beşer fıtratının gücü oranında gerçekleştirmiş olur. Üstelik insanları fiilen bulundukları noktadan ele alır. Bu metodun aşamalarında ve uygulanışında insanların pratik durumlarından ve bu olgunun gereklerinden hiçbir zaman habersiz olmaz. Sonra bu topluluk sarf ettiği çaba, başvurduğu hareket yöntemleri ve bu yöntemleri seçmekteki isabeti oranında kendi içinde ve insanların nefislerinde savaşta bazan zafer kazanır bazan da bu savaşta yenik düşer. Herşeyden, her çabadan ve her araçtan önce burada, bir başka önemli husus yer almaktadır. O da, bu topluluğun bu gaye için herşeyden soyutlanması, bu metodun gerçeğini bizzat temsil etmesi, bu metodu koyan yüce Allah ile sürekli ilişki içinde olması, O’na bağlanması ve O’na güvenip dayanmasıdır.

İşte bu dinin gerçeği ve uygulanış biçimi budur. Hareket çizgisi ve kullandığı araç budur.

Aynı zamanda bu, Uhud savaşında meydana gelen olaylar ve bu olayların değerlendirmesiyle onları eğiten yüce Allah’ın müslüman kitleye öğretmek istediği bir gerçektir.

Savaşın bazı noktalarında bu gerçeği temsil bakımından bu toplulukta bir kusur bulunduğunda, pratik hareket yöntemlerine başvurmada bir eksiklik baş gösterdiğinde, bu temel gerçeği göz ardı ettiğinde ya da büsbütün unuttuğunda kendi düşüncesine ve uygulamasına bakmaksızın müslüman oluşundan dolayı kesinlikle zafere ulaşacağına inandığında yüce Allah onları yenilgiyle yüzyüze getirerek yenilgi acısını tattırdı. Sonra gelen şu Kur’anî değerlendirme de olayı bu hakikate döndürmektedir:

“Karşı tarafa iki katını tattırdığınız musibet bu kez sizin başınıza gelince `Bu nereden geldi’ demediniz mi? De ki; `O musibet kendinizden kaynaklandı: Hiç şüphesiz Allah’ın gücü herşeye yeter.”

Ancak, ayetleri sunarken söylediğimiz gibi, müslümanları bu noktada terk etmiyor. Onları sebep ve sonuçların ötesindeki Allah’ın kaderine bağlayıp, pratik uygulamaları gibi görünen, sebepler sonucu meydana gelen bu imtihanın arkasındaki kendisi için hayırlı olan iradeyi de ortaya çıkarıyor.

Kuşkusuz ilahî metodun, insanların çabasıyla hareket edip gerçekleşir olması ve bu düzeyde insanların uygulamalarında etkin olması büsbütün iyiliktir. Bu haliyle o, insan hayatını ıslah eder, bozmaz ya da monoton bir şekle sokmaz. İnsan fıtratını düzeltir, uyandırır ve onu asıl düzeyine döndürür. Gerçekten bu iman uğruna tebliğ ve açıklama gibi dil ile ve hidayet yoluna saldıran isyancı güçleri bertaraf etmek gibi el ile insanlarla cihada girişmedikçe iman hakikati tam anlamıyla kalplerde yer etmez. Girişilen bu savaşta imtihanlarla yüzyüze gelip, cihada, işkencelere, yenilgiye ayrıca zafere karşı sabretmedikçe -kuşkusuz zafere sabretmek yenilgiyi sabretmekten daha zordur- kalpler arınıp saflar iyice belirginleşmedikçe, toplum yolda dosdoğru hareket etmedikçe, yüksek bir olgunluğa erişip sırf Allah’a dayanıp güvenmedikçe gerçekleşmez iman davası.

Bu iman için insanlarla cihada girişmedikçe iman gerçeği bütünüyle kalplerde yer etmez. Çünkü bu durumda O, insanlarla cihada girişirken ilk başta kendini güvencede ve selamette hissettiği zamanlarda asla göremeyeceği imana ilişkin ufuklar açılır önünde. İnsanlar ve hayata dair bunun dışında hiçbir zaman anlayamayacağı gerçekleri kavrama imkanı bulur. Nefsi duyguları, düşünceleri, davranışları, özellikleri, heyecan ve tepkileriyle bu zor ve acı deney olmaksızın kesinlikle ulaşamayacağı bir düzeye ulaşır.

Tecrübe, imtihan ve musibetlerle yüzyüze gelmedikçe, bünyesindeki her birey kendi gücünün ve amacının gerçek durumunu kavramadıkça, sonra kendisini oluşturan kerpiçlerin gerçek mahiyetini bu kerpiçlerin dayanıklılığını ve bir çarpışma anındaki sağlamlıklarını bilmedikçe iman gerçeği toplumda da gereği gibi yer etmiş olmaz.

Uhud’da meydana gelen olaylar ve bu suredeki o olaylara ilişkin değerlendirmelerle müslüman kitleyi eğiten yüce Allah’ın kendilerine isabet edenin görünen sebebini açıkladıktan sonra, “İki topluluğun karşılaştığı gün başınıza gelen, Allah’ın izniyle gerçekleşti. Bu musibet Allah’ın müminleri belirlemesi içindir.” ..: `Bir de münafıkları ayırd etmesi içindir”. Sonra “Allah müminleri, şimdi içinde bulunduğunuz durumda bırakacak değildir, pis olanı temiz olandan ayıracaktır.” derken müslüman kitleye bu gerçeği öğretmek istiyordu. Daha sonra yüce Allah, onları bütün sebeplerin ve olayların arkasındaki Allah’ın kaderi ve O’nun hikmetine ve mümin ruhlarda iyice yer etmedikçe tamamlanması mümkün olmayan büyük iman gerçeğine döndürmektedir. “Eğer siz (Uhud’da) yara aldınız ise karşınızdakiler de benzeri bir yara almışlardır. Biz bu tür acı günleri insanlar arasında dolaştırırız. Allah’ın kimlerin mümin olduklarını belirlemesi ve aranızdan bazı şahitler seçmesi içindir bu. Hiç kuşkusuz Allah zalimleri sevmez. Bunun bir başka sebebi de Allah’ın müminleri arındırması ve kafirleri yok etmesidir.”

O halde -en sonunda- bu sebepler, olaylar, şahıslar ve hareketlerin arka planında gizli olan; Allah’ın kaderi, planı ve hikmetidir. Aynı zamanda bu, olayların ve onlara ilişkin aydınlatıcı değerlendirmenin ötesinde yeralan evrensel ve mükemmel İslâm düşüncesidir.

2- Savaş ve onun üzerine yapılan değerlendirmeler, insan nefsine, onun fıtratının özelliğine, insan çabasının tabiatına ve ilahi metodu gerçekleştirmede ulaşabileceği düzeye ilişkin büyük ve temel bir gerçeği ortaya çıkarmıştır.

Kuşkusuz insan nefsi -bir olgu olarak- eksiksiz değildir. Ancak, şu yeryüzünde kendisine takdir edilen mükemmellik düzeyinde ulaşabilecek kadar gelişme ve yükselme yeteneğine sahiptir de.

İşte biz, hakkında yüce Allah’ın “siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz” dediği ümmetin zirvesini temsil eden bir kitlede somutlaşan bir grup insanı -oldukları gibi, tabii halleriyle- görmekteyiz. Bunlar mutlak anlamda insanlık için tam bir örnek oluşturan Muhammed’in (salât ve selâm üzerine olsun) arkadaşlarıdırlar… Bizim gördüğümüz nedir?.. Bir grup insan görüyoruz, içlerinde zaaf ve eksiklik var. Haklarında yüce Allah’ın “İki topluluğun karşılaştığı gün başınıza gelen musibet, Allah’ın izni ile gerçekleşti. Bu musibet, Allah’ın müminleri belirlemesi için meydana geldi” ve “Allah size verdiği sözü gerçekleştirdi. Hani size sevdiğinizi (zaferi) gösterdikten sonra bozuluncaya, savaş konusunda görüş ayrılığına düşünceye kadar müşrikleri kırıp geçiriyordunuz. Kiminiz dünyayı istiyordu, kiminiz de ahireti istiyordu. Sonra sizi deneyden geçirmek için onları başından savdı” dediği kimseler var. İçlerinde “O zaman içinizden iki topluluk bozulmak üzereydi. Halbuki dostları Allah’tı. Müminler Allah’a güvenip dayansınlar” denilen kimseler de vardı. İçlerinde yenilip dağılanlar da olmuştu.. Nitekim yüce Allah bu olayı şöyle vasıflandırmaktadır: “Hani peygamber arkanızdan sizi çağırırken, hiç kimseye bakmadan kaçıyordunuz; ne kaybettiğinize ve ne de başınıza gelene üzülmeyesiniz diye Allah sizi kederden kedere uğrattı.”

Bunların tümü de iman etmiş müslümanlardı. Ancak daha yolun başındaydılar. Eğitim ve oluşum dönemini yaşıyorlardı. Onlar bu işi, ciddiye alıyorlardı, işlerini Allah’a teslim etmişlerdi. O’nun tayin edip belirlediği önderlikten hoşnuttular. Bütünüyle O’nun metoduna boyun eğmişlerdi. Bu yüzden yüce Allah onları himayesinden kovmuyor, aksine onlara acıyor, onları affediyor ve Peygamberine de onları affetmesini, bağışlama dilemesini, onlardan kaynaklanan bunca olaydan ve şûranın sonunda cereyan eden bunca sıkıntıdan sonra iş hususunda onlara danışmasını emrediyor. Evet yüce Allah, bu davranışlarının sonucunu tatmak üzere onları saftan dışarı atmamıştı. Onlara hiçbir zaman, bu tecrübe sonucu sizde baş gösteren bu zaaf ve eksiklikten sonra bu dava için bir işe yaramazsınız dememiştir. Onların bu zaaf ve eksikliklerini kabul etmiş, onları musibet ve imtihanlarla eğitmiş ve içinden birtakım dersler ve öğütler almaları için direktifler vermişti. Ancak bütün bunlar rahmet, bağışlama ve hoşgörü sınırları içinde olmuştu. Evet onlar, bilmeleri, kavramaları ve olgunlaşmaları için ateşle dağlanıyorlardı… Eksiklikleri ve nefislerinin gizlilikleri ortaya çıkarılıyordu; ancak, utandırmak, rezil etmek, küçültmek, zora sokmak ya da güç yetiremeyecekleri şeyi yüklemek için değildi bunlar. Ellerin tutulup Allah’ın kopmaz ipine bağlı oldukları sürece kendilerine güvenmeleri, kendilerini küçük görmemeleri ve amaca ulaşma hususunda karamsarlığa kapılmamaları telkin ediliyordu.

Nitekim amaçlarına ulaştılar. Savaşın başlangıcında sayılan davranışlar onları mağlup etmişti. Ama neticede amaçlarına ulaştılar. Çünkü yenilgi ve ağır yaralar aldıkları günün ertesinde; korkmadan, çekinmeden ve haklarında yüce Allah’ın “O kimseler ki, insanlar kendilerine; `Düşmanlarınız size saldırmak için yığınak yaptılar, onlardan korkmalısınız’ dediklerinde, bu sözden imanları daha güçlenerek; `Allah bize yeter, O ne güzel bir vekildir’ derler” demesini hakedecek şekilde sarsılmadan Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) ile birlikte düşmanı takip etmeye çıkabildiler.

Bundan sonra yavaş yavaş işler ve gelişme büyüyünce uygulamalar da değişmeye başlamıştı. Buradaki gibi, çocuklara özgü bir şekilde eğitilmelerinden sonra büyükler gibi sorgulanır oldular. Berae suresindeki Tebuk savaşına ve o savaştan geri kalan birkaç kişinin Allah ve Resulü tarafından o denli şiddetle sorgulanmasına bakan biri, uygulamalarda ve Allah’ın harikulâde eğitim metodunun aşamalarındaki açık farklılığı rahatlıkla görebilir. Ayrıca Uhud’daki toplulukla Tebük’teki topluluk arasındaki farklılığı da görebilir. Oysa bunlar aynı kişilerdi. Ancak ilahî eğitim onları, bu üstün düzeye ulaştırmıştır. Buna rağmen onlar yine de insandırlar. İçlerinde zaaf, eksiklik ve hata baş göstermiştir. Bununla beraber bağışlanma dilemişler, tevbe edip Allah’a dönmüşlerdir.

Kuşkusuz bu metod, insan tabiatını yeryüzünde kendisine takdir edilen en yüce olgunluk derecesine ulaşsa da onu değiştirmeden, işlevini görmez bir duruma sokmadan ve gücünün yetmeyeceği şeyi yüklenmeden korur.

Bu, insanlığı sürekli bir hedef belirlemede ve bu eşsiz metodun gölgesinde çalışıp gelişmesinde büyük bir değer arzeden bir gerçektir. Şu cemaat bu yüksek zirveye, içinde yüzdükleri bataklıktan yavaş yavaş ulaşırlar. Bu dersin akışında sunduğumuz gibi cahiliyyede her bakımdan geri kalmış kitlenin meşakkatlerle dolu bir yolu katettiği kaypak bir zemindi bu. Bütün bunlar, bataklık içinde gömülmüş olsa bile şu yüce seviyeye çıkabilme hususunda insanlığa büyük bir ideal bahşetmektedir. Bu topluluğu, harikulâde bir şekilde meydana gelmiş eşine rastlanmaz bir toplum yapmakla değerini düşürmez. O, olağanüstü bir şekilde meydana gelmemişti. Aksine insanların çabası ve daha önce gördüğümüz gibi birçok şey meydana getirebilen insanların güçleri dahilinde gerçekleşen ilahi metod tarafından meydana getirilmiştir.

Bu metod, her toplumu bulunduğu noktadan, içinde bulunduğu pratik durumdan ele almaktadır. Sonra da şu kitleyi basit Arap cahiliyyesinden, o bataklıktan çıkardığı gibi yücelere ulaştırır. Sonra da çeyrek yüzyılı geçmiyecek gibi kısa bir zaman diliminde böylesine yüksek zirvelere çıkarır.

Yerine getirilmesi gereken birtek koşul vardır: İnsanlar, önderliklerini bu metoda teslim edecekler, ona inanacaklar, ona teslim olacaklar, onu hayatlarının temeli, hareketlerinin sembolü ve şu uzun ve meşakkatli yolda stratejilerini belirleyen mercî edineceklerdir.

3- Savaşın ve onun üzerine yapılan değerlendirmelerin ortaya çıkardığı üçüncü gerçek; Allah’ın metodunda müslümanın nefsi ile, müslüman cemaat ve tüm alanlarda düşmanlarıyla giriştiği savaşlar arasındaki sağlam ilişkidir. Akide, düşünce, ahlâk, hayat tarzı, siyasi, ekonomik ve toplumsal düzen arasındaki kuvvetli bağdır. Bir de tüm savaşlardaki zafer ve yenilgi arasındaki ilgidir. Kuşkusuz bunların tümü zafer veya yenilgi elde etmekte başlıca etkenlerdir.

Bu yüzden ilahi metod, insan ruhunda ve beşer topluluklarındaki bu korkunç alanda işlevini yürütmektedir. Bu alan, genişliklerin, noktaların, çizgilerin ve renklerin birbirine girdiği bir alan olduğu kadar, eksiksiz ve kapsamlı bir alandır da. Bütün bu genişlikler, noktalar, çizgiler ve renkler arasındaki ilişki ve ahenk zayıflayınca hareket stratejisi bozulur ve dağılır. Bu da, hayatı bütün olarak ele alan, parçalayıp dağıtmayan, nefsin ve hayatın tüm yönleriyle ilgilenen hayatın girift ve uzak özelliklerini avucunda toplayan, tümünü birden ve uyum içinde harekete geçiren, böylece bireyin kopmasına, toplumun da parçalanıp bölünmesine engel olan ilahi metodun ayırıcı bir özelliğidir.

Bu birliktelik ve birbirine girmiş bu ilişkilerin örneklerini -Kur’an’ın değerlendirmesinde- hatalardan ve onların zafer ve yenilgi hakkındaki düşünce ve kazandıkları bazı şeylerden dolayı savaştan geri dönenlerin zaafından yararlanmak isteyen şeytanla ilgilidir…

“İki topluluğun karşılaştığı gün savaştan geri dönenlerinizi şeytan bazı günahkar duyguları yüzünden ayartmaya girişmişti.”

Nitekim Peygamberlerle beraber savaşıp görevlerini yerine getiren ve savaşın başlangıcında günahlarından dolayı bağışlanma dileyenlerin müminler tarafından uyulması gereken örnekler olduğunu da bildiriyor:

“Nice peygamber var ki çok sayıda taraftarı kendisi ile birlikte savaştı. Bunlar Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler, yılmadılar ve boyun eğmediler. Allah sabırlıları sever.”

“Onlar sadece; `Ey Rabbimiz, günahlarımızı ve davranışlarımızdaki aşırılıkları affeyle, ayaklarımızı kaydırma ve kafirler karşısında bize yardım et’ demişlerdir.”

“O müminler ki, yaralandıktan sonra Allah’ın ve Peygamberin savaşma çağrısına uydular, onlardan “İhsan” ilkesine uyanlar ile takva sahiplerini büyük bir ödül beklemektedir.”

Müslüman kitleye yönelik direktifler arasında savaş anında korkmamaları ve üzülmemeleri için günahlardan arınıp bağışlanma dilemeleri de yer almaktadır.

“Rabbinizden bir mağfirete ve genişliği göklerle yer kadar olan muttakiler için hazırlanan cennete koşuşun.”

“Onlar her bollukta ve darlıkta infak ederler. Öfkelerini yenerler.. İnsanların kusurlarını affederler. Ve Allah da ihsan edenleri sever”

“Onlar ki, bir kötülük yaptıklarında ya da nefislerine zulmettiklerinde Allah’ı anarak günahlarının bağışlanmasını dilerler. Allah’tan başka kim günahları bağışlar? Onlar bile bile yaptıklarında ısrar etmezler.”

Bundan önce de ehl-i kitabın içine düştüğü zillet ve yenilginin sebebinin haddi aşıp günâhlara dalmak olduğunu açıklamıştı:

“Nerede bulunursa bulunsunlar, üzerlerine zillet damgası vurulmuştur. Allah’ın ve insanların ahdine sığınanlar müstesna. Allah’ın hışmına uğradılar. Üzerlerine bir miskinlik vuruldu. Bu, Allah’ın ayetlerini inkar etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmelerindendir. Bu, isyan edip haddi aşmalarındandır.”

Ayrıca, savaşta meydana gelen olayların değerlendirilmesi yapılırken araya hatalar ve onlardan tevbe etmenin de sokuşturulduğunu, bütün surenin akışında takvadan ve muttakilerden bolca söz edildiğini, farklı konularına rağmen surenin atmosferi ile savaş atmosferi arasında sağlam bir bağ kurulduğunu görürüz. Faizden vazgeçmeye, Allah’a ve Resulü’ne itaat etmeye, insanları bağışlamaya, öfkeyi yenmeye ve iyilik yapmaya çağrı yapıldığını da görürüz. Kuşkusuz bunların tümü, nefis, hayat ve toplumsal sistem için birer arınma aracıdırlar. Surenin tümü bu önemli ve temel hedefe yönelme bakımından sağlam bir bütün oluşturmaktadır.

4- Dördüncü gerçek, İslâm’ın eğitim metodunun özelliğine ilişkindir. Bu metod müslüman kitleyi; olaylar, ruhlarda meydana getirdiği duygular, heyecanlar, tepkiler ve bu olayları değerlendirmeyi ele almaktadır. Kur’an’ın Uhud savaşı üzerine yaptığı değerlendirme gibi… Bu değerlendirmede, olaydan etkilenen insan ruhunu doğru bir şekilde etkilenmesi için tüm yönleriyle ele almaktadır. Ayrıca ruhun istikrar bulması ve huzura kavuşması için de kendine uygun görülen bu hakikat özüne yerleştirilmektedir. Bu metod, bakışları ona yöneltmedikçe, ışık tutmadıkça, insan ruhunun derinliklerindeki birçok gizliliği ve kapalılığı ortaya çıkarmadıkça, hiçbir yönü, hiçbir çizgiyi, hiçbir düşünceyi ve hiçbir tepkiyi göz ardı etmez. O, nefsi bütün çıplaklığıyla önünde tutmaktadır. Böylece, derinliklerine kadar iyice arındırılmakta, nurun aydınlığında tertemiz bir hale getirmektedir. Duyguları, düşünceleri ve değerleri düzeltmekte, sağlam İslâm düşüncesinin ve istikrarlı İslâmî hayatın dayanmasını istediği ilkeleri birbir yerleştirmektedir. Bu arada her yerdeki müslüman kitlenin başına gelen olayların bütün genişliğiyle aydınlanma ve eğitim için bir araç edinmenin gereğini de ilham ettirmektedir.

Uhud savaşı üzerine yapılan değerlendirmeye baktığımızda büyük bir titizlik, derinlik, kapsayıcılık ve dikkat gözlemlemekteyiz. Tüm duraksamalara, hareketlere ve dolambaçlara yönelen ince bir titizlik ve dikkat… Nefsin gözeneklerinden ve saklı duygularından kaynaklanan kuşkuları ele alışta büyük bir derinlik… Ayrıca nefsin ve meydana gelen olayın tüm boyutlarını içermesi açısından da olağanüstü bir kapsayıcılık görmekteyiz. Sebep ve sonuçları üzerine yapılan ince, derin ve kapsamlı analiz, duraksamalarda ve olayın meydana geliş sürecinde faaliyeti bulunan birtakım etkenler de göze çarpmaktadır. Nitekim, tasvirlerde bir canlılık, ahenk ve duygusallık da görmekteyiz. Öyle ki, İfade ve tasvirle birlikte derin ve heybetli duygu dalgaları da yer almaktadır.

Bu vasıflandırma ve değerlendirme şekli karşısında hiçbir katılık duramaz; çünkü sahneleri -nerdeyse hareket edecek bir şekilde- gözler önüne seren canlı bir vasıflandırmadır bu. Etrafa etkileyici bir hareketlilik, nüfûz edici bir parlaklık ve coşkun bir duygusallık saçmaktadır.

5- Beşinci gerçek de yine ilahi metodun pratiğine ilişkindir. Bu metod, pratik hayatta eserler inşa etmek için bizzat işe girişmektedir. Ne teorik ilkeler ne de soyut direktifler sunar. Teorilerini ve direktiflerini uygular ve hareket ettirir. Bu metodun pratikliğinin en açık örneği savaştaki “Şûra” ilkesinin uygulanışındaki konumudur.

Kuşkusuz Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) yeni yeni oluşmakta olan ve her yönden düşmanlarla kuşatılmış olan müslüman kitleyi karşılaştıkları bu acı deneyden uzak tutabilirdi. Üsteki düşmanlar kalelerinin arkasında sinsi sinsi beklemekteydiler. Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) Medine’yi sağlam bir zırha benzeten sadık rüyasına dayanarak, savaş taktiği hususunda kendi görüşünü uygulasaydı, yani arkadaşlarına danışmasaydı ya da topluluğun tercih ettiği görüş uymasaydı yahut evinden çıkarken, inanan arkadaşlarının pişman olmasından doğan fırsattan yararlanıp görüşünden dönseydi, müslüman kitleyi yüzyüze geldikleri bu acı deneyden uzak tutabilirdi.

Ancak O, -bütün bu sonuçları doğuran- “Şûra”nın kararını uyguluyor. Müslüman kitleyi toplumsal sorumluluğun neticeleriyle karşı karşıya getirmek için kararlaştırılan görüşü uyguluyor. Böylece onlara, görüş bildirmenin ve davranışların sorumluluğunun nasıl taşınacağını öğretiyor. Çünkü bu onun ve uyguladığı ilahi metodun ölçüsünde büyük zararlardan sakınmaktan ve kitleyi bu acı deneyden uzak tutmaktan daha önemlidir. Kitleyi bu deneyden uzak tutmanın anlamı, onu tecrübeden, bilgiden ve eğitimden yoksun bırakmaktır.

Yine savaştan sonra bu ilkenin iyice yerleşmesi bakımından acı sonuçlarını karşılamak hususunda “Şûra”ya başvurulmasına ilişkin ilahi emir gelmektedir. Bu yöntem, bir taraftan iyice yerleşmesi diğer taraftan metodun temellerinin açıklanması için daha güçlü ve daha derin bir yöntemdir.

Kuşkusuz İslâm, toplum onu uygulayacak duruma gelsin diye hiçbir ilkenin uygulanmasını ertelemez. O, bu ilkeleri fiilen uygulamadıkça toplumun hazırlanamayacağını çok iyi bilmektedir. Yine -Şûra gibi- toplumsal hayatın temel ilkesinden kitleyi yoksun bırakmanın, bu ilkeleri ilk defa uygulamaktan doğan acı sonuçlarla yüzyüze gelmekten daha kötü olduğunu da bilmektedir. Kuşkusuz uygulamadaki hatalar -son derece büyük de olsalar- ilkeyi tamamen bırakmayı gerektirmez. Hatta uygulamayı bir süre için bile durdurmayı gerektirmez. Çünkü bu, toplumun gelişmesini, hayat ve yükümlülüklerle deney kazanmasını bir kenara atmak veya bir süre için durdurmaktır. Hatta bu, bir ümmet olarak varlığına kesinlikle son vermektir.

Bunlar “Şûra”nın savaş alanındaki sonuçlarına rağmen yeralan yüce Allah’ın şu sözlerinden istifade edilen duygulardır:

“…onları affet, bağışlanma dile onlara, iş hususunda onlarla müşavere et.”

Teorik ilkelerin pratik uygulanışı, kararlaştırılan bir görüşten sonra tekrar “Şûra”ya başvurmayı kararsızlık ve kaypaklık sayarak reddeden Resulullah’ın (salât ve selâm üzerine olsun) davranışlarında ortaya çıkmaktadır. Bu da “Şûra” ilkesini sürekli kararsızlıklar ve dönekler için bir araç olmaktan korumaktadır. Aşağıdaki etkileyici ve eğitici sözü de bunu göstermektedir:

“Bir peygambere, zırhını kuşandıktan sonra Allah onun hakkındaki hükmünü verene kadar onu çıkarması yakışmaz.” Metodda, direktif ve uygulama birbirini takip eder.

6- Son olarak Kur’an-i Kerim’in değerlendirmesinden, Resulullah’a (salât ve selâm üzerine olsun) eşlik eden ve Allah yanında şu ümmetin en şereflisini temsil eden müslüman kitlenin konumuna ilişkin bir gerçeği öğrenmekteyiz. Bu gerçek, Allah’ın izniyle İslâmî hayatı yeniden inşa etmede son derece yararlı olacaktır.

Allah’ın metodu değişmezdir, değerleri ve ölçüleri de… İnsanlar ya ondan uzaklaşırlar ya da ona yaklaşırlar. Düşünce ve sistemin temellerinde hem yanılabilir hem de doğruyu bulabilirler. Ancak, onların hataları bu metoda yüklenemez, sabit değer ve ölçülerini değiştiremez.

İnsanlar düşünce ve davranışlarda hata işlediklerinde hatalı olarak nitelenecek insandır, metod değildir. Dolayısıyle ilahi nizam da derecesi ve değerleri ne olursa olsun insanların hatalarını ve sapkınlıklarını görmezden gelmez. Sapıklıklarına uymak için kendisi de sapmaz.

Buradan öğreniyoruz ki, şahısları temize çıkarmak için metodu değiştirmek gerekmez. Bir de metodundaki ilkelerin, sağlam, net ve kesin olması; kendisinde hata yapanları ya da sapanları kesinlikle temize çıkarmaması dolayısıyle bu ilahi metodun müslüman ümmetin iyiliğine olduğunu öğreniyoruz. Bu tahrif ve değiştirme İslâm için, büyük müslüman şahsiyetlerin hatalı veya sapmış olarak nitelendirilmesinden daha tehlikelidir; Çünkü metod, kişilerden daha büyük ve daha kalıcıdır. İslâm’ın tarihsel pratiği müslümanların, tarihlerinde yaptığı ya da meydana getirdiği, herşeyden ibaret değildir. Ancak, onların İslâm metoduna, değişmez ilke ve değerlerine tamamen uygun olarak sergiledikleri tüm davranışlarından ibarettir. Aksi halde tüm davranışlar hatadır, sapıklıktır. Ne İslâm’a ne de İslâm tarihine mal edilir. Ancak mensuplarına mal edilebilir ve onları hatalı, sapkın veya tamamen İslâm’dan çıkmış gibi hakettikleri sıfatla nitelendirilebilirler. Kuşkusuz İslâm tarihi -ismen ya da dille müslüman olsalar da- müslümanların tarihi değildir. İslâm tarihi, İslâm’ın gerçek anlamda insanların düşüncelerinde, davranışlarında, hayat tarzlarında ve toplumsal düzenlerinde uygulanışıdır. İslâm sabit bir eksendir. İnsanların hayatı onun etrafında değişmez bir yörüngede döner. Şayet onlar bu yörüngeden çıkmışlarsa ya da bu ekseni bırakıp ayrılmışlarsa İslâm nerede, onlar nerededir? İslâm’a mal edilen ya da İslâm’ı onlarla yorumlayan insanların bu uygulama ve davranışlarına ne demeli? İslâm metodunun dışına çıktıkları, onu hayatlarında uygulamaya yanaşmadıkları halde kendilerini müslüman diye nitelendirmeleri de ne oluyor? Onlar daha önce bu metodu hayatlarında uyguladıkları için müslümandırlar; isimleri müslüman ismi olduğu ya da dilleriyle “biz müslümanız” dedikleri için değil.

Müslüman kitlenin hatalarını ortaya çıkarırken, zaaf ve eksikliklerini belirleyip ardından onlara acıyarak kusurlarını bağışlarken, imtihan alanında zaaf ve eksikliklerinin sonucunu tattırmış olsa da bu günahlarını silerken yüce Allah’ın müslüman ümmete öğretmek istediği bütün bu hakikatlerdir.

Kur’an-ı Kerim’in savaşı -Uhud savayı- sunması sona erdi. Ancak müslüman kitle ile Medine’de etrafını saran düşmanları -özellikle yahudiler- arasında süregelen savaş henüz bitmemiştir. Bu mücadele, tartışma, kuşku ve karışıklık yayma, hile, aldatma, pusu kurma ve tedbir alma savaşıdır. Bu savaş surenin büyük bir kısmını kapsamaktadır.

Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) Bedir savaşının ardından, kin ve hileleri, müslümanları incitmeleri, Medine’ye gelip kendi başkanlığında Evs ve Hazreç müslümanlarından oluşan bir devlet kurduktan sonra onlarla vardığı antlaşmayı bozmalarından dolayı Beni Kaynuka’yı Medine’deki yerlerinden sürmüştür. Ancak, çevresindeki Beni Nadr, Beni Kureyza ve bunların dışında Hayber ve yarımadanın başka taraflarındaki yahudiler yerlerinde duruyorlardı. Bunlar Medine’deki münafıklar, Mekke’deki ve Medine’nin çerçevesindeki müşriklerle haberleşiyor, biraraya geliyor, birbirleriyle ilişki kuruyorlardı. Müslümanlara karşı aralıksız olarak sürekli tuzaklar planlıyorlardı.

Al-i İmran suresinin başlarında yahudiler, müslümanların eliyle müşriklerin başına gelen durumdan sakındırılmışlardı:

“Kâfirlere de ki; mutlaka yenilecek ve Cehennemde toplanacaksınız, o ne kötü yerdir.” “Karşılaşan iki toplulukta sizin için bir delil vardır. Bir topluluk Allah yolunda savaşıyordu diğeri de kâfirdi. Gözlerinin görüşüyle onları kendilerinin iki katı görüyorlardı. Allah dilediğini yardımıyla güçlendirir. Kuşkusuz bunda basiret sahipleri için bir ibret vardır.”

Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) Bedir savaşı sonrasında davranışlarına kin, hile ve tuzaklarına bir cevap olarak gelen bu sakındırmayı onlara tebliğ edince bunu edepsizce karşılayıp şöyle dediler: “Ey Muhammed, tecrübesiz ve savaştan anlamayan Kureyş’ten bir grubu öldürdüm diye aldanma. Allah’a andolsun ki, şayet bizimle savaşacak olsaydın, daha önce benzerini görmediğin insanlar olduğumuzu bilirdin.” Sonra da bu surede çeşitli şekilleri aktarılan hile ve desiselerine devam ettiler. Giderek Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) ile vardıkları sözleşmeyi iptal ettiler. Bunun üzerine Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) hükmüne boyun eğene kadar bölgelerini kuşattı. Arkasından onları Medine’den uzaklaştırıp Ezriat’a sürdü. Beride, görünürde sözleşmeye bağlı kalan Beni Kureyze ve Beni Nadr kaldı. Ancak onlar da, hile, tuzak, kuşku, karışıklık, fitne ve yahudilerin tüm tarihinde ortaya koydukları, en doğru sicil olan ve Allah’ın kitabının onayladığı ve yeryüzü sakinlerinin bu melûn ulustan gördüğü diğer özelliklerini de sergilemekten geri kalmadılar.

Bu derste yahudilerin bazı davranışları ve sözleri aktarılmaktadır.. Müslümanlara karşı olan kötü davranışlardan sonra Allah’a karşı da edepsiz bir tavır sergiledikleri ortaya çıkmakta dir. Resulullah’a (salât ve selâm üzerine olsun) verdikleri malî taahhütlerinde cimri davrandıkları gibi giderek Allah hakkında şöyle demeye başlamışlardı:

“Kuşkusuz Allah fakirdir, biz ise zenginiz.”

Bu arada, yüzyüze kaldıkları İslâm çağrısını savmak için ileri sürdükleri zayıf bahaneleri de ortaya çıkıyor. Oysa bilinen tarihsel olay bu bahanelerini ve karşı çıkışlarını yalanlamaktadır. Bu olgu, Allah’a verdikleri söze karşı çıkmalarını, onlardan açıklamasını istediği hakkı gizlemelerini, arkalarına atmalarım, az bir ücretle satmalarını, istedikleri mucizeyi ve kabul etmedikleri kanıtları getiren peygamberleri haksız yere öldürmelerini ortaya koymaktadır.

Yahudilerin peygamberlerine karşı tavırlarını ve Rabbleri hakkında söylediklerini utandırıcı bir şekilde ortaya çıkarılması ve müslüman kitleye karşı kötü pozisyonları, onları müşriklerle birlikte müslümanlara karşı düzenledikleri, hile, tuzak ve eziyetler hazırlamaya sevk etmiştir. Yüce Allah’ın müslüman kitleyi sağlam bir şekilde eğitmesi, çevrelerinde olan şeyleri ve kimseleri göstermesi, faaliyette bulundukları yerin, kendileri için kurulan kapan ve tuzakların, yol boyunca kendilerini bekleyen acıların ve fedakarlıkların özelliklerini öğretmesi de bu açıklamayı gerektirmiştir. Medine’deki yahudilerin müslüman kitlelere kurduğu hileler Mekke’deki müşriklerin hazırladığından çok daha katı ve daha tehlikeliydi. Tarih boyunca müslüman kitlelere hazırlanan tuzakların en tehlikelisi de bunlardan gelenler olsa gerektir.

Etkileyici sunuş esnasında müslümanlara yönelik Rabbanî direktiflerin ard arda yer aldığını görmemiz bu yüzdendir. Bu esnada, kalıcı ve geçici değerlerle yüzyüze getirildiklerini görmekteyiz. Kuşkusuz yeryüzündeki hayat ecelle sınırlıdır. Her halûkârda her nefis ölümü tadacaktır. Ceza oradadır. Kâr ya da zarar orada belli olacaktır.

“Kim ateşten uzaklaştırılıp Cennete sokulursa işte o, kurtulmuştur. Dünya hayatı aldatıcı bir metadan başka birşey değildir.”

Onlar mallar, canlar ve gerek müşriklerden, gerekse ehl-i kitap olan düşmanlarından görecekleri eziyetlerle denenmektedirler. Sabır, takva ve kendilerini ateşe düşmekten çekip kurtaracak metoda uymaktan başka birşey koruyamaz onları.

Medine’deki müslüman kitleye yönelik bir direktif bugün ve yarın geçerli olup, yüce Allah İslâm’ı yeniden yaşamak ve Allah’ın himayesinde yine İslâmî bir hayat kurmak için yolun prensiplerine uymaya özen gösteren her müslüman kitleye yol göstericilik işlevini yürütecektir. Onlara -aynı müşrik, dinsiz ve ehl-i kitap gibi olan- evrensel siyonizm, haçlı ve komünist düşmanları kurdukları tuzak ve kapanların, kendilerini bekleyen acı, fedakârlık, eziyet ve imtihanların özelliklerini gösterecektir. Kalplerini ve bakışlarını oradakine, Allah’ın yanındakine yöneltecektir. Böylece eziyet, ölüm, cana ve mala yönelik fitneler basit gelecektir müslümana. İlk müslüman kitleye olduğu gibi O’na da şöyle seslenecektir:

“Herkes kesinlikle ölümü tadacaktır. Yaptıklarınızın karşılığı kıyamet günü size eksiksiz olarak verilecektir. O zaman kim Cehennem ateşinden uzaklaştırılıp Cennet’e konursa gerçekten başarıya ulaşmıştır. Dünya hayatı aldatıcı bir hazdan başka birşey değildir. Mallarınız ve canlarınız konusunda kesinlikle deneneceksiniz, gerek ehl-i kitaptan gerek müşriklerden inciltici söz işiteceksiniz. Eğer sabreder Allah’tan korkarsanız bu tutum azimliliğinizin, kesin kararlılığınızın bir belirtisidir.” (Al-i İmran suresi; 185-186)

Kur’an aynı Kur’an’dır. Bu ümmetin ölümsüz kitabı… Evrensel yasası… Hidayet rehberi… Güvenilir önderi… Düşmanları da aynı düşmanlar, yol aynı yol…
180- Allah’ın lütuf olarak bağışladığı şeylerde cimrice davrananlar sakın bu tutumlarının kendileri hesabına hayırlı olduğunu sanmasınlar. Tersine bu, onlar hesabına kötüdür. Cimrilikle yanlarında tuttukları mal kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yeryüzünün mirası Allah’a aittir. Hiç kuşkusuz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

181- “Allah fakir, biz ise zenginiz” diyenlerin sözünü Allah işitti. Gerek bu sözlerini ve gerekse sebepsiz yere peygamberleri öldürmelerini hesaplarına yazacak ve onlara “Kavurucu azabı tadın bakalım” diyeceğiz.

182- Bu kendi elleriniz ile yaptıklarınız yüzündendir. Yoksa Allah’ın, kullara haksızlık etmesi kesinlikle söz konusu değildir.

183- “Ateşin yakıp yiyeceği bir kurban mucizesi göstermedikçe hiçbir peygambere inanmayalım diye Allah bize kesin direktif verdi” diyenlere de ki; “Benden önce size açık belgeler getiren ve sözünü ettiğiniz mucizeyi gösteren peygamberler geldi. Eğer doğru söylüyorsanız, onları niçin öldürdünüz?”

184- Bunlar eğer seni yalanlıyorlarsa (bilesin ki) senden önce açık mucizeler, sayfalar ve aydınlatıcı kitap getiren birçok peygamberi de yalanlamışlardı.

Bu bölümdeki ilk ayette kimlerin kastedildiğine, cimrilikten ve kıyamet günündeki sonuçtan sakındırıldığına ilişkin güçlü bir rivayet söz konusu değildir. Ancak ayetin burada yer alması kendisinden sonra gelen yahudiler hakkındaki ayetlerle ilgili olduğu görüşünü desteklemektedir. Çünkü “Allah fakirdir biz ise zenginiz” diyen -Allah kahretsin- onlardır. “Ateşin yakıp yiyeceği bir kurban mucizesi göstermedikçe hiçbir peygambere inanmayalım diye Allah bize kesin direktif verdi.” diyen yine onlardır.

Anlaşılıyor ki, ayetlerin bütünü, yahudilerin Resulullah’la vardıkları anlaşmadan doğan malî sorumluluklarını yerine getirmeye çağırılması, bir de Resulullah’a (salât ve selâm üzerine olsun) iman edip Allah yolunda infak etmeye davet edilmeleri üzerine nazil olmuştur.

Bu tehditvâri sakındırma, yahudilerin Muhammed’e (salât ve selâm üzerine olsun) iman etmemelerindeki bahanelerini ortaya çıkarmak için olduğu kadar yüce Allah’a karşı takındıkları edepsiz tavra bir cevap olup bahanelerini yalanlamak için de nazil olmuştur. Beraberinde, kendisinden önceki peygamberlerin kavimlerinden gördüklerinin anlatılması ile onların yalanlamaları karşısında peygambere bir destekte inmiştir. Bu peygamberler arasında İsrailoğulları’nın tarihinde bilindiği gibi, kendilerine kanıtlar ve mucizeler getirdikleri halde yahudiler tarafından öldürülen Beni İsrail peygamberleri de yer almaktadır.

“Allah’ın lütuf olarak bağışladığı şeylerde cimrice davrananlar sakın bu tutumlarının kendileri hesabına hayırlı olduğunu sanmasınlar. Tersine bu, onlar hesabına kötüdür. Cimrilikle yanlarında tuttukları mal, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yeryüzünün mirası Allah’a aittir. Hiç kuşkusuz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”

Ayetin anlamı geneldir.. Sorumluluklarını yerine getirmekte cimrilik yapan yahudileri kapsadığı gibi onların dışında Allah’ın lütfundan verdiği şeylerde cimrilik yapan ve bu cimriliğin, malları koruması ve infakla heder olmasını önlemesi bakımından hayırlı olduğunu sanan herkesi kapsamaktadır.

Kur’an ayeti onları bu yanlış zandan sakındırmakta ve biriktirdikleri şeylerin kıyamet günü ateş şeklinde boyunlarına geçirileceğini bildirmektedir. Bu korkunç bir tehdittir. İfade,onların “Allah’ın lütfundan verdiği şeylerde cimrilik…” yaptıklarını zikrederken, cimriliğin kötülüğünü daha bir arttırmaktadır.. Çünkü onlar, aslında kendilerine ait olmayan bir malda cimrilik yapmaktadırlar. Bu dünyaya derileri de dahil hiçbir şeye sahip olmadan gelmişlerdir. Yüce Allah lütfundan onlara vermiş, onları zenginleştirmiştir.. Ancak Allah lütfundan verdiği şeyleri infak etmelerini isteyince Allah’ın lütfunu hatırlamadılar bile. Az bir şey infak etmekle cimrilik yaptılar. Biriktirdikleri şeylerin kendileri için hayırlı olduğunu sandılar. Aslında bu korkunç bir kötülüktür… Üstelik onlar -bütün bunlardan sonra- mallarını geride bırakıp gideceklerdir. Herşeyin varisi de Allah’tır. “…Göklerin ve yeryüzünün mirası Allah’a aittir” Bütün biriktirdikleri kısa bir süre içindir. Sonra da hepsi Allah’a dönecektir. Sadece Allah rızası için infak ettikleri kalacaktır onlara, biriktirdikleri ise kıyamet günü boyunlarına geçirilecek ve O’nun katında kendileri için bekletilecektir.

Ardından, Allah’ın lütuf olarak verdiği malı ellerinde bulunduran, böylece kendilerinin Allah’tan daha zengin olduklarını, O’nun mükafatına ve kendi yolunda (ki bunu kendisinden bir lütuf ve kendilerine verilen güzel bir borç olarak nitelendirmektedir.) infak edenlere vaadettiği “kat kat” arttırmasına ihtiyaçlarının olmadığını sanan yahudiler kınanmaktadırlar. Çünkü onlar, küstahça şöyle diyorlardı: “Allah’a ne oluyor ki malımızdan kendisine borç vermemizi istiyor! Buna karşılık da “kat kat” vereceğini vaadediyor. Oysa faizden ve “kat kat” arttırmaktan nehyeden O’dur.” Kuşkusuz bu küstahlıktan ve Allah’a karşı edepsiz bir tavır takınmaktan kaynaklanan bir kelime oyunudur.

“Allah fakirdir, biz ise zenginiz’ diyenlerin sözünü Allah işitmiştir. Gerek bu sözlerini ve gerekse sebepsiz yere peygamberleri öldürmelerini hesaplarına yazacağız, ve onlara `kavurucu azabı tadın bakalım’ diyeceğiz.”

“Bu, kendi elleriniz ile yaptıklarınız yüzündendir. Yoksa Allah’ın, kullara haksızlık etmesi kesinlikle söz konusu değildir.”

Yahudilerin ilahi hakikate ilişkin kötü düşünceleri, tahrif edilmiş kitaplarında yaygındır. Ancak buradaki düşünceleri, kötü düşünce ve edepsiz tavır bakımından son derece aşırıdır. Bu yüzden peşi sıra gelen bu tehditleri hak etmektedirler.

“…dediklerini.. yazacağız.”

Onları hesaba çekmek için. O terk edilecek, unutulacak ya da boş verilecek değildir… Bunun yanında geçmiş günahlarının tescili de söz konusudur; -bu günahlar bütün ırkların, soyların günahını içermektedir- çünkü onlar, günah ve isyanda bir bütündürler.

“…Sebepsiz yere peygamberleri öldürmelerini…”

İsrailoğulları’nın tarihi, peygamberleri öldürmelerine ilişkin günahların silsilesini bildirmektedir. Son olarak da Mesih’i (selâm üzerine olsun) öldürmeye kalkışmışlardı. O’nu öldürdüklerini iddia ederek bu korkunç cürümle övünmektedirler:

“Kavurucu azabı tadın bakalım diyeceğiz.”

İfadedeki (Harik) kelimesinden, azabın müthişliği ve korkunçluğu amaçlanmaktadır. Ayrıca azap sahnesinin; heybeti, alevi ve kavuruculuğuyla somutlaştırılması kastedilmektedir. Kuşkusuz bu, haksız yere peygamberleri öldürerek o iğrenç suçu işlemenin ve “Allah fakirdir, biz ise zenginiz” gibi çirkin bir söz sarf etmenin cezasıdır.

“Bu, yaptıklarınızın karşılığıdır.”

Uygun bir cezadır bu. Herhangi bir haksızlık ya da kabalık söz konusu değildir.

“.. Yoksa Allah kullarına asla zulmetmez”

İfadedeki “Abd (kul)” kelimesi onların gerçek durumlarını ortaya koymaktadır. Yüce Allah’a kıyasla, kullardan birer kuldurlar sadece. Bu ifade, bir kulun “Allah fakirdir biz ise zenginiz” demesinde ve peygamberleri öldürmesindeki cürmün ve edepsiz tavrın kötülüğünü daha da arttırmaktadır.

“Allah fakirdir, biz ise zenginiz” diyenler ve peygamberi öldürenler -kendi iddialarına göre- sunacakları bir kurban getirmedikçe, bazı İsrailoğulları peygamberlerinin gösterdiği gibi mucize gerçekleşip ateş kurbanı yemedikçe herhangi bir Resule inanmayacaklarını söyleyenler yahudilerdir. Allah emrettiği için Muhammed’e (salât ve selâm üzerine olsun) inanmadıklarını iddia ediyorlardı. Muhammed de bu mucizeyi göstermeyeceğine göre sözlerinde durmalıymışlar. (!)

İşte burada Kur’an tarihsel olguyu yüzlerine vurmaktadır. İstedikleri mucizeyi ve Allah’ın apaçık ayetlerini getirdikleri halde peygamberleri öldürenler bunlardır…

“Ateşin yakıp yiyeceği bir kurban mucizesi göstermedikçe hiçbir peygambere inanmayalım diye Allah bize kesin direktif verdi’ diyenlere de ki; `Benden önce size açık belgeler getiren ve sözünü ettiğiniz mucizeyi gösteren peygamberler geldi. Eğer doğru söylüyorsanız, onları niçin öldürdünüz?”

Bu, yalanlarını, vehimlerini, küfürde ısrarlarını, sonra da övünüp Allah’a iftira etmelerini ortaya çıkaran kuvvetli bir yüzleştirmedir.

Ayet-i kerime burada, teselli etmek, yardım etmek, onlardan gördüğü şeylerin asırlar boyu gelmiş geçmiş peygamber kardeşlerinin karşılaştığı şeylerin benzerleri olduklarını bildirerek rahatlaması için Resulullah’a (salât ve selâm üzerine olsun) ,yönelmektedir:

“Bunlar eğer seni yalanlıyorlarsa (bilesin ki) senden önce açık mucizeler, sayfalar ve aydınlatıcı kitap getiren birçok peygamberi de yalanlamışlardı.”

Yalanlanan ilk elçi O değildir… Ard arda gelen uluslar -özellikle yahudiler kendilerine kanıtlar, mucizeler, -Zebur gibi- ilahi direktifleri içeren sahifeler ve Tevrat ile İncil gibi aydınlatıcı kitabı getiren elçileri de yalanlamışlardır. İçindeki yorgunluk ve meşakkate rağmen, Resul ve Risaletin yolu budur. Gerçek yol sadece budur.

Bundan sonra ayetlerin akışı müslüman kitleye yönelmekte, üzerine düşmeleri ve uğruna feda olmaları gereken değerlerden, yoldaki dikenlerden, yorgunluk ve acılardan söz etmekte; onlara sabır, takva, direnç ve dayanıklılık telkin etmektedir.

185- Herkes kesinlikle ölümü tadacaktır. Yaptıklarınızın karşılıkları, kıyamet günü, size eksiksiz olarak verilecektir. O zaman kim Céhennem ateşinden uzak tutulur da Cennet’e konursa gerçekten başarıya ulaşmıştır. Dünya hayatı aldatıcı bir hazdan başka birşey değildir.

186- Mallarınız ve canlarınız konusunda kesinlikle deneyden geçirileceksiniz, gerek kitap ehlinden ve gerekse müşriklerden birçok incitici söz işiteceksiniz. Eğer (bunlara karşı) sabreder ve Allah tan korkarsanız, bu tutum azimliliğinizin, kesin kararlılığınızın bir belirtisidir.

Şu gerçeğin ruhlarda iyice yer etmesi gerekir. Yeryüzündeki hayatın geçici olduğu, ecelle sınırlı olduğu, kesinlikle sonunun geleceği gerçeği.. Salihler de ölür, bozguncular da ölür. Cihad edenler öldüğü gibi geride kalanlar da ölür. Akide sayesinde yücelenler gibi kullara boyun eğenler de ölür. Haksızlık yapmaktan kaçınan cesurlar öldüğü gibi ne pahasına olursa olsun hayata sarılan korkaklar da ölür. Büyük değerlere, üstün hedeflere sahip olanlar gibi ucuz bir meta için yaşayan ahmaklar da ölür.

Herkes ölecektir… “Herkes kesinlikle ölümü tadacaktır.” Her nefis bu şerbeti tadacak ve bu hayattan ayrılacaktır. Bu şerbeti ve elden ele dolaşan bu kadehi içmede nefisler arasında bir fark yoktur. Fark başka bir şeydedir. Değişik bir değerde söz konusudur farklılık. Sonuçta varılacak yerde fark vardır.

“Yaptıklarınızın karşılığı, kıyamet günü, size eksiksiz olarak verilecektir. O zaman kim ateşten uzaklaştırılırsa… O, başarıya ulaşmıştır.”

Budur üzerinde ayrılık söz konusu olan “değer”. Falana falandan farklı muamele yapılması gereken korkunç “sonuç” budur..

“…Kim Cehennem ateşinden uzak tutulur da Cennet’e konursa o, başarıya ulaşmıştır.”

Ayet-i kerimede geçen “Zuhziha” kelimesi, vurgusu, kelime yapısı ve kalıcı etkisiyle bizzat anlamını somutlaştırmaktadır. Sanki ateşin yaklaşanı yutacak ve girdabına alacak bir cazibesi varmış da onu azar azar bu azgın cazibeden çekip uzaklaştıracak birine ihtiyaç duymaktadır. Kim ateşin bu girdabından uzaklaştırma imkanına sahip olur, ateşin çekiciliğinden kurtarılıp Cennet’e sokulursa kuşkusuz o insan kurtulmuştur.

Güçlü bir tablo… aksine, canlı bir sahne… İçinde hareket, alem ve çekicilik yok mu? Nefis, kendisini günahın çekiciliğinden çekip uzaklaştıracak birine muhtaç değil midir? Kesinlikle evet. İşte onun ateşten uzaklaştırılması budur. İnsan -sürekli çalışmasına ve daimi uyanıklık içinde bulunmasına rağmen- Allah’ın lütfu olmadan amellerinde hep kusur etmez mi? Evet, işte onun ateşten uzaklaştırılması budur. Allah’ın lütfu insana ulaşınca ateşten uzaklaştırılmış olur böylece.

“…Dünya hayatı aldatıcı bir metadan başka birşey değildir.”

Dünya hayatı bir metadır. Ancak gerçek bir meta değil, uyanıklık ve intibah metaı değil, aldatıcı bir metadır. İnsanı aldatıp gerçek bir metâ olduğunu vehmettiren bir metâ. Ya da aldanma ve hileye sebep olan bir meta. Gerçek meta ise, elde etmek için çaba sarf etmeyi hakeden metadır. İşte orada! Ateşten uzaklaştırıldaktan sonra Cennet’le kurtuluştur.

Bu gerçek, nefiste yeredince, nefis, hayata sarılma hikayesini hesabından çıkarınca, -her halukârda her nefis ölümü tadacağından- aldatıcı ve geçici meta hikayesini bir kenara atınca… Bu esnada yüce Allah, müminlere kendilerini bekleyen mal ve can hususundaki sınamadan söz etmektedir. Çünkü artık ruhları imtihana hazırlanmıştır.

“Mallarınız ve canlarınız konusunda kesinlikle deneneceksiniz. Gerek kitap ehlinden, gerekse müşriklerden birçok incitici söz işiteceksiniz. Eğer (bunlara karşı) sabreder ve Allah’tan korkarsanız bu tutum azimliliğinizin, kesin kararlılığınızın bir belirtisidir.”

Akidelerin ve davetlerin kuralı budur. İmtihan kaçınılmazdır. Mal ve can hususunda eziyet çekmek zorunludur. Sabır, direnç ve kararlılıktan başka seçenek yoktur.

Cennet’e giden yol budur. Kuşkusuz Cennet tuzaklarla çevrilmiştir, nitekim ateş de şehvetlerle…

Bu davayı yüklenip gereklerini yerine getirecek bir kitle oluşturmak için başka yol da söz konusu değildir. Bu kitleyi eğitmek, iyilik, kuvvet ve dayanıklılık gibi gizli yönlerini ortaya çıkarmak için başvurulacak yol budur. Bu sorumlulukları pratik olaràk uygulamak insan ve hayatın hakikatini öğrenmek için tek çıkar yol budur.

Bunun nedeni, davaya inananların kararlılıklarını tesbit etmektir. Çünkü davayı yüklenip ondan dolayı sabredecek güvenilir kişiler onlardır.

Bu uğurda çektikleri işkence ve imtihanlar, onun yolunda verdikleri şerefli ve saygın kurbanlar, davanın şerefli ve saygın olması içindir.. Çünkü durum ne olursa olsun bundan sonra ondan sapmaları söz konusu olmaz.

Bir de dava ve davetçinin temelinin sağlam olması içindir bu. Çünkü gizli güçleri ortaya çıkaran, geliştiren, bir noktada yoğunlaştırıp yönlendiren dirençtir. Yeni davalar, köklerinin sağlamlaşıp derinleşmesi ve fıtratın derinliklerinde ki mümbit toprağa ulaşması için böylesi güçleri edinmek zorundadır.

Hayatı ve cihadı pratik olarak uygulamayan davetçilerin bizzat kendi hakikatlerini, beşer nefsinin gizliliklerini kitle ve toplumların hakikatini öğrenmeleri için de bir araçtır bu. Böylece onlar davalarının ilkeleriyle, kendi nefislerinde ve tüm insanların nefislerindeki şehvetlerinin nasıl dolaştığını görürler. Nefislerde şeytanın etkilediği açıkları, yolun kaygan kısımlarını ve sapıklığın izlerini öğrenirler.

Sonra Allah’a… O’na karşı çıkanların en sonunda bunda bir iyiliğin bulunduğunu, O’na inananların bunca eziyetlerle karşılaşmalarına rağmen direnmelerini sağlayan bir sırrın varlığını kavramaları da amaçlanmaktadır. Çünkü böyle bir durumda, O’na karşı çıkanlar dalga dalga O’na döneceklerdir sonunda.

Davaların kuralı budur.. Kararlı ve güçlü kimselerden başlıcası, zorluklara sabretmek, acı sarsıntılar esnasında Allah’tan korkmayı sürdürmek. Haksızlık edip haktan uzaklaşmaktan yüz çevirmek, Allah’ın rahmeti hususunda ümitsizliğe kapılmamak, zorluklarla karşılaşırken Allah’ın yardımından ümitsiz olmamak… Bütün bunları kararlı ve güçlü kimselerden başkası gerçekleştiremez.

“Allah’tan korkarsanız bu tutum azimliliğinizin, kesin kararlılığınızın bir belirtisidir.”

Medine’deki müslüman kitle, kendisini bekleyen fedakârlık ve acıları çevrelerindeki ehl-i kitaptan ve düşmanları müşriklerden görecekleri can ve mala gelecek musibeti böyle öğreniyordu. Buna rağmen yoluna devam ediyordu. Dağılmadan, kararsızlık göstermeden, ökçelerinin üzerinden geriye dönmeden… Çünkü onlar her nefisin ölümü tadacağını ve ücretlerin ödeneceği zamanın kıyamet günü olduğunu, o gün ateşten uzaklaştırılıp Cennet’e sokulanın kurtulacağını, üzerinde durdukları şu katı ve belirgin yeryüzündeki ve yürüdükleri şu amaca ulaştırıcı ve açık yoldaki `hayatın aldatıcı bir metadan başka birşey olmadığını, çok iyi biliyorlardı.

Yeryüzü dava adamlarının gözünde her zaman katı ve belirgindir. Amaca ulaşmak için tutulacak yol, her insanın görebileceği şekilde açıktır. Bu davanın düşmanları asırlar ve nesiller boyu süregelen düşmanlardır. Asırlar ve nesillerden beri ona karşı tuzaklarını kurmaya devam ediyorlar. Kur’an da o Kur’an’dır.

Zamanın değişmesiyle, imtihan ve fitne araçları, müslüman kitleye karşı başlatılan propaganda yöntemleri, kişiliklerine, hedeflerine ve gayelerine ilişkin duyup çektikleri eziyetlerin şekli değişir, ancak, kural birdir:

“Mallarınız ve canlarınız konusunda kesinlikle deneneceksiniz. Gerek kitap ehlinden gerekse müşriklerden birçok incitici söz işiteceksiniz.”

Sure, ehl-i kitap ve müşriklerin birçok tuzaklarını ve bazan davanın temelleri ve hakikati bazan da inananlar ve önderlerine ilişkin karışıklık ve kuşkulandırma amacıyla yaydıkları birçok propaganda şekillerini içermektedir. Bu propaganda şekilleri zamanla değişir. Yeni propaganda araçlarının icadıyla renklenir. Ancak hepsi de İslâm’a, inanç temellerine, müslüman kitleye ve onun önderliğine yöneltilir. Yüce Allah’ın ilk müslüman kitleye gösterdiği ve onlar için yolun özelliğini ve yolda pusuya yatmış düşmanlarının niteliklerini ortaya çıkardığı bu kuralın dışına çıkmamıştır hiç biri.

Bu Kur’anî direktif; bu akideyle hareket etmeye ve yeryüzünde Allah’ın metodunu gerçekleştirmek için çaba sarf etmeye başlayan ve böylece hedeflerini şaşırtmak ve bağlarını koparmak için aleyhlerinde hile, fitne ve propaganda yöntemleri ile biraraya gelenleri öğretmek ve müslümana fonksiyonunu nasıl yerine getireceğini öğretmektedir. Bu Kur’anî direktif, davanın, davayı gerçekleştirme yönteminin ve yol boyunca pusuda bekleyen düşmanlarının tabiatını, gözler önüne getirmeye ve Allah’ın bu vaadleriyle yüzyüze geldiklerinde kalplerine güven duygusunu serpmeye devam etmektedir. Böylece eziyet etmek için üzerine kurtların üşüştüğü, propagandalarıyla havladıkları ve imtihan ve fitneye maruz bıraktıkları zaman bu yolu takip ettiklerinin belirtisi ve gördükleri şeylerin yoldaki işaretler olduğunu bilirler.

Bu yüzden müslümanlar aleyhlerindeki imtihan, fitne, boş iddia, hoşlanılmayan ve eziyet verici şeyler işittikçe sevinirler… Bunlarla sevinirler; çünkü, önceden yüce Allah’ın kendilerine vasfettiği yolu takip ettiklerine iyice inanırlar. Sabır ve takvanın, yol azığı olduğunu da bilirler. O zaman tüm hile ve kargaşalar onların yanında boşa çıkar. İmtihan ve işkenceler çok küçük kalır. Vaadedilen yolda belirlenen hedefe doğru yol alırlar. Sabır ve takva ile… Kararlılık ve sebat ile…

Bundan sonra Kur’an’ın akışı ehl-i kitabın kendilerine kitap verildiği gün Allah’la yaptıkları ahde karşı çıkmaları, kitabı ihmal etmeleri, istedikleri zaman kendilerine emanet edilen şeyi saklamalarındaki tavırlarını ifşa etmektedir.
187- Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden “Bu kitabı insanlara mutlaka açıklayacaksınız, onu asla saklamayacaksınız ” diye söz almıştı. Fakat onlar bu sözlerine sırt çevirerek o kitabı birkaç paraya sattılar. Almış oldukları o karşılık ne kötü bir şeydir!

Surenin akışı ehl-i kitabın -özellikle yahudilerin- birçok davranış ve sözlerini içermektedir. Bu davranış ve sözlerin en belirgini, dinin anlamı, İslâm’ın doğruluğu, onun ve önceki dinlerin arasındaki temel ilkelerin birliği, İslâm’ın onları, onların da İslâm’ı tasdik etmeleri hususunda karışıklık ve kuşku meydana getirmek için bildikleri hakkı gizleyip batılla örtmeleridir. Çünkü Tevrat ellerindeydi. Muhammed’in (salât ve selâm üzerine olsun) getirdiklerinin, hakk olduğunu ve Tevrat’la aynı kaynaktan geldiğini biliyorlardı…

Şu anda yüce Allah’ın kendilerine kitap verirken onu insanlara açıklamak, tebliğ etmek, gizleyip saklamak üzere söz aldığı, onlarınsa Allah’a verdikleri bu sözü kulak ardı ettikleri de ortaya çıkınca konumlarının çirkinliği son noktaya varıyor… İfade, ihmallerini ve verdikleri söze karşı çıkışlarını somutlaştıracak bir harekette temsil etmektedir..

“…Bu sözlerine sırt çevirerek”

Üstelik onlar bu iğrenç davranışı az bir değer karşılığı yaptılar:

“O kitabı birkaç paraya sattılar.”

Bu şey yeryüzü mallarından bir mal, din adamlarının kişisel ya da yahudilerin ulusal çıkarıdır. Hepsi de az bir değerdir. İsterse tüm zamanları kapsayacak yeryüzü egemenliği olsun. Bu değer, Allah’ın sözünün karşılığı olmaktan ne kadar uzaktır. Allah’ın yanındaki ile kıyaslanınca ne kadar da değersizdir bu meta.

“Almış oldukları o karşılık ne kötü bir şeydir.”

Buhari kendi isnadıyla İbn-i Abbas’dan şöyle rivayet etmektedir: Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) yahudilerden birşey sordu. Onlar da sorduğunu gizleyip başkasını söylediler. Sonra da çıkıp O’na doğrusunu göstermeyi, sorduğunu söylemeyi, bununla O’na karşı övünmeyi ve sorduğuna cevabı gizledikleri için sevinmeyi istediler. Bunun üzerine şu ayet nazil oldu:
188- Yaptıklarına sevinen ve yapmadıklarına karşılık övülmekten hoşlananlar var ya, sakın onların azaptan kurtulabileceklerini sanma, onları acıklı bir azap beklemektedir,

Buhari’nin kendi isnadıyla Ebu Said el Hudri’den naklettiği başka bir rivayette şöyle denir:

“Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) döneminde bazı münafıklar, Resulullah savaşa çıktığında ondan ayrılırlardı. Ondan ayrılıp savaşa çıkmadıkları için de sevinirlerdi. Resulullah dönünce de özür bildirip yemin ederler ve yapmadıkları şeylerle övünmeyi severlerdi. Bunun üzerine “Yaptıklarına sevinen ve yapmadıklarına karşılık övünmekten hoşlananlar var ya, sakın onların azaptan kurtulabileceklerini sanma…” ayeti nazil oldu.

Bir ayetin herhangi bir meselede inmiş olması o meseleyle sınırlı olması anlamına gelmez. Genellikle benzeri olaylar meydana geldiğinde ayet delil getirilir ve bu konuda nazil olmuştur denir. Ya da ayetin olaya uygun düştüğü görülür. Yine aynı şekilde, bu konuda nazil olmuştur denir. Bu yüzden iki rivayet hakkında kesin bir söz söyleyemiyoruz.

Birinci rivayete göre surenin akışında ehl-i kitaptan ve onlara Allah’ın insanlara açıklayıp gizlememek üzere verdiği kitaptan söz edilmesi arasında bir münasebet vardır. Çünkü gerçeği gizleyen onlardır. Öyle ki yalan açıklamaları ve müfteri cevaplarıyla övünmeyi de istiyorlar.

İkincisine gelince; surenin akışında münafıklardan söz edilmektedir. Durumları da ayete uygun düşmektedir. Bu ayet, her toplumda olabileceği gibi Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun)döneminde bulunan bazı tipleri tasvir etmektedir. Görüş bildirmenin sorumluluğunu ve akidenin yükümlülüklerini taşımaktan aciz tipleri. Bunlar savaştan geri kalıp otururlar.. Şayet savaşanlar bozguna uğrayıp yenilecek olursa, bu adamlar başlarını dikleştirip kibirlenerek akıllılık sağlam ve ileri görüşlülük taslarlar. Savaşçılar galip gelip ganimetler elde ettiklerinde ise, arkadaşlarının davranışlarını desteklediklerini belirtip zaferden kendilerine pay ayırarak yapmadıkları şeylerle övünmeyi severler.

Bu tipler, insanlar arasındaki korkak ve boş iddiacılardan bir örnektir. Kur’an’ın ifade tarzı, bu örneği birkaç kelime ile verip geçiyor. Öyle ki ifadenin parlaklığı apaçık ortadadır. Bu ifadenin çizgileri zaman içinde hep kalıcıdır. İşte Kur’an’ın yöntemi budur…

Yüce Allah, Resulü’ne bu insanların azaptan kurtulamayacaklarını tetkikle bildirmekte ve onları bekleyen acıklı azaptan kurtulmalarının söz konusu olmayacağı gibi bir yardımcılarının da bulunmasının mümkün olmadığını belirtmektedir…

“…Sakın onların azaptan kurtulabileceklerini sanma.”

Onları bu şekilde tehdit eden, göklerin ve yerin hükümranı ve herşeye gücü yeten Allah’tır. O halde kurtuluş nerede? Ve nasıl kurtulacaklar?

189- Göklerin ve yeryüzünün egemenliği Allah’ın tekelindedir. Hiç kuşkusuz Allah’ın gücü herşeye yeter.

Bu konu İslâm düşüncesinin temellerini ihtiva eden son bahistir. Ehl-i kitap, münafık ve müşriklerle girişilen mücadelede bu temellerin yerleşmesi, karanlık ve kapalılıktan kurtulması, bu ilahî metodun tabiatının mal ve cana yüklediği yükümlülüklerinin açıklanması, müslüman kitlenin bu yükümlülükleri nasıl yerine getireceğini vermektedir. Ayrıca müslümanın bollukta ve darlıkta imtihanı nasıl karşılayacağı ve bu akide ve O’nun mal ve cana yüklediği önemli sorumluluklar için nasıl herşeyden soyutlanacağını bilmesi gibi hususlarda surenin akışının içerdiği konuları daha önce işledik.

Şu anda, konuları ve üsluplarıyla birbiriyle uygunluk arzeden yukarıdaki konularla içerik ve tarz bakımından uygunluk arzeden surenin son bir -ya da birkaç- hususu gelmektedir.

Derin bir gerçeği de beraberinde getirmektedir bu son konu: Kuşkusuz bu evrenin kendisi, imanın kanıt ve işaretlerini içeren apaçık bir kitaptır. Ötesinde kendisini hikmetle idare eden bir ele işaret etmektedir. Dünya hayatından sonra ahiret hayatının olduğunu, hesap ve cezanın görüleceğini ilham ettirmektedir. Ancak, insanlardan; bu açık kitaba ve bu göz kamaştırıcı işaretlere gözlerini kapayıp anlamaksızın bakmayan “akıl sahipleri” bu kanıtları kavrayabilir, bu ayetleri okuyabilir, bu hikmeti görebilir ve bu ilhamları işitebilir.

Bu gerçek; “evren”e, onunla “insan” fıtratı arasındaki sağlam bağa, evrenin fıtratıyla insan fıtratı arasındaki güçlü uygunluğa, şu evrenin bir yönden yaratıcısına ve diğer yönden kendisini bir “gaye”, “hikmet” ve “amaç”la yöneten yasaya işaret ettiğine ilişkin İslâm düşüncesinin temellerinden birini temsil etmektedir. Bu gerçek, insanın “evren” ve evrenin “ilahı” karşısındaki konumunu belirlemesi açısından büyük bir önem taşımaktadır. Aynı zamanda bu, varlık hakkındaki İslâmî düşüncenin temel noktalarından biridir de.

Konunun devamında bu gerçeği yüce Allah’ın akıl sahiplerine verdiği cevap takip etmektedir. Ki, o akıl sahiplerini dünya malını küçümsemeye ve gerçek müminlerin önemsemeleri gereken ahiret mükafatındaki kalıcı değerleri açıklamakla beraber onları çaba sarf etmeye, cihada, fedakârlık yapmaya, sabretmeye ve açık evren kitabında huşu içinde yaptıkları geziden edindikleri imanın yükümlülüklerini yerine getirmeye yöneltmek şeklinde olmaktadır.

Surede uzunca söz edilen ehl-i kitap ve onların müminler karşısındaki konumlarına atfen şu son bölümde, müminlerden bir gruba ve onlara uygun mükafattan söz edilmektedir. Bu grubun, açık evren kitabı karşısındaki “akıl sahipleri”nin oluşturduğu sahneye ve huşuyla yaptıkları duaya uygun huşu vasıfları ile surede özellikleri sunulan şu ehl-i kitap gibi Allah’ın ayetlerini az bir değere satmaktan Allah’a karşı duydukları haya sıfatları öne çıkmaktadır.

Sonra, müslüman kitleye yönelik ilahî direktifleri özetleyen, arzulanan sıfatları ile onlarla kurtulabilecekleri belirlenmiş yükümlülüklerini özetleyen son ayet gelmektedir:

“Ey iman edenler, sabredin, sabırda yarışın, hazırlıklı olun ve Allah’tan korkun ki, kurtulasınız.”
190- Göklerin ve yeryüzünün yaratılışında, gece ile gündüzün birbirini kovalayışında derin düşünceliler için birçok ibret dersi vardır.

191- Onlar ayakta, otururken ve yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yeryüzünün yaratılışı hakkında kafa yorarlar ve derler ki; “Ey Rabbimiz, sen bu evreni boşuna yaratmadın, sen (böyle bir anlamsızlıktan) münezzehsin, bizi Cehennem azabından koru!

192- Ey Rabbimiz, sen birini Cehennem’e atınca onu perişan edersin. Zalimlerin hiçbir yardım edeni yoktur.

193- Ey Rabbimiz, biz “Rabbinize inanınız ” diye seslenen bir davetçinin çağrısını işittik ve hemen iman ettik. Ey Rabbimiz, günahlarımızı affeyle, kusurlarımızı ört ve iyiler ile birlikte canımızı al.

194- Ey Rabbimiz, peygamberlerinin ağzından vaad ettiklerini bize ver, kıyamet günü bizi perişan etme, kuşku yok ki sen sözünden caymazsın.”

Göklerin ve yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün ardarda gelişindeki deliller nelerdir? Ayakta, otururken, yanları üzerine yatarken Allah’ı anan akıl sahiplerine, göklerin ve yerin yaratılıyı, gece ve gündüzün ardarda gelişini düşünürken görünen deliller nelerdir? Bu delileri düşünmek ile Allah’ı ayakta, otururken ve yanı üzerine yatarken anmak arasındaki ilişki nedir? Bunları düşünmekten “Ey Rabbimiz sen bu evreni boşuna yaratmadın, sen böyle bir anlamsızlıktan münezzehsin, bizi Cehennem azabından koru…” diye devam eden alçak gönüllü ve ürpertici duaya geçiş nasıl meydana geliyor?

İfade burada, sağlam bir idrakin, evrenin etkileyici olaylarını sağlıklı bir şekilde karşılayışını ve gözler ile düşüncelerin istifadesine sunulmuş, gece ve gündüzle evrenin proğramına yerleştirilmiş bu etkenlere sağlıklı bir karşılık verişini canlı bir tablo şeklinde çizmektedir..

Kur’an’a Kerim kalpleri ve bakışları tekrar tekrar tetkik ederek, sayfaları durmadan çevrilen şu açık kitaba yöneltmektedir. Bu kitabın her sayfasında duygulandırıcı deliller belirmektedir. Şu kitabın sayfaları ve şu yapının “plân”ı bir Yaradanı işaret eder. Bu gerçeği duyumsamakla sağlam fıtratta bir coşku ve şu evreni var eden, ona bu gerçeği yerleştiren yaratıcıya her an sevgi ve korku beslemekle beraber O’nun çağrısına karşılık verme iştiyakını da harekete geçirir. Akıl sahipleri.. Sağlam bir idrake sahip bulunanlar.. Evet onlar, yüce Allah’ın varlıklar alemindeki ayetlerini karşılamak için gözlerini açarlar. Aralarına engeller koymazlar.. Kendileriyle şu ayetler arasındaki geçitleri kapatmazlar. Ayakta iken, otururken ve yanları üzerinde yatarken kalplerini Allah’a yöneltirler. Böylece gözleri açılır, idrakleri aydınlanır, insan kalbi ile şu varlık alemindeki yasaların arasını birleştiren ilham sayesinde yüce Allah’ın varlık alemine yerleştirdiği gerçeğe ulaşıp varlık amacını, meydana geliş nedenini ve fıtratın özünü kavrarlar.

Gökler ve yer sahnesi. Gece ve gündüzün değişim sahnesi… Evet gözlerimizi, kalplerimizi ve idraklerimizi O’nun için iyice açsak, gözlerin ilk defa gördüğü yeni bir sahne gibi algılasak, duygularımızı alışkanlığın verdiği donukluktan ve tekrarın neden olduğu sönüklükten kurtarsak; bakışlarımız titreyecek, duygularımız sarsılacaktır. Göz, kalp ve idraklerimiz, buradaki ahengin ötesinde bu uygunluğu bahşeden bir elin; bu düzenin ötesinde, planlayıcı bir aklın; bu yönetimin ötesinde değişmez bir yasanın varlığını duyumsayacaktır. Bütün bunların hile, rast gele ve boş olmasının mümkün olmadığını algılayacaktır.

Gece ve gündüzün, güneş karşısında dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesinden kaynaklanan iki görüntü olduğunu ve gökler ve yerdeki uyumun “çekim” ya da çekim dışı bir şeyden kaynaklandığını bilmemiz olağanüstü varlık sahnesi karşısındaki heyecanımızı azaltmaz. Bunlar doğrulanmış ya da doğrulanmamış varsayımlardır. Ve o, her iki halde de şu varlık harikasını ve kendisine hükmeden ve kendisini koruyan harikulâde ince yasaları karşılamada öne atılmaz, geride de kalmaz. Bu yasalar -araştırıcı insanların yanında isimleri ne olursa olsun- göklerin ve yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün ardarda gelişindeki güç ve hakkın işaretidirler..

Kur’an’ın üslubu, akıl sahiplerinin şuurlarında; yer ile göklerin yaratılış sahnesi ile gece ve gündüzün değişimi ile karşılaşmanın neden olduğu ruhsal hareketlenmenin adımlarını ince bir tasvirle tablolaştırmaktadır. Bu aynı zamanda evrenle birlikte hareket etmede, onunla kendi diliyle konuşmada, fıtratı ve hakikati ile cevaplaşmada, işaret ve ilhamlarıyla şekillenmede kalplere sağlıklı bir metod gösteren duyguları barındıran bir tablodur. Böylece açık kainat kitabından, Allah’a, yarattıklarına bağlı mümin insan için bir “marifet” kitabı meydana getirmektedir.

Bu tasvir öncelikle kalbin “Onlar ayakta, otururken ve yatarken Allah’ı anarlar.” Allah’ın zikrine ve O’na ibadet etmeye yönelişi ile göklerin ve yerin yaratılışını, gece ile gündüzün ardarda gelişini düşünmeyi birleştirmektedir. Böylece bu, tefekkürü ibadet konumuna getirir ve onu zikir sahnesinin bir parçası kabul eder. İki hareketin arasının birleştirilmesiyle iki önemli gerçeğe işaret edilmiş oluyor.

Birincisi, Allah’ın yarattıklarını düşünmek, açık evren kitabını incelemek ve evreni harekete geçiren ve bu kitabın sayfalarını değiştiren yüce Allah’ın yaratıcı elini araştırmanın, samimi bir ibadet ve içtenlikli bir zikir olduğu gerçeğidir. Evrenin projesini, kanun ve sünnetlerini; güçleri, potansiyelleri ile sır ve enerjilerini araştıran varlık bilimleri, şu evrenin yaratıcısını düşünüp O’nun üstünlük ve lütfunu kavrayacak düzeye ulaşsalardı; hemen şu evrenin yaratıcısına kulluk etmeye ve O’na dua etmeye başlarlardı. Hayat böylece bu bilimlerle istikamet bulur ve Allah’a yönelirdi. Ancak materyalist kafir eğilim, evrenle yaratıcısının, varlık bilimleriyle ezeli ve ebedi hakikatlerin arasını kesmektedir. Bu yüzden -Allah’ın insana en güzel bağışı olan- bilim, kâfirler tarafından insana musallat olan zorba bir saldırgan gibi onu ruhsal bir boşluğa düşürmektedir.

İkincisi, Allah’ın evrendeki işaretleri, O’nu zikreden ve O’na kullukta bulunandan başkasına ilham verici gerçeklikleriyle görünmeyeceklerdi. Göklerin ve yerin yaratılışını, gece ve gündüzün değişimini düşünerek ayakta, oturarak ve yanı üzere yatarken Allah’ı ananların bakışlarına; göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişiminde gizli büyük gerçeklerin açıldığı ve bunun ötesinde onların kurtuluş, iyilik ve esenliğe ulaştırıcı ilahi metoda bağlı oldukları gerçeğidir. Dünya hayatının görüntüsüyle yetinip -bu iman bağı olmaksızın- varlık alemindeki bazı güçlerin sırrına ulaşanlara gelince, onlar ulaştıkları bu sırlarla hayatı ve kendilerini mahvetmektedirler.. Hayatlarını uğursuz bir cehenneme ve boğucu bunalımlara dönüştürmektedirler. Bu halleriyle de giderek Allah’ın öfkesine ve azabına düçar olurlar.

Bunlar, Kur’an’ın “akıl sahipleri”nin karşılayış, karşılık veriş ve bağlılık kurma anı için çizdiği şu surenin sunduğu birbirinden ayrılmaz iki durumdur. Bu karşılık verme, etkilenme ve araştırmayı somutlaştırdığı gibi kalbin arılığını, ruhun berraklığını, idrakin açıklığı ve algılamaya hazırlanışını da somutlaştıran bir andır.

Bu bir kulluk anıdır. Bu özelliğiyle de buluşma ve karşılaşma anıdır. Bu anda en büyük varlık işaretlerini kavrama yeteneğinin bulunması yalnızca göklerin ve yerin yaratılışını, gece ile gündüzün değişimini düşünmenin gizli gerçekleri ilham ettirmesi ve bunların gereksiz yahut boş yaratılmadığını kavratması garip değildir. Bu yüzden doğrudan doğruya buluşma anına geçiliyor:

“Ey Rabbimiz, sen bu evreni boşuna yaratmadın. Sen (böyle bir anlamsızlıktan) münezzehsin…”

Bu evreni boşuna yaratmadın, aksine hak üzere yarattın. Çünkü temeli haktır. Konumu ve aslı haktır. Kuşkusuz şu evrenin bir gerçekliği vardır. Bazı filozofların dediği gibi, “yokluk” değildir. Bir kanuna güre hareket etmektedir. Başıboşluğa bırakılmış değildir. Bir amaca göre hareket etmektedir. Rastlantıya terk edilmiş değildir. Varlığı, hareketi ve amacı bakımından batılın bulaşmadığı Hakk’a tabidir.

Bu kulluk, zikir ve buluşma bilinciyle göklerin ve yerin yaratılışını, gece ile gündüzün değişimini düşünmekten “akıl sahipleri”nin kalplerine gelen ilk dokunuştur. Bu dokunuş, duygularını evrenin planındaki temel gerçekle şekillendirmekte, dillerini de bu evreni boşuna yaratmaktan yüce Allah’ı tesbih ve tenzih etme zikriyle baş başa bırakmaktadır.

“Ey Rabbimiz, sen bu evreni boşuna yaratmadın. Sen (böyle bir anlamsızlıktan) münezzehsin.”

Sonra varlık alemindeki dokunuşlarla, ilhamlar karşısındaki ruhsal hareketler ardarda sıralanmaktadır.

“…bizi Cehennem azabından koru… Ey Rabbimiz, sen birini Cehennem’e atınca onu perişan edersin. Zalimlerin hiçbir yardım edeni yoktur.”

Göklerin ve yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün ardarda gelişindeki hakkı kavrama ile ateş korkusuyla yapılan ürkek ve titrek duadan kaynaklanan ürperti arasındaki vicdanî ilişki nedir?

Kuşkusuz evrenin özünde ve görünüşündeki hakkın anlamı -akıl sahipleri yanında- burada bir ölçünün, planın, hikmet ve amacın ve şu gezegendeki insan hayatının ötesinde bir hak ve adaletin varlığıdır.. O halde insanların yaptıklarından dolayı hesaba çekilip cezalandırılması kaçınılmazdır. İçinde hak, adalet ve cezanın gerçekleştiği bu yurttan başka bir yurdun varlığı da zorunludur.

Bu, fıtrat ve açıklık mantığından bir zincirdir ve akıl sahiplerinin duyularında halkaları böylesine seri yer almaktadır. Birdenbire hayallerinde ateşin şeklini görmeleri ve ondan koruması için Allah’a dua etmeleri bu yüzdendir. Bu aynı zamanda varlıkta gizli gerçeği kavramakla birlikte ilk akla gelen duygudur da. Ve bu kesin görüş sahibi olan “akıl sahipleri”nde meydana gelen bilinç dalgalanmalarına olağanüstü bir dikkat çekmedir. Daha sonra dillerinden; bu uzun, mütevazi, ürkek, titrek, tevbekâr, tatlı nağmeli, kafiyeli, ahenkli, söz ve nağmelerinden bir çöl ılıklığı yükselen dua dökülmektedir.

Ateşten koruması için Rabblerine yöneldiklerinde duydukları bu ilk ürpertinin önünde durmak lazam. Yani şu sözlere dikkat etmek gerekir:

“Ey Rabbimiz, sen birini Cehennem’e atınca onu perişan edersin.. Zalimlerin hiçbir yardım edeni yoktur.”

Bu da gösteriyor ki; ateşten korkmaları -herşeyden önce- ateş ehline isabet eden utançtan korkmalarından kaynaklanmaktadır. Kendilerini saran bu ilk ürperti, ateş ehline isabet eden alçaklıktan duyulan utanmanın ürpertisidir. Bunun en büyük nedeni Allah’a karşı duyulan hayadır. Ateşin yakması konusunda ona karşı son derece duyarlıdırlar. Ayrıca bu, Allah’a karşı hiç kimsenin yardımının söz konusu olmayacağına ve zalimler için bir yardımcının bulunmayacağına olan güçlü bilinçten de kaynaklanmaktadır. Sonra bu mütevazi ve uzun duaya devam ediyoruz:

“Ey Rabbimiz biz, `Rabbinize inanın’ diye seslenen bir davetçinin çağrısını işittik ve hemen iman ettik. Ey Rabbimiz, günahlarımızı affeyle, kusurlarımızı ört ve iyiler ile birlikte canımızı al.”

Kalpler açılmıştır. Çağrıyı algılar algılamaz karşılık verir. Bu derece şiddetli bir duyarlılık uyanır içlerinde. İlk söz ettikleri şey de; eksiklikleri, günahları ve isyanları olur. Günahlarını bağışlaması, kötülüklerini örtmesi ve iyilerle beraber canlarını alması için Rabblerine yönelirler..

Duadaki bu ihtiyaç gölgesi, nefsin; şehvetleri, günah ve hatalarıyla girişilen kapsamlı savaşta, istiğfara, günah ve masiyetten arınmaya yönelmek hususundaki surenin tüm gölgeleriyle bir uyum oluşturmaktadır.. Bu alanda girişilen savaşta kazanılan zafer, öncelikle Allah ve iman düşmanlarıyla girişilen meydan savaşındaki zaferi doğurmaktadır. Surenin tümü uyum ve gölgeleriyle eksiksiz ve tertipli bir bütünlüktür.

Bu duanın sonunu; Allah’a yöneliş, O’na ümit bağlamak, O’na dayanmak ve O’nun, sözüne bağlılığından yardım istemek oluşturmaktadır:

“Ey Rabbimiz, peygamberlerinin ağzından, vaadettiğini bize ver. Kıyamet günü bizi perişan etme. Kuşku yok ki sen sözünden caymazsın.”

Resullerin bildirdiği Allah’ın vaadinin gerçekleşmesini istemek, sözünden dönmeyen Allah’ın sözüne bağlanmak ve kıyamet günü rezil olmaktan kurtaracağını ümit etmek bu duada duyulan ilk ürpertiyle birleşmek ve rezil olmaktan duyulan şiddetli korkuya ve bu korkunun, duanın başında ve sonunda hatırlanma ve belirtilme gereğine işaret etmektedir. Ayrıca, bu kalplerin duyarlılığına, inceliğine, berraklığına, Allah’tan duydukları korku ve hayalarına da işaret etmektedir.

Bütünüyle dua, evrenin ilhamlarının ve evrende gizli gerçeğin nağmelerinin sağlıklı ve açık kalplerde meydana getirdiği doğru ve derin tepkiyi somutlaştırmaktadır.

Edebî güzellik ve tarzdaki uygunluk açısından şu dua karşısında bir daha durmak zorundayız.

Kur’an surelerinden herbirinin ayetlerinin belirgin kafiyeleri vardır. Kur’an kafiyeleri şiirlerdeki gibi aynı harften meydana gelmez. Aksine benzeşen ahenklerden oluşurlar. Örneğin: 1-Bâsır, Hâkim, Mübîn, Mürîb, 2-Elbâb, Ebsâr, Ennâr, Karâr, 3-Hafiyyâ, Şakiyyâ, Şarkiyyâ, Şey’â vs. gibi.

Birinci bölümdeki kafiyeler genellikle herhangi bir hüküm bildirirken kullanılır. İkinciler, dua yerlerinde üçüncüler de kıssa ve hikayede kullanılırlar. Âl-i İmran suresinde, genellikle, birinci tür kafiyeler kullanılmıştır. İki yerin dışında bu kural değişmemiştir. Birinci değişiklik; içinde dua bulunan surenin baş tarafında, ikincisi de burada, bu yeni duada söz konusu olmaktadır.

Bu da Kur’an’ın ifade tarzındaki eşsiz ve edebi uygunluklarındandır. Bu uzatmalar duaya; yakıcı bir yumuşaklık, istek, yöneliş ve yakarış atmosferine uygun bir ses güzelliği katmaktadır.

Burada bir başka edebi sanat göze çarpmaktadır. Bu sahnenin, yani gök ve yerin yaratılışı ile gece ve gündüzün değişimini düşünüp inceleme sahnesinin sunuluşuna, ağır ağır söylenen, uzun nağmeli, derin vurgulu ve mütevazi dua uygun düşmektedir. Bu yüzden sahnenin sunuluşunun; sinirler, kulaklar ve hayallerdeki duygu ve etkisi uzun sürmektedir. İçindeki tevazu, nağme, yöneliş ve ürperti sayesinde vicdanları etkilemektedir. Burada sahne Kur’an’ın ifade tarzının hedeflerinden birini gerçekleştirecek şekilde ibare ve nağmesiyle birlikte uzamakta ve onun sanatsal çizgilerinden birini gerçekleştirmektedir. Ardından ayetler, bu yakarışa verilen cevap ve karşılıkla sürüp gitmektedir.
195- Rabbleri onlara cevap verdi ki; “Ben birbirinizden meydana gelmiş bir bütün oluşturan sizlerden, erkek-kadın, hiçbir iyi amel işleyenin emeğini boşa çıkarmam. Buna göre göç edenlerin, yurtlarından sürülenlerin, benim yolumda eziyet çekenlerin, savaşanların ve öldürülenlerin kusurlarını örtecek ve kendilerini Allah tarafından verilmiş bir ödül olarak altlarından ırmaklar akan Cennetlere koyacağım. Ödüllerin güzeli yalnız Allah katındadır.

196- Kafirlerin (zevk içinde) diyar diyar gezinmeleri sakın seni aldatmasın.

197- Sadece az bir hazdır bu. Sonra varacakları yer Cehennem’dir. Orası ne kötü bir barınaktır!

198- Fakat Rabblerinden korkanlar için altlarından ırmaklar akan Cennetler vardır. Onlar Allah’ın konukları olarak orada süresiz kalacaklardır. Allah’ın iyi kullara yönelik mükafatı daha hayırlıdır.

Bu ifade, ruhsal ve bilinçsel açıdan durumun gerektirdiklerine ve konumun istediklerine uygun olan Kur’an’ın ifade tarzının sanatsal çizgisiyle uyuşan ayrıntılı bir karşılık ve uzun bir ifadedir.

Ardından, bu ilahi karşılığın içeriği ile ilahî metodun tabiatına ve özelliklerine, sonra da İslâmî eğitim metodunun tabiatına ve özelliklerine yönelik işaretlerini özetleyelim.

Kuşkusuz, “akıl sahipleri”, göklerin ve yerin yaratılışını düşünen; gece ve gündüzün değişimini inceleyen; açık evren kitabını algılayan; fıtratları, evrende gizli gerçeğin ilhamlarına karşılık veren; böylece şu mütevazi, ürpertici uzun ve derin duayla Rabblerine yönelen, sonra da samimi ve sevimli duaları üzerine Rahman ve Rahîm olan Rabblerinden karşılık gören kimselerdir.

Ancak gördükleri karşılık neydi?

Kuşkusuz duanın kabulü ile onların şu ilahi metodun temellerine ve yükümlülüklerine yöneltilişleri aynı anda olmuştur:

“Rabbleri onlara cevap verdi ki; `Ben birbirinizden meydana gelmiş bir bütün oluşturan sizlerden, erkek-kadın, hiçbir iyi amel işleyenin emeğini boşa çıkarmam.”

Sırf tefekkür ve inceleme, yalnızca huşû ve ürperti… Kötülükleri örtmesi, rezil olmaktan ve ateşe düşmekten kurtarması için Allah’a yöneliş yetmez. “Amel” gereklidir. Bu algılamadan, bu karşılık vermeden ve ürpertiden ve somutlaşan duyarlılıktan kaynaklanan olumlu bir amel. Bu ameli İslâm; düşünme, inceleme, zikir, istiğfar, Allah’tan korkma ve O’na ümitle yönelme gibi ibadet olarak nitelemektedir. İslâm’ın nitelediği amel bu ibadetin beklenen pratik bir sonucudur. Cinsiyet farklılığından kaynaklanan ayrılığı göz önünde bulundurmadan erkek-kadın herkesten kabul ettiği amel budur. Çünkü insanlık noktasında hepsi eşittirler. -bazısı bazısından olmaları nedeniyle- Ölçüde de eşittirler.

Sonra bu amelin ayrıntılarından; bu akidenin can ve,mala getirdiği yükümlülükler gibi, metodun tabiatı, egemen olacağı yerin niteliği, yolun ve içindeki engeller ile dikenlerin mahiyeti, engelleri aşmanın, dikenleri kırmanın, temiz bitkilerin yetişebilmesi için toprağı hazırlamanın… Fedakârlıklar ve sonuçlar ne kadar ağır olursa olsun onu yeryüzünde yerleştirmenin zorunluluğu da anlaşılmaktadır. “Buna göre göç edenlerin, yurtlarından sürülenlerin, benim yolumda eziyet çekenlerin, savaşanların ve öldürülenlerin kùsurlarını örtecek ve kendilerini Allah tarafından verilmiş bir ödül olarak altlarından ırmaklar akan Cennetlere koyacağım. Ödüllerin güzeli yalnız Allah katındadır.”

Bu, imana çağrılan ve ilk defa Kur’an’la muhatap olanların tablosudur. Mekke’den hicret edenlerin, akideleri uğrunda yurtlarından çıkarılanların başka hiçbir amaç için değil sırf O’nun yolunda işkence görenlerin, savaşıp öldürüldükleri… Yani; ancak bu akideye içtenlikle inanan herkesin, her yerde ve her zamanki tablosudur. -Hangisi olursa olsun- kendisine zıt bir bölgede gelişen -hangisi olursa olsun- karşı çıkan bir kavmin arasında yaşayan ve kendisine karşı göğüslerin daraldığı, arzu ve şehvetlerin incindiği, bu yüzden işkence ve koğuşturmaya maruz kalan ve ilk etapta taraftarları da zayıf bırakılmış bir azınlık olan davanın tablosudur. Sonra, bunca işkenceye ve koğuşturmaya rağmen -yeşermesi kaçınılmaz olan- bitki yeşerir.. Giderek direnecek ve kendini savunacak bir konuma gelir. Böylece savaş ve öldürmeler başlar. İşte kötülüklerin örtülmesi, mükâfat ve sevap bu meşakkatli ve acı çabadan sonra gelmektedir..

Yol budur. Yüce Allah’ın gerçekleşmesini, hayatın pratiğinde, beşeri çabaya ve Allah için, O’nun yolunda cihad eden müminlerin sarf ettikleri çabaya bağlı kıldığı Rabbanî metodun yolu budur..

Bu metodun tabiatı, temelleri ve yükümlülükleri budur.. Sonra bu metodun eğitim, direktif verme ve Allah’ın yarattıklarını düşünüp incelemekten doğan vicdani etkilenme aşamasından, Allah’ın istediği metodu gerçekleştirmek için bu etkilenmeye uygun müsbet amel aşamasına geçişi sağlamadaki yöntemi de budur.

Sonra ayet-i kerime, yeryüzü malı ve nimetlerinde kafirler, isyancılar ve Allah’ın metoduna karşı çıkanlar için gizli bulunan fitneye pratik bir dikkat çekmektedir. Bu; malın, gerçek ölçüsüne ve gerçek değerine dikkat çekmektedir. Tâ ki taraftarlarına; işkence, yurtlarından çıkarılma, öldürülme ve savaş gibi zorluklara maruz kalan müminler için bir fitne olmasın.

“Kâfirlerin (zevk içinde) diyar diyar gezinmeleri sakın seni aldatmasın.” “Sadece az bir hazdır bu. Sonra varacakları yer Cehennem’dir. Orası ne kötü bir barınaktır!”

“Fakat Rabblerinden korkanlar için altlarından ırmaklar akan Cennetler vardır. Onlar Allah’ın konukları olarak orada süresiz kalacaklardır. Allah’ın iyi kullara yönelik mükâfatı daha hayırlıdır.”

Kafirlerin şehirlerde gezip dolaşması, nimet ve zenginliğin, mülk ve iktidarın görüntüsüdür. Bu kalplerde karşı konulmayı gerektiren ve etki bırakan bir görüntüdür. Çünkü onlar; zorluk, yoksulluk, işkence emek sarf etmek, koğuşturma ve cihadın zorluklarına katlanırken ve bütün bunlar da son derece meşakkatli ve korkunç zorluklar iken, batıl taraftarlarının nimetler içinde mal mülkten yararlanması mümin kalplerde de etki bırakır.. Bu durum, hakkı ve taraftarlarını bu şekilde zorluklara düçar olmuş, batıl ve taraftarlarını da refah ve saadet içinde gören ve herşeyden habersiz halk yığınlarının kalbini de etkiler. Ayrıca sapıklık ve batıl taraftarlarının kendilerini de etkiler. Böylece sapıklıkları, azgınlıkları, şer ve fesat içindeki inatları artar..

İşte aşağıda buna değinilmektedir:

“Kafirlerin (zevk içinde) diyar diyar gezmeleri sakın seni aldatmasın.”

“Sadece az bir hazdır bu. Sonra varacakları yer Cehennem’dir. Orası ne kötü bir barınaktır!”

Az bir geçim… Yok olup giden… Ama sürekli ve kalıcı olarak dönecekleri yer; Cehennem’dir. Ne kötü barınak…

Geçip giden zorluk ve meşakkat karşısında_ da, Cennetler, sonsuzluk ve Allah’ın ikramı yer almaktadır.

“…Altlarından ırmaklar akan Cennetler”… “…Orada süresiz kalacaklardır”..: “…Bu Allah tarafından bir ağırlanmadır”… “…Allah’ın iyi kullara yönelik mükafatı daha hayırlıdır.”

Kişi, bu nasibi bir kefeye diğerini de bir kefeye koysa Allah’ın katındakilerin iyiler için daha hayırlı olduğundan şüphe duymaz. Bu ölçüye göre, müttakilerin kefesinin kafirlerinkine tercih edilmesi hususunda kalplerde kuşku kalmaz. Akıllı birinin “akıl sahipleri”nin kendileri için seçtikleri payı seçmek için tereddüt etmesi mümkün değildir.

Yüce Allah, bu nizama alıştırmak, İslâm düşüncesinin temel değerlerini yerleştirmek noktasında, müminlere her zaman zaferi, düşmanlarını kahretmeyi, onları yeryüzüne yerleştirmeyi ve bu hayatla ilgili herhangi bir şeyi vaad etmiyor. Düşmanlarıyla karşılaştıklarında dostlarına yardım edeceğine dair takdirini de vaad etmiyor.

Burada onlara bir tek şeyi, Allah katında bulunan nimetleri vaadediyor. Bu davada asıl olan da budur. Burası, şu akidenin öngördüğü hareket noktasıdır. Bütün hedeflerden, amaçlardan, her türlü eğilimden mutlak soyutlanma… -Hatta, akidesinin ve Allah’ın sözünün galip gelmesi ve O’nun düşmanlarının kahrolması hususundaki arzularından- evet yüce Allah, müminlerin bu arzularından da soyutlanmalarını, işlerini O’na dayandırmalarını velev ki kendilerinde olmasa bile kalplerini bu eğilimden kurtarmalarını dilemektedir.

Yüce Allah’ın bahşettiği, vaadettiği ve yerine getirmelerini istediği yalnızca bu akidedir… Karşılığında dünya malı, zafer, galibiyet, hakimiyet ve üstünlük gibi şeyler vaad etmeksizin… Herşeyi orada beklemek sadece.

Sonra zafer, egemenlik ve üstünlük gerçekleşiyor. Ancak bu, Allah’ın verdiği sözde yer almamıştır. Akidleşmenin bir parçası değildir. Akidde dünya karşılığından herhangi birşey yer almamıştır. Sadece görevi yerine getirme, bağlılık, bağış ve imtihan…

Dâva Mekke’den kovulmuşken biat buna göre gerçekleşmişti. Alış-veriş bunun üzerine yapılmıştı. Bu şekilde soyutlanmadıkları ve bu derece bağlanmadıkları sürece yüce Allah, müslümanlara zafer, hakimiyet ve üstünlük bahşetmiyor, yeryüzünün idaresini, beşeriyetin önderliğini onlara teslim etmiyor.

Muhammed b. Kâb el-Kurezî ve diğerleri şöyle rivayet ediyorlar: Abdullah bin Revaha (Allah O’ndan razı olsun) Akabe gecesinde (Evs ve Hazreç ileri gelenleri Resulullah’ın (salât ve selâm üzerine olsun) kendilerine hicret etmesi için O’na biat ederlerken) Resulullah’a şöyle dedi: “Rabb’in ve kendin için dilediğin şartı koş”. Resulullah şöyle buyurdu: “Rabbim için; O’na kulluk etmenizi ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmamanızı şart koşuyorum. Kendim için de canlarınızı ve mallarınızı koruduğunuz şeylerden beni de korumanızı şart koşuyorum ” Abdullah: “Peki bunu yaptığımızda bize ne var?” deyince Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) O’na: “Cennet!..” buyurdu, bunun üzerine; `Kârlı alış-veriş ne bozarız, ne de bozulmasını isteriz’ dediler.”

İşte böyle… Kârlı bir alış-veriş, ne bozarız ne de bozulmasını isteriz.. Kuşkusuz onlar, bunu iki kişi arasında gerçekleştirilen bir alış-veriş olarak algılamış, onunla yetinmiş, sözleşmeyi sürdürmüşlerdi… Pazarlık yapmaları bu yüzdendi…

Yüce Allah, yeryüzünün idaresini önderlik öncülüğünü ellerine vermeyi ve tüm eğilimlerinden, arzu ve şehvetlerinden hatta yüklendikleri dava, gerçekleştirdikleri metod ve uğrunda öldükleri akideye özgü amellerinden tam anlamıyla soyutlandıktan sonra, o büyük emaneti teslim etmeyi takdir buyurduğu kitleyi işte böyle eğitiyordu. Çünkü ruhunda kendisi için bir arzu ya da top yekün Allah’a teslim olmakla bağdaşmayan bir kalıntı barındıran kişiye bu büyük emanetin yüklenmesi doğru değildir. (“Ey müminler, bütün varlığınızla İslâm’a (barışa) giriniz.” ayetinin tefsirine bakınız, Bakara suresi; 208, Fi Zılâl)

Surenin bitiminden önce ayetlerin akışı ehl-i kitaba dönmekte ve aralarında müslümanlar gibi inanan bir grubun olduğunu bildirmektedir. Onlar da İslâm kervanına katılıyor, onlar gibi hareket ediyorlar, mükâfatları da elbette onlar gibi olacaktır.
199- Kuşkusuz kitap ehlinden Allah’a size indirilen ve kendilerine indirilmiş olan mesaja, Allah korkusu içinde, inananlar, Allah’ın ayetlerini birkaç paraya satmayanlar vardır. Bunlar Rabbleri katında ödüllerini alacaklardır. Hiç şüphesiz Allah’ın hesaplaşması pek çabuktur.

Bu, ehl-i kitapla son hesaplaşmadır. Surenin geçen birçok bölümünde onlardaki gruplardan ve konumlarından söz edilmişti. İman sahasında dua ve karşılık sahnesinde aynı şekilde ehl-i kitaptan bazı kimselerin sonuna kadar yolu takip ettikleri anlatılmıştı. Onlar, kitapların tümüne inanıyorlar. Allah ve Resullerinin arasını ayırmadıkları gibi Resullerinden hiçbirini de ayırmazlar. Daha önce kendilerine ve müslümanlara indirilene inanırlar. Bu da iman kervanına yakınlık ve sevgiyle bakan, akidenin stratejisini Allah’a ulaştırıcı olarak gören ve Allah’ın metodunu evrensel birliği ve bütünlüğüyle ele alan bu akidenin bir özelliğidir. Burada ehl-i kitaptan mümin olanların, Allah’a karşı duydukları huşû ve O’nun ayetlerini az bir değere satmama özellikleri öne çıkmaktadır. Bunun nedeni de onları, ehl-i kitabın kibir, Allah’a karşı hayasızlık, adi hayat metaını elde etmek uğruna yalan düzmek ve Allah’ın ayetlerini gizlemek olan temel özelliklerinden ve onların saflarından ayırmaktır. Onlara da Allah, katında müminlere ayırdığı ecri vaad etmektedir. Ve Allah kendisiyle alış-veriş yapanların ücretini geciktirmez.

“…hiç şüphesiz Allah’ın hesaplaşması pek çabuktur.”

Ardından, yüce Allah’ın iman edenlere yönelik çağrısındaki son ifade… Metodun gerektirdiği ağırlıkları ve yolun şartlarını özetlemesi yer almaktadır.
200- Ey müminler, sabırlı olunuz, sabır yarışında düşmanlarınızı geride bırakınız, sürekli savaşa hazırlıklı olunuz ve Allah’tan korkunuz ki, kurtuluşa eresiniz.

Bu iman edenlere yönelik yüce bir çağrıdır. Kendilerine bu ağır yükü yükleyen, davet ve sorumluluk için eğiten, yerde onurlandırdığı gibi gökte de onurlandıran kaynağa bağlayan sıfatlarıyla yapılan bir çağrı…

“Ey müminler…”

Sabretmeleri, sabırda yarışmaları, hazırlıklı olmaları ve Allah’tan korkmaları için, onlara çağrı yapılmaktadır.

Surenin akışı, sabır ve takvayı bolca işlemektedir. Bazan ayrı ayrı bazan da birlikte zikretmektedir. Aynı şekilde surenin akışı, dayanmaya, cihat etmeye, hileleri bertaraf etmeye, yenilgi ve kargaşa çığırtkanlıklarına kulak vermemeye yönelik çağrılan da içermektedir. Bu yüzden sure, sabretmeye, sabırda yarışmaya, hazırlıklı olmaya ve Allah’tan korkmaya çağırmakla son bulmaktadır. Bu da surenin bütünlüğüne uygun bir sonuç olmaktadır.

Bu davada sabır, yol azığıdır. Çünkü yol uzun ve meşakkatlidir. Cezalar ve dikenlerle kuşatılmıştır. Kan, ceset, işkence, imtihanla doludur. Birçok şeye karşı sabretmek gereklidir. Nefsin şehvet ve arzularına, eğilim ve kibirlerine, zaaf ve eksikliklerine, acelecilik ve bıkkınlığına karşı sabır… İnsanların şehvetlerine, eksikliklerine, zaaf ve bilgisizliklerine, kötü düşüncelerine, bozuk tabiatlarına, bencilliklerine, kibirliliklerine, kaypaklıklarına ve sonuç için aceleci olmalarına karşı sabır… Batılın saldırganlığına, tabutların küstahlığına, kötülüğün kabarıklığına, şehvetin yaygınlığına, gurur ve tekebbürün azgınlığına karşı sabır… Öte yandan yardımcıların azlığına, destekçilerin zayıflığına, yolun uzunluğuna, zorluk ve sıkıntı anında şeytanın vesveselerine karşı sabır… Bütün bunlara karşı cihadın sürekliliğine ve nefislerde meydana getirdiği, acı, kin, öfke ve sıkıntı gibi çeşitli tepkilere… Kimi zaman hayırda güven zayıflığına, kimi zaman insan fıtratındaki ümit eksikliğine, kimi zaman da usanç, sıkıntı, karamsarlık ve ümitsizliğe karşı sabır… Bütün bunlardan sonra da, güç, zafer ve galibiyet anında nefsi zapt etmeye, kibirlenmeden, intikam almaya yeltenmeden, bir hak olan kısası haksızlığa dönüştürmeden, bolluğu tevazu ve şükürle karşılamaya, bollukta da darlıkta da Allah’a bağlı kalma, O’nun çizdiği kaderine teslim olma,, güven bağlılık ve huşû içinde her işi O’na havale etme hususunda sabır…

Bütün bunlara ve bu uzun yolun yolcusunun yol boyunca karşılaşacağı ve kelimelerin yetersiz kaldığı daha nicesine karşı sabır. Çünkü kelimeler bu zorlukların gerçek anlamlarım aktaramazlar. Yolun meşakkatlerini çeken, heyecan, tecrübe ve acılarını tadan kavrayabilir bunu ancak.

İman edenler bu hakiki anlamın birçok yönünü tatmışlardır. Bu çağrının tadını da en iyi onlar bilir. Yüce Allah’ın uygulamalarını ve istediği sabrın anlamını çok iyi bilirler.

“Musabere” -sabırda yarışma- “Sabır” kelimesinin kökünün “mufaele” -işdeş- kipidir. Bütün bu duygularını sabırda yarışması, müminlerin sabrını kırmaya çalışan düşmanların sabırda yarışması… Evet onların ve bunların sabırda yarışması, sürüp giden cihadda müminlerin sabrını tüketemez, aksine onları düşmanlarından daha sabırlı ve daha güçlü kılar. Kalplerißin gizliliklerindeki düşmanlarından -şeytan- ve insanların en kötüsü olan düşmanlarından olsun o, fark etmez. Sanki bu bir yarıştır. Düşmanlarıyla kendileri arasında… Sabra karşı sabır, savunmaya karşı savunma, çalışmaya karşı çalışma, ısrara karşı ısrara çağırıyor sanki. Yarışmanın gayesi de düşmanlarından daha dirençli, daha sabırlı olmalarıdır. Batıl ısrar ediyorsa, sabredip yoluna devam ediyorsa, hakk, daha ısrarlı ve yolunu sürdürmede daha sabırlı olmaya layıktır. “Murabata” -hazarlıklı olma cihad için mevzilere yerleşmek, düşmanın saldırısına açık noktalarda direnmek. Müslüman kitle, dava yükünü omuzlamaya ve onu insanlara sunmaya çağrıldığı andan itibaren, bir an bile gafil olmamış, uyuşukluk göstermemiş ve hiçbir zaman düşmanları onları korkutamamıştır. Kıyamete kadar cihada hazırlanmaktan vazgeçmediği sürece hiçbir zaman veya mekandaki düşmanları da asla onları korkutamaz.

Bu dava insanları, pratik bir hayat metoduyla yüzyüze getirmektedir. Mallarına, hayat ve yaşayışlarına hükmettiği gibi vicdanlarına da hükmeden bir metod… İyi, adil ve dosdoğru bir metod… Ancak kötülük; iyi, adil ve dosdoğru metoddan rahatsız olur. Batıl; iyiliği, adaleti ve doğruluğu sevmez. Tuğyan; adalete, eşitliğe ve şerefliliğe teslim olmaz. Bu yüzden kötülük, batıl ve azgınlığın taraftarları bu davaya karşı çıkmaya başlıyorlar… Sömürü ve çıkarlarından vazgeçmek istemeyen sömürgeci ve çıkarcılar, tuğyan ve büyüklük taslamaktan geçemeyen tağut ve müstekbirler ile başıboşluk ve şehvetlerden ayrılmak istemeyen ahmak beyinsizler bu hak davaya savaş açıyorlar. İşte bütün bunlara karşı cihad etmek kaçınılmazdır. Sabretmek ve sabırda yarışmak zorunludur. Hazırlıklı ve tetikte olmak gereklidir. Ta ki müslüman ümmet, her yerde ve her soyda süren düşmanlarından gafil olmasın…

İşte bu davanın tâbiatı, işte davanın yolu… Kuşkusuz bu dava haksızlık yapmak istemez. Ancak, yeryüzüne köklü metodunun ve sağlam düzeninin yerleşmesini ister. Her zaman bu metod ve düzenden hoşlanmayanları, yoluna güç ve hile ile dikilenleri, başına türlü dolaplar açmak için fırsat kollayanları, kendisine karşı elleriyle, kalpleriyle ve dilleriyle savaşanları bulacaktır kuşkusuz. Bütün yükümlülükleriyle birlikte savaşı kabullenmekten başka seçeneği yoktur. Sürekli hazırlık ve tetikte olması, bir an bile gafil olup uyumaması gereklidir.

Tàkva… Tàkva, bütün bunlara eşlik eder… Çünkü o, vicdanda uyarıcı bir bekçi fonksiyonunu icra ederek onu gafil olmaktan, zaaftan, haksızlık yapmaktan, şurada veya burada yoldan çıkmaktan korumaktadır.

Yolun meşakkatlerine katlanan ve çeşitli durum ve onlarda baş gösteren, sürekli çelişen, çoğalan ve kaynayan tepkileri tedavi etmek durumunda olanlardan başkası bu uyarıcı bekçiye olan ihtiyacı kavrayamaz.

Bu, birçok duygulu sahneyi içeren surenin son melodisidir. Sure bütün bunların ve genelde davanın gerektirdiği yükümlülüklerin toplamından meydana gelmektedir. Bu yüzden yüce Allah, bu uzun yarışın sonucunu ve bu yarıştaki başarıyı ona bağlamaktadır.

“…kurtuluşa eresiniz.”

Ve kuşkusuz yüce Allah en doğrusunu söyler.

Başa dön tuşu
Kapalı